Giriş Sayfası Yap | Sık Kullanılanlara Ekle Bize Yazın | İlkelerimiz 

ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ

Ülkücülük; Müslüman ve Dokuz Işıkçı Milliyetçiliktir...

 « Ana Sayfa »   « Tüm Yazılar »   « Yazarlar »   « Kitaplar »   « Foto Galeri »   « Video Galeri »   « Bağlantılar » 

"...Şehitlere ölüler demeyin. Bilakis Onlar diridirler..." Bakara-154

28 Temmuz 2014
Pazartesi

 KİTAPLAR
KUR'AN-KERİM MEALİ
ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ
PEYGAMBERİMİZİN HAYATI
İrfan YÜCEL
9 IŞIK
Alparslan TÜRKEŞ
9 IŞIK VE TÜRKİYE
Alparslan TÜRKEŞ
TÜRK İSLAM ÜLKÜSÜ
Seyid Ahmed ARVASÎ
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ FİKİR SİSTEMİ (TÜM KİTAP)
Ayhan TUĞCUGİL
ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ
M. Metin KAPLAN
ÜLKÜ YOLU
Namık Kemal ZEYBEK

ÖNCEKİ HABER

CEMAL PAŞA (ö. 1872-1922)

M. Şükrü Hanioğlu, 21 Tem 2014

SONRAKİ HABER

HZ. MUHAMMED’İN VEFATINDAN SONRAKİ HİLAFET TARTIŞMALARI

Dr. Mehmet ATALAN, 04 Haz 2012

04 Haz

2012

HZ. MUHAMMED

(ö. 11/632) Son peygamber.
I. Hayatı
Hz. Muhammed, Hz. İbrahim'in oğlu İsmail'e nisbetle Jsmâilîler diye de anılan ve iki büyük Arap topluluğundan birini teşkil eden Adnânîler'e [37] mensuptur.[38] Soy kütüğünün yirmi birinci göbekten atası olan Adnan'a kadar uza¬nan kısmı güvenilir bulunarak zikredil¬miş, ondan sonrası Hz. Peygamber'in de işaretiyle yaygınlık kazanmamıştır.[39] Bizzat kendisi tarafından kabul edilip bütün İslâm kaynaklanınca zikredilen soy kütüğü şöyledir: Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalib (Şeybe) b. Hâşim b. Abdümenâf b. Kusay b. Kilâb b. Mürre b. Kâ'b b. Lüey b. Gâlib b. Fihr (Kureyş) b. Mâlik b. Nadr b. Kinâne b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyâs b. Mudar b. Nizâr b. Mead b. Adnan.
A) Nübüvvet Öncesi.
Hz. Muhammed, farklı rivayetler arasında genel kabul gö¬ren kanaate göre Fil Vak'ası'ndan elli veya elli beş gün sonra Rebîülevvel ayının 12'-sinde Pazartesi günü [40] Adnânîler'in ana yurdu ka¬bul edilen Mekke'de dünyaya geldi. Astro¬nomi âlimi Mahmûd Paşa el-Felekî, Hz. Peygamber'in oğlu İbrahim'in vefatı es¬nasında vuku bulan güneş tutulmasından Safâ-Merve arasında sa'vvapılan yerin karşısında, Hz. Mu-hammed'ln doğduğu evin yerine yapılan ve bugün kü¬tüphane olarak kullanılan bina hareketle bu tarihi Fil Vak'ası'nın meyda¬na geldiği yılın 9 Rebîülevvel'i [41] olarak tesbit etmiş [42] Muhammed Hamîdullah ise Câhiliye dönemi Araplarında carî oian nesf uygulamasını göz önüne alarak yaptığı hesaplamada doğum tarihini hicretten önce 53. yılın 12 Rebîülevvel'i [43] şeklinde belirlemiştir.[44] Hz. Muhammed'in babası Ab¬dullah akranları arasında çok beğenilen bir gençti. Dedesi Abdülrnuttalib, Zem¬zem Kuyusu'nu yeniden ortaya çıkarıp onardığı sırada Kureyş'in bir kısım eşrafı tarafından rencide edilince on oğlu oldu¬ğu takdirde birini kurban etmeyi adamış, daha sonra çocukları arasında çektiği ku¬ra o esnada en küçük oğlu Abdullah'a çı¬kınca onu kurban etmeye karar vermişti. Buna başta kızları olmak üzere pek çok kimse karşı çıkmış, Abdülmuttalib de oğ¬lunun yerine 100 deve kurban etmişti. Bundan dolayı Hz. Peygamber, hem bu olayı hem de büyük ceddi Hz. İbrahim'in oğlu İsmail'i kastederek. "Ben iki kurban¬lığın çocuğuyum" demiştir.[45] Abdullah on sekiz yaşlarında iken Âmine ile evlenmiştir. Yaygın olan rivayete göre ticaret için git¬tiği Suriye'den dönerken Yesrib'e (Medi¬ne) uğramış ve orada hastalanarak vefat etmiştir.
Annesi Âmine, Kureyş kabilesinin Benî Zühre koluna mensup Vehb b. Abdümenâf'ın kızıdır. İslâm kaynaklarında, Hz. Muhammed'in ana rahmine intikalinden doğumuna kadar geçen zaman içinde ba¬zı fevkalâde olayların meydana geldiğine dair rivayetler yer almaktadır. Kendisinin peygamberlerin sonuncusu olduğunu ifa¬de ettiği bir konuşmasında annesinin bir rüya gördüğünden bahsetmekte ve bun¬dan önemli bir kişiye hamile olduğu so¬nucunu çıkardığını, doğacak çocuğa Muhammed veya Ahmed adını vermesinin telkin edildiğini belirtmektedir.[46] Doğum esnasında diğer anne¬lerin çektiği sancıları çekmeyen Âmine, kayınpederi Abdülmuttalib'e haber gön¬dererek bir torunu olduğunu müjdele¬miştir. Abdülmuttalib torununun doğu¬mu şerefine verdiği ziyafette ona Muham-med adını vermiştir. Bazı rivayetlerde bu ziyafet sırasında Muhammed'in dedesi tarafından sünnet ettirildiği nakledilirse de kendisinin sünnetli olarak doğduğu rivayeti daha meşhurdur.[47]
Âmine'nin çocuğunu fazla emziremediği anlaşılmaktadır. Hz. Muhammed'i bir süre Ebû Leheb'in cariyesi Süveybe emzirdi; daha sonra, Mekkeli ailelerin ço¬cuklarını çölün sağlıklı havasında büyüyüp fasih Arapça öğrenmeleri için bedevî ka¬bilelerinden bir sütanneye teslim etme¬leri geleneğine uyularak Hevâzin kabile¬sinin Sa'd b. Bekir koluna mensup Halîme bint Ebû Züeyb'e verildi. Hz. Muham-med çocukluğunun ilk iki yılını sütanne-siyle ve sütbabası Haris, sütkardeşleri Ab¬dullah, Üneyse ve Şeymâ ile geçirdi. Halî-me iki yıl sonunda çocuğu ailesine teslim etmek üzere Mekke'ye götürdü. Ancak Âmine çöl havasının oğluna yaradığını gördüğü, bazı rivayetlere göre ise o sıra¬da Mekke'de veba salgını bulunduğu için [48] onun bir müddet daha Halîme'nin yanında kalmasını uygun bul¬du. Hz. Muhammed dört veya beş yaşı¬na kadar sütannesinin yanında kaldı. Kay¬naklar, Halîme ve ailesinin Muhammed'i yanlarına aldıktan sonra bolluğa kavuş¬tuktan başka olağan üstü nitelikte ba¬zı olaylarla karşılaştıklarını kaydeder.[49]
Altı yaşına gelen Muhammed'i cariyesi Ümmü Eymen'le birlikte yanına alan Âmi¬ne. Abdülmuttalib'in annesi dolayısıyla ailenin dayıları sayılan Benî Neccâr men¬suplarını ve Abdullah'ın kabrini ziyaret etmek amacıyla Yesrib'e gitti. Yesrib'de bir ay kadar kaldıktan sonra dönüşte Me¬dine'ye yaklaşık 190 km. mesafede bulu¬nan Ebvâ'da hastalanıp vefat etti. Ümmü Eymen, Muhammed'i Mekke'ye götürüp dedesi Abdülmuttalib'e teslim etti.
Abdülmuttalib, Muhammed'e gereken ihtimamı gösterdi. Dârünnedve'deki top¬lantılara başkanlık ederken yanına aldı, ona baba şefkatini ve sevgisini hissettir¬di. Abdülmuttalib ölümünden önce, se¬kiz yaşında olan Muhammed'in bakımını Abdullah ile anne-baba bir kardeş olan Ebû Tâlib'e vasiyet etti. Ebû Tâlib. Mu¬hammed'i çocuklarından daha fazla sev¬di, onun uğurlu olduğuna inandı ve iyi ye¬tişmesi için gayret sarf etti. Hz. Peygamber'in ikinci annem dediği hanımı Fâtıma bint Esed de ona kendi çocuklarından da¬ha çok ihtimam gösterdi. Ebû Tâlib nü¬büvvetten sonra da yeğeninin yanında yer aldı ve kendisini korumak için elinden ge¬leni yaptı. Hz. Muhammed, dokuz (veya on iki) yaşında İken ticaret amacıyla Suri¬ye'ye giden amcasına katıldı. Kervan Su¬riye topraklarındaki Busrâ'da konakladı. Hz. Muhammed'in burada rahip Bahîrâ ile görüşüp görüşmediği ve bu esnada aralarında nelerin konuşulduğu hususu tartışmalı bir konudur.[50]
Hz. Muhammed'in. kalabalık bir aileye sahip olan Ebû Tâlib'e yardım için on yaş¬larında iken onun veya başkalarının ko¬yunlarını güttüğü bilinmektedir. Nübüv¬vetten sonra kendisine sorulan bir soru üzerine her peygamberin koyun güttü¬ğünü ifade etmiştir.[51] Hz. Muhammed'in Ficâr savaşlarının ilk grubunun dördüncüsüne amcalarıyla birlikte katıldığı, fakat fiilen savaşmadığı bu konudaki farklı rivayetler içinde tercih edilen bir görüştür. Onun bu dönemdeki yaşının ön dört, on beş, on yedi veya yirmi olduğu zikredilmektedir.[52] Bu savaşın hemen ardından da Hilfü'l-fudûl toplantısına iştirak etti. Bu hareket için¬de yer alanlar haksızlığa uğrayanları ko¬ruyacaklarına dair yemin etmişlerdi. Hz. Peygamber nübüvvetten sonra bu itti¬faktan övgüyle bahsetmiş, böyle bir fazi¬let antlaşmasına tekrar çağrıldığı takdir¬de tereddüt göstermeden katılabilece¬ğini söylemiştir.[53]
Mekke'deki Kureyş kabilesi mensupla¬rının ticaretle uğraştığı bilinmektedir. Ku¬maş ve tahıl ticareti yapan Ebû Tâlib'e yardım etmek suretiyle ticaret hayatına başlayan Hz. Muhammed amcasının yaş¬landığı yıllarda kendisi ticarete devam et¬ti ve Mekkeli bir zatla ticarî ortaklık kur¬du.[54] Bu dönemde çeşit¬li yerlere ticaret amacıyla seyahat etti. Ergenlik çağında Hubâşe panayırına, bir veya iki defa Yemen'e, ayrıca Doğu Ara¬bistan'daki Muşakkar ve Debâ panayırla¬rına, hatta Habeşistan'a gittiği bilinmek¬tedir. Böylece bir taraftan ticareti öğre¬nirken diğer taraftan Arabistan'ın çeşitli yerlerinde yaşayan insanları yakından ta¬nıma, onların dil ve lehçelerini, dinî, siya¬sî ve içtimaî durumlarını öğrenme imkâ¬nını elde ediyordu.[55] Kaynakların ittifak¬la belirttiğine göre Câhiliye devrinin yay¬gın kötülüklerinin hiçbirine bulaşmadan temiz bir hayat yaşayan Hz. Muhammed çevresinde iffeti, mertliği, merhameti ve hak severliğinin yanı sıra ticaret hayatında güvenilirliği sebebiyle"Muhammedü'l-emîn" (el-emîn) unvanıyla temayüz etti.[56]
Hz. Muhammed yirmi yaşını geçtiği sı¬rada ticarî seyahatlere çıkma teklifleri alıyordu. Hastalandığı için bizzat gideme¬yen bir tüccarın mallarını götürüp başa¬rılı bir sonuç elde edince yeni teklifler al¬dı. Onun Hatice bint Huveylid ile evlenme¬si de bu ticarî gelişmelerden sonra ger-çekleşti. Nesebi önceki kuşaklarda Hz. Muhammed'in nesebiyle birleşen, iki ko¬cadan dul kalmış olup zengin ve soylu bir hanım olan Hatice tavsiye üzerine Hz. Muhammed'e ortaklık teklifinde bulun¬du.[57] Yapı¬lan anlaşmadan sonra Hz. Muhammed, Hatice'nin yardımcısı Meysere ile birlikte Suriye'ye gitti ve kârlı bir yolculuğun ar¬dından Mekke'ye döndü. Neticeden mem¬nun kalan Hatice'nin Hz. Muhammed'e güveni arttı ve ona karşı olan takdir his¬leri güçlendi. Hatice bizzat kendisi [58] veya Nefise bint Ümeyye (Münye) adlı bir kadın aracı¬lığıyla Hz. Muhammed'e evlilik teklifinde bulundu, Hz. Muhammed de bu teklifi kabul etti. Amcaları Hatice'yi onun am-cası Amr b. Esed'den istediler; evlilik gerçekleşince Hz. Muhammed Ebû Tâlib'in evinden Hatice'nin evine taşındı. Bu evli¬lik sırasında kendisinin yirmi beş, Hati¬ce'nin kırk yaşında olduğu söylenmekle birlikte Hatice'nin daha küçük yaşlarda bulunduğu da rivayet edilmektedir. İbn Abbas'tan nakledilen, Hatice'nin yirmi se¬kiz yaşında olduğu yolundaki rivayet, bu evlilikten yedi (veya altı) çocuğun dünyaya gelmiş olması göz önüne alındığında da¬ha isabetli görünmektedir.[59]
Hz. Muhammed'in evliliğinden kırk ya¬şına kadar geçen hayatı hakkında kay¬naklarda hemen hiç bilgi bulunmamaktadır. Bunun tek istisnası otuz beş yaşla¬rında iken üstlendiği önemli görevdir. Mi¬lâdî 605 yılında Kabe Kureyşliler tarafın¬dan yeniden inşa edilirken Hacerüles-ved'İn yerine konulması hususunda an¬laşmazlık çıkmış ve bu yüzden savaşı bile göze alanlar olmuştu. Kureyş ileri gelen¬lerinden Ebû Ümeyye b. Muglre'nin. Be¬nî Şeybe kapısından Kabe'ye ilk girecek kimsenin vereceği karara uyulması yolun¬daki teklifi benimsendi. Benî Şeybe kapı¬sından Kabe'ye giren Hz. Muhammed, Ha-cerülesved'i bir örtü içine koydu, bütün kabile reislerinin iştirakiyle örtüyü kaldır¬dı ve taşı kendi eliyle yerine yerleştirdi.
B) Nübüvvetten Sonra.
Mekke Dönemi. Kabe'nin tamirinden sonra Hz. Muhammed'in Allah'a nasıl iba¬det edileceğini araştırmaya daha fazla yö¬neldiği farkedilmekteydi. Mekkeliler'in ve diğer Arap kabilelerinin putlarına hiç ilgi göstermeyen Hz. Muhammed aklı ve his¬leriyle putlara tapmanın faydasızlığını an¬lamıştı. Muhtemelen o da tek tanrı inan¬cına dayalı Hz. İbrahim'in dini üzere olma¬ya çalışan az sayıdaki Hanîfier gibi düşü¬nüyordu. Ancak ne yapacağını bilememe¬nin ıstırabıyla inzivaya çekildi ve risâleti-nin birkaç yıl öncesinden itibaren rama¬zan aylarında dedesi Abdülmuttalib ile diğer bazı Kureyşliler'in yaptığı gibi Hira dağındaki mağarada münzevi bir hayat yaşamaya başladı. Yiyeceği tükenince şehre iniyor, fakirlere yardımda bulunu¬yor, Kabe'yi tavaf ediyor ve yiyecek alarak mağaraya dönüyordu. Zaman zaman Ha¬tice'yi de yanına alıyordu. Hz. Âişe, Resû-iullah'a gelen vahyin sâdık rüyalarla baş¬ladığını, Hira mağarasına da ondan sonra gittiğini nakleder.
Hz. Muhammed'in Hira'da bulunduğu 610 yılı Ramazan ayının son on günü için¬de bir gece, bazı rivayetlere göre pazar¬tesi günü sabaha karşı Cebrail aslî sure¬tiyle geldi, okumasını istedi, onun Allah'ın elçisi, kendisinin de Cebrail olduğunu söy¬ledi. Ardından, "Yaratan rabbinin adıy¬la oku!" mânasındaki cümle ile başlayan Alak sûresinin İlk beş âyetini ona tebliğ etti. Bu olay üzerine heyecanlanıp korku¬ya kapılan Hz. Muhammed oradan ayrıla¬rak evine gitti, yatağa girerek Hatice'den üstünü Örtmesini istedi ve uyandıktan sonra başından geçenleri anlattı. Bunun üzerine Hatice, Allah'ın kendisini utandır¬mayacağını, çünkü onun akrabasını gö¬zettiğini, doğru konuştuğunu, âcizlerin elinden tuttuğunu, yoksullara yardım et¬tiğini, misafirleri ağırladığını söyleyerek tesellide bulundu ve kendisine inandığını belirtti. Ardından Hz. Peygamber1! kendi amcasının oğlu Varaka b. Nevfel'e götür¬dü. Varaka onu dinledikten sonra kendi¬sine gelen meleğin bütün peygamberle¬re vahiy getiren melek olduğunu söyledi. Siyer âlimleri, Cebrail'in ilk vahyi getirişi sırasında Resûlullah'a abdesti ve namazı öğrettiği hususunda ittifak etmişlerdir.
Hz. Peygamber, ilk vahyin tedirginli¬ğinden sonra Cebrail'in yeniden görün¬mesini arzulamaya başladı. Bu amaçla sık sık Hira mağarasına gidiyor, fakat gün¬ler geçtiği halde melek gelmiyordu. Bu dönemde rabbinin kendisini terkettiği zannına kapılarak endişeli günler geçirdi. Kaynaklarda "fetretü'1-vahy" denilen bu devrenin müddeti hakkında birkaç aydan üç yıla kadar varan süreler zikredilmiştir. Resûlullah bir gün Hira mağarasından dö¬nerken Cebrail'i tekrar gördü, yine korku ve heyecanla evine gidip yatağına girdi. Cebrail evinde karşısına çıkarak Müddes-sir sûresinin ilk âyetlerini okudu (74/1-5). Bu âyetlerde artık ilâhî tebliğleri insanla¬ra ulaştırma zamanının geldiği belirtil¬mekte, bu görevi ifa ederken yüce rabbi-ne güvenmesi istenmekte, ayrıca maddî ve manevî kirlerden uzak durması talima¬tı verilmekteydi. Hz. Peygamber o andan itibaren çevresindeki insanları İslâm'a da¬vet etmeye başladı. Bu davet üç yıl kadar gizlice sürdü. Önce eşi Hatice, ardından yakın dostu Ebû Bekir, Ali b. Ebû Tâlib ve Zeyd b. Harise, kızları Zeyneb, Rukıyyeve Ümmü Külsûm muslüman oldu. Üç yıllık gizli davet sırasında Hz. Ebû Bekir'in ya¬kın dostları olan Osman b. Affân, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Talha b. Ubeydullah, Sa'd b. Ebû Vakkâs, Osman b. Maz'ûn, Saîd b. Zeyd, Ayyaş b. Ebû Rebîa ve hanımı Esma bint Selâme, Ebû Ubeyde b. Cerrah, Erkam b. Ebü'l-Erkam, Ebû Seleme, Ca'fer b. Ebû Tâlib ve Ubey¬de b. Haris de Hz. Peygamber'e gelip İs¬lâmiyet'i kabul ettiler. Bu dönemde Re-sûl-i Ekrem evinde, ıssız dağ eteklerinde, öğle tenhalığı sırasında Harem'de na¬maz kılıyor, bazan da ibadetlerini müslü-manlarla birlikte yapabiliyordu. Bu arada nazil olan Kur'an âyetlerini onlara oku¬yor, tevhid İnancı, âhiret günü ve güzel ahlâk üzerine sohbetlerine devam edi¬yordu. Müşriklerin olduğu yerlerde bir arada bulunmamaya özen gösteriyordu. Gizlilik devresinde Hz. Peygamber ile müslümanlar, genç yaşta İslâmiyet'i be¬nimseyen Erkam b. Ebü'l-Erkam'ın Safa tepesinin eteklerindeki evinde toplanı-yorlardı. Hac ve umre amacıyla Mekke'ye gelenlerle rahatça görüşülebilecek bir yer olması yanında müslümanlann Resûl-i Ekrem'le bir arada bulunmalarını sağ¬layan bu evdeki faaliyetler Ömer b. Hat-tâb'in muslüman olmasına kadar devam etti. Dârülerkam kaynaklarda sahâbîle-rin İslâmiyet'i benimseyişini tarihlendir-mekiçin kullanılmış, İslâm'ın yayılması hususunda oynadığı rolle İslâm tarihin¬deki yerini almıştır.
Mekke'de nübüvvetin 4. yılından itiba¬ren İslâm daveti açıktan yapılmaya baş¬lanınca Hz. Peygamber'in ilk muhatabı Kureyşliler oldu. Putlarını Kabe'nin içine ve çevresine yerleştiren Kureyşliler, Hz. İbrahim ve İsmail'den beri devam eden hac ve umre ibadetlerini de idare ediyor ve bundan dolayı diğer kabileler arasında mümtaz bir yere sahip bulunuyordu. Ku¬reyşliler, Kabe'yi ziyarete gelenlerden âza¬mi derecede faydalanmak amacıyla çeşitli kabilelerin putlarını da Kabe'ye ve çevresine dikmişlerdi. Bu sırada Resûlullah'-tan, vahyedilen gerçekleri müşriklerden çekinmeden açıkça tebliğ etmesi isten¬miş [62] ve en yakınlarından başlamak üzere uyanda bulunması em¬redilmişti.[63] Resûl-i Ek¬rem, Mekke'nin fethine kadar yaklaşık yirmi yıl sürecek olan bu çetin mücade¬leye yakın akrabalarını bir ziyafete davet etmekle başladı. Kureyş'in Hâşim ve Mut-taliboğullan'ndan yaklaşık kırk beş kişi bu davete katıldı. Ancak yemekten sonra amcası Ebû Leheb onun konuşmasına fır¬sat vermeden söze başlayıp, "Kabilesine senin getirdiğin gibi kötü şey getiren bi¬rini görmedim" deyince davetliler dağıl¬dı. Resûlullah birkaç gün sonra bir top-lantı daha tertip etti. Burada yaptığı ko¬nuşmada Allah'ın bir olduğunu, O'nun eşi ve benzerinin bulunmadığını, O'na inanıp güvendiğini belirterek davetlilere asla ya¬lan söylemeyeceğini açıkladıktan sonra konuşmasına şöyle devam etti: "Ben özel¬likle size ve bütün insanlara gönderilmiş olan Allah elçisiyim. Allah'a yemin ede¬rim ki uykuya daldığınız gibi öleceksiniz, uykudan uyandığınız gibi diriltileceksiniz. Yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz; iyilikleriniz karşılığında iyilik, kötülükleri¬niz karşılığında ceza göreceksiniz. Cennet de cehennem de ebedîdir. İik uyardığım da sizlersiniz.[64] Ebû Tâlib, Hz. Peygamber'in sözlerini güzel bulduğunu ve kendisini destekleyeceği¬ni, ancak atalarının dininden ayrılmaya¬cağını bildirdi. Diğer amcası Ebû Leheb ise akrabalarının ona engel olmasını, da¬vetini kabul ettikleri takdirde zillete dü¬şeceklerini, kendisini himaye ederlerse öldürüleceklerini bildirdi. Bunun üzerine Ebû Tâlib sağ olduğu sürece yeğenini hi¬maye edeceğini ilân etti. Ebû Leheb ka¬rısıyla birlikte Resûl-i Ekrem'e daima mu¬halefet etmiş, bilhassa Mekke'ye dışarı¬dan gelenlerle konuşmasını engellemeye çalışmış, onun bir sihirbaz olduğunu ve kabilesini birbirine düşürdüğünü söyle¬miştir. Bu sebeple Kur'an'da adının geç¬tiği bir sûre nazil olmuş ve karısıyla birlik¬te cehennemlik olduğu ifade edilmiştir.
Resûl-i Ekrem bir gün Safa tepesine çı¬karak bütün Mekkeiiler'e İslâmiyet'i teb¬liğ etmeye karar verdi ve orada toplanan¬lara şunları söyledi:" Ey Kureyşliler! Size şu dağın arkasında bir düşman birliği var desem inanır mısınız?"; "Evet, senin ya¬lan söylediğini hiç görmedik" cevabını alınca konuşmasına şöyle devam etti: "Öyleyse ben büyük bir azaba uğrayaca¬ğınızı size haber veriyorum. Allah bana en yakın akrabamı uyarmamı emretti. Allah'tan başka ilâh yoktur demediğiniz sü¬rece size ne bu dünyada ne de âhirette bir faydam dokunur.
Kureyş ileri gelenleri Resûlullah'ın İs¬lâm'a davetine önceleri pek karşı çıkma¬mışlardı. Ancak puta tapıcılığı eleştiren âyetleri [67] okumaya, puta tapanların cehenneme gireceğini söylemeye başlayınca tebliğini büyük bir tehlike olarak görüp davetini engellemek için ellerinden geleni yaptı-lar. Ayrıca tevhid ilkesinin hâkim olması, dolayısıyla putperestliğin ortadan kalk¬ması halinde Arap kabileleri nezdindeki itibarlarının ve ticari menfaatlerinin kay¬bolacağından endişe ediyorlardı.[68] Diğertaraftan Kureyşliler ata¬larından intikal eden geleneklere çok de¬ğer veriyor, bu sebeple atalarının yolun¬dan ayrılmayacaklarını söylüyorlardı. Ku-reyşliler'in ahlâkî durumları da Peygam-ber'in davetini kabul edebilecek bir sevi¬yede değildi. Zira Mekke toplumunda iç¬ki, kumar, zina ve yalancılık yanında mad¬dî güç ve kabile asabiyetine dayanan üs¬tünlük anlayışının beslediği haksız ka¬zanç, insanları sömürme ve baskı altın¬da tutma zihniyeti hâkim durumdaydı. Kur'ân-ı Kerîm bu davranışları eleştiriyor, insanlar arasında üstünlüğün ancak yara¬tana saygı, yaratılmışlara şefkatle elde edileceğini bildiriyor [69] buna uymayanların âhirette cezaya çarp¬tırılacağını haber veriyordu.
Hz. Peygamber'in gittikçe taraftar top¬ladığını, inanç ve davranışlarını eleştirdiğini gören Kureyşliler onu küçümsemeye ve ona hakaret etmeye başladılar, gide¬rek şiddete başvurdular. Mekkî sûreler incelendiğinde bu tepkilerin yansımala¬rını görmekmümkündür. Kureyşliler'in Resûlullah'a karşı düşmanca faaliyetle¬rinde aktif bir şekilde yer alan ve putpe¬restlerin fikir babalığını yapan Velîd b. Mugîre'ye dair 100 kadar âyet nazil ol¬muştur.[70] Resûl-i Ekrem'in Kabe'de namaz kılmasını ve Mekke'ye dı¬şarıdan gelenlerle görüşmesini engelle¬yen, Yâsir ailesine yaptığı zulüm ve işken¬celerle tarihe geçen Ebû Cehil hakkında da âyetler inmiştir.[71] Kur'an'm etkileyiciliği karşısında Kureyş¬liler, Hz. Muhammed'in onu bir hıristiyan-dan öğrendiğini [72] kendisinin kâhin, mecnun [73] veya şair olduğunu [74] getirdiği Kur'an'ın bir büyü [75] veya eskilerin masalı [76] sayıldığını ileri sürdüler. Fakat ilâhî be¬yanlar sürekli olarak bu iddiaları çürüt-müştür.
Kureyşliler, Hz. Muhammed'in İslâm'a davet faaliyetlerine engel olması için am¬cası Ebû Tâlib ile üç defa görüştüler. Ebû Tâlib birinci müracaatı gönül alıcı bazı sözlerle savuşturdu. İkincisinde Kureyşli¬ler tehdit edici ifadeler kullanınca Resû-lullah'ı çağırdı ve kabilesine karşı daha fazla direnemeyeceğini söyledi. Amcası¬nın kendisini artık himaye etmeyeceğini düşünen Hz. Peygamber şöyle dedi: "Bu işten vazgeçmem için güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler hiçbir şey değiş¬mez, Allah bu dini üstün kılıncaya kadar çalışacağım veya bu uğurda öleceğim.[77] Bunun üzerine Ebû Tâlib de şunları söyledi: "Git istediğini söyle. Allah'a andolsun ki seni asla onlara teslim etmeyeceğim". Kureyşliler üçüncü defa gelince Ebû Tâlib'e şöyle bir teklifte bulundular: "Yeğenini bize teslim et, onun yerine Velîd b. Mugire'nin oğlu Umâre'yi sana evlât olarak verelim". Ebû Tâlib bu teklifi de reddetti.[78] Bu arada bazı Ku¬reyşliler'in bizzat Hz. Peygamber'le görü¬şüp onu davasından vazgeçirmeye çalış¬tıkları, kendisine para ve mevki teklifinde bulundukları da kaydedilmektedir.
Mekke dönemindeki tebliğ faaliyetleri sırasında iki kişinin müslüman olmasının ayrı bir önemi vardır. Nübüvvetin 6. yılın¬da (616) Ebû Cehil ve adamlarının Resû¬lullah'a hakaret ettiğini gören bir câriye durumu Kabe'yi tavaf etmeye gelen Hamza'ya anlattı. Öfkeye kapılan Hamza elindeki yay ile Ebû Cehil'in başına vurdu, arkasından, "İşte ben de Muhammed'in dinini benimsiyorum, cesareti o!an varsa gelsin dövüşelim" diyerek Müslümanlığı¬nı ilân etti. O esnada Dârülerkam'da bu¬lunan Hz. Peygamber amcasının müslü-man oluşuna çok sevindi. Tebliğ faaliyet¬lerini yürütürken büyük sıkıntılar çeken Resûl-i Ekrem. İslâm'ın zaferi için nüfuz sahibi bazı kimselere hidayet nasip etme¬si için rabbine niyazda bulunmuştu. Bun¬lardan biri de Ömer'di. Ömer bir gün Hz. Muhammed'i öldürmek için harekete geçmiş, yolda kız kardeşi Fâtıma'nın İs¬lâmiyet'i benimsediğini öğrenince onun evine gitmiş, Tâhâ sûresinin ilk âyetleri¬ni okuyan eniştesini ve kız kardeşini döv¬müştü. Ardından pişmanlık duyarak oku¬dukları sayfalan istemiş. Tâhâ ve Abese sûrelerinin ilk âyetlerinin etkisinde kala¬rak Resûl-i Ekrem'in huzuruna çıkıp müs-lüman olmuştu.[80] Bunun üzerine Hz. Pey¬gamber yanında bulunanlarla birlikte Ka¬be'ye gitti. Bu arada Ebû Zer el-Gıfârî, Tu-feyl b. Amr ed-Devsî, Dimâd b. Sa'lebe gi¬bi kişiler de İslâm'ı kabul etti.
İslâmiyet Mekke'de yayıldıkça müşrik¬lerin müslümanlara karşı tavrı da sertle-şiyordu. Onların hakaretlerine fiilî müda¬haleleri de eklenmişti. Ashabının mâruz kaldığı zulüm ve işkenceleri engellemeye gücü yetmeyen Resûlullah, bazı müslü¬manlara hıristiyan olan Necâşî Ashame'-nin ülkesi Habeşistan'a hicret etmeye İzin verdi. Aralarında Hz. Osman ve eşi Resû-lullah'ın kızı Rukıyye'nin de bulunduğu on bir erkekle dört kadından oluşan kafile 61S yılında Habeşistan'a gitti. İslâm'da ilk hicret olarak önem taşıyan bu gelişme Hz. Peygamber'in Afrika ile temasa geç-mesini de sağlamıştı. Bir yıl sonra Mek¬ke'ye dönen Hz. Osman'ın anlattıkların¬dan müslümanların orada iyi karşılandığı sonucuna varılmış olmalıdır ki 108 kişiden oluşan ikinci bir kafile de Ca'fer b. Ebû Tâ¬lib başkanlığında Habeşistan'a göç etti.[82] Kureyşliler hicret edenlerin iadesi için Habeşistan'a bir he¬yet gönderdilerse de sonuç alamadılar. Habeş muhacirlerinden otuz üç kişi, Ebû Tâlib mahallesindeki [83] boykotun sona ermesinin ardından Mek¬ke'ye döndü (620). Ashame, Bedir Gazve-si'nden sonra yeni bir heyet yollayan Ku-reyşliler'in iade talebini de reddetti. Kalan Habeş muhacirlerinin bir kısmı hicretten sonra, diğerleri 7 (628) yılında Medine'ye döndü.
Kureyşliler, Hamza ile Ömer'in islâmi¬yet'i ben i msem esiyle güç kazanan Resûl-i Ekrem'i etkisiz hale getirmeye karar ver¬diler; Hâşimoğulları ve Muttaliboğulları bu iş gerçekleşinceye kadar mevcut akra¬balığa ve hukuka riayet etmeyeceklerini söyleyip bu iki zümreyi düşman ilân etti¬ler; kendileriyle konuşmamaya ve alışve¬riş yapmamaya karar verdiler; boykotun şartlarını bir kâğıda yazıp Kabe'nin du¬varına astılar. Bunun üzerine Ebû Tâlib, yeğenini ve mensuplarını kendi mahal-lesinde topladı. Müşriklerin safında yer alan Ebû Leheb ve oğulları hariç bütün Hâşimoğulları ve Muttaliboğulları orada yaşamak zorunda kaldılar (616-619). Hz. Hatice ile Ebû Tâlib'in servetleri bu sıkın¬tılı günlerde tükendi. Ticarî faaliyette bu¬lunmak ve hac mevsimi dışında alışveriş yapmak mümkün değildi. Nihayet arala¬rında Ebû Tâlib'in kız kardeşinin oğlu Züheyr b. Ümeyye ve Hişâm b. Amr'ın da bu¬lunduğu bazı kimseler Kureyş ileri gelen¬lerinden Mut'im b. Adî ve ZerrTa b. Esved ile anlaşıp boykota son verdiler.
Nübüvvetin 10. yılında Ebû Tâlib ile Hz. Hatice'nin üç gün arayla vefat etmesi [84] Resûl-i Ekrem'i çok üzmüş ve bu yıia "hüzün yılı [85] denilmiştir. Ebû Tâlib'in ölümü üzerine Hâşimoğulları'nın reisi olan Ebû Leheb. kız kardeşlerinin ısrarıyla Re-sûlullah'ın himayesini üzerine almaya rıza gösterdi. Ancak bir müddet sonra Ukbe b. Ebû Muayt ve Ebû Cehil'in tahrikleriyle bu kararından vazgeçti.
Kureyşliler'İn Hz. Peygamber'e karşı ta¬vırları giderek sertleşiyordu. Bunun üze¬rine Resûl-i Ekrem davetine devam et¬mek için Mekke dışına yöneldi. Yanına Zeyd b. Hârise'yi alarak Sakif kabilesinin yaşadığı Taife gitti. Kabilenin İleri gelen¬lerinden Amr b. Umeyr'in üç oğlunu, Ab-düyâlîl'i, Mes'ûd ve Habîb'i ve kabilenin diğer bazı önemli kişilerini İslâm'a davet etti. Kureyşliler'le akrabalık ve ticaret bağlan bulunan Sakîfliler'den hiçbiri onun çağrısını dinlemediği gibi kendisini ve Zeyd b. Hârise'yi şehrin ayak takımına taşlattılar. Atılan taşlarla ayakları kana¬yan Resûlullah'ı korumaya çalışırken Zeyd de başından yaralandı. Bu zor anlarında Resûl-i Ekrem'in rabbine sığınmasını, teslimiyetini ve rızâsını talep edişini dile getiren niyazı meşhurdur [86] Tâif'ten ayrılan Hz. Peygamber'in Mekke'ye girebilmesi için himayesine sı¬ğınacağı bir Kureyşli bulması gerekiyor¬du. Ancak başvurduğu pek çok kimse talebini kabul etmedi. Nihayet Kureyş'in kollarından Nevfeloğulları'nın reisi Mut-'im b. Adî'nin himayesiyle Mekke'ys gire¬bildi.[87] Hz. Âişe sonraları, hayatında Uhud Gazvesi'nden daha zor bir gün yaşayıp yaşamadığını Resûlullah'a sorunca o şöyle demişti: "Tâif dönüşünde bir ara başımı yukarı kaldırdım, beni göl¬gelendiren bir bulutun içinde Cebrail'i gördüm. Cebrail istediğim takdirde Mek-keliler'i helak edecek meleğin emrime ve¬rileceğini söyledi, melek de yanıma geldi. Bunun üzerine ben hayır dedim. Ben, Al¬lah'ın bu müşriklerin soyundan yalnız O'na kulluk eden ve kendisine hiçbir şeyi ortak koşmayan kimseler meydana getirmesini arzu ederim.
Öte yandan Cenâb-ı Hak son peygam¬berine, yakınlarının vefatı ve Tâİfliler'in eziyetlerinin ardından manevî âlemlere seyahat etme mazhariyetini lütfetmiş, böylece İslâm'ın on yıîdan beri mahsur kaldığı Mekke şehrinden çıkıp uzak me¬kânlara yayılacağının işareti verilmişti. Çünkü o bu manevî yolculuğunda diğer semavî dinlerin peygamberlerine imam¬lık yapmıştı.
Hz. Peygamber, hac ve umre için dışarı¬dan Mekke'ye ve ticaret için panayırlara gelenlere İslâm davetini ulaştırmak ama¬cıyla risâletinin ilk yıllarından itibaren gay¬ret gösteriyordu. Bunlar arasında en ve¬rimli olanı Yesrib halkıyla kurduğu te¬maslardı. Nübüvvetin 11. yılı (620) hac mevsiminde Yesrib'den gelen Hazrec ka¬bilesine mensup altı kişilik bir gruba İs¬lâmiyet'i tebliğ etti, onlar da Müslüman¬lığı benimsediler. İçlerinden Es'ad b. Zü-râre. Yesrib'e dönerek bu yeni dini anla¬tıp bir yıl sonra tekrar Akabe'de Resûl-i Ekrem'le buluşma sözü verdi. Ensar züm¬resinin çekirdeğini oluşturan bu altı kişi¬nin faaliyetleri neticesinde birçok Yesribli müslüman oldu. Ertesi yıl onu Hazredi, ikisi Evsli olmak üzere on iki kişi Resûlul-lah'la gizlice Akabe'de buluştu. Birinci Akabe Biati adıyla anılan buluşmada Yes-ribliler Allah'a ortak koşmayacaklarına, hırsızlık ve zina yapmayacaklarına, çocuk¬larını öldürmeyeceklerine, birbirlerine if¬tirada bulunmayacaklarına, Resûlullah'ın emirlerine uyacaklarına dair söz verip kendisine biat ettiler. Hz. Peygamber Yesrib halkına Kur'an'ı ve İslâm'ı öğret¬mesi ve namaz kıldırması için Mus'ab b. Umeyr'i onlarla birlikte gönderdi. Mus'ab'ın bir yıl içindeki faaliyetleri Yesrib ileri gelenlerinin müslüman olmasını sağladı. Nübüvvetin 13. yılı (622) hac mevsiminde ikisi kadın yetmiş beş Yesribli müslüman
Mekke'ye geldi ve hacdan sonra yine Aka¬be'de Resûlullah'la gizlice buluştu. Yes-ribliler'in kendisini şehirlerine davet et¬mesi üzerine, Resûl-i Ekrem İkinci Akabe Biatı'nın şartlarını sıraladı. Hicret ettiği takdirde kendisini ve Mekkeli müslüman-ları kendi canlarını, çocuklarını, kadınları¬nı ve mallarını korudukları gibi koruyacak¬larına, her şartta kendisine itaat edecek¬lerine, malî yardımda bulunacaklarına, İyiliği emredip kötülüğü önlemeye çalışacaklarına, kimseden çekinmeden hak üzere bulunacaklarına dair söz verme¬lerini istedi.[90] Yesribliler şartlan kabul ettiler.
Resûlullah'ın İkinci Akabe Biatı'ndan sonra hicrete izin vermesi üzerine ilk de¬fa Âmir b. Rebîa ile hanımı Leylâ bint Ebû Hasme Yesrib'e göç etti, ardından diğer sahâbîler kafileler halinde Mekke'den ay¬rılmaya başladı. Kureyşli müşrikler hicreti engellemeye çalışıyor, hatta bazı müslü-manları hapsediyordu. Kısa bir süre için¬de ashabın büyük kısmı Yesrib'e hicret etti; geride yalnız Hz. Peygamber ile Ebû Bekir ve ailesi, Hz. Ali ve annesi, ayrıca hicret etmeye gücü yetmeyenlerle gidiş¬leri engellenmiş olanlar kaldı.
Müşrikler, müslümanlann Yesrib'e göç etmesi üzerine Hz. Muhammed'in de ora¬ya giderek kendilerine karşı tehlike oluş¬turacağından endişe duymaya başladılar ve Dârünnedve'de toplanıp Ebû Cehil'in teklifiyle Resûlullah'ı öldürmeye karar verdiler. Suikast niyetinden vahiy yoluyla haberdar olan Hz. Peygamber, Ebû Bekir'le birlikte hicret hazırlığına başladı. Bir gece Mekke'den ayrılıp Sevr dağındaki mağaraya saklandılar. Üç gün sonra kıla¬vuzlarının getirdiği develere binerek Yes¬rib'e doğru yola çıktılar.[91] Kureyşliler, Hz. Muham-med'i yakalayana 100 deve ödül vaad et¬tilerse de hiçbir sonuç elde edemediler. Sürâka b. Mâlik gibi bazılarının teşebbü¬sü de neticesiz kaldı.[92] Hz. Peygam¬berle Ebû Bekir, sekiz günlük bir yolcu¬luktan sonra Yesrib'e bir saatlik mesa¬fedeki Küba'ya ulaştılar. Resûl-i Ekrem, Mekke'den gelecek Hz. Ali'yi ve diğer muhacirleri beklemek üzere birkaç gün kal¬dığı kasabada bir mescid yaptırdı. 12 Rebîülevvel 1 [93] Cuma günü Yes-rib'e hareket ettiler. Hz. Peygamber. Râ-nûnâ vadisinde ilk cuma hutbesini okudu ve cuma namazını kıldırdı. Yesrib'e ula¬şınca şehir halkı kendisini büyük bir coş¬ku ile karşıladı. Resûlullah. devesinin çök¬tüğü yerin en yakınında bulunan Ebû Ey-yûb el-Ensârî'nin evine misafir oldu. Onun hicreti sebebiyle Yesrib şehri Medine Medînetü'r-resûi) adını aldı.
Medine Dönemi. Hicret, Hz. Peygam-ber'in risâlet görevini daha iyi şartlarda yerine getirmesini ve İslâmiyet'in yayıl¬masını sağlayan çok önemli bir olaydır. Resûlullah'ın en büyük hedefi Kur'an âyetlerini tebliğ etmek, dini yaşayarak öğretmek, dinin gelecek nesillere değiş¬tirilmeden intikalini sağlayacak mümin¬lerin sayısını arttırmaktı. Resûlullah bu amaçla bazı düzenlemeler yapmaya ka¬rar verdi. Mekke döneminde müslüman-ların bir araya gelip ibadet etme ve Re-sûlullah'ı dinleme imkânları çok kısıtlıy¬dı. Medine'de özellikle Birinci Akabe Bia-tı'nın ardından müslümanlann sayısı ar¬tınca Es'ad b. Zürâre, daha sonra Mes-cid-i Nebevî'nin inşa edileceği arazideki hurma kurutma yerinin etrafını çevire¬rek kıblesi Kudüs'e doğru oian bir mes¬cid yaptırmıştı. 0 sıralarda Mekke'deki müslümanlar henüz cuma namazı kı¬lamazken Medineliler burada cemaatle namaz kılıyordu.[94] Resûl-i Ekrem, Medine'ye ilk defa girerken de¬vesinin çöktüğü yeri mescid yaptırmak üzere sahiplerinden satın aldı. Yedi ay ka¬dar süren mescidin inşası esnasında Hz. Peygamber, Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin evinde misafir kaldı ve burada Medineli müslüman erkeklerden, bir başka evde de kadınlardan biat aldı. Risâlet vazifesi¬nin bütün gereklerini mescidle ona bitişik olan evinde yerine getiriyor ve yeni nazil olan Kur'an âyetlerini burada tebliğ edi¬yordu. Kimsesiz müslümanlarla ilim tah¬sil etmek isteyen sahâbîlerin barınması için Mescid-i Nebevî'nin arka kısmında Suffe inşa edilmişti. Resûlullah, Medine dışına gönderilecek heyetleri oluşturur¬ken ehl-i Suffe'den faydalanıyordu.
Hz. Peygamber, hicretten hemen son¬ra muhacirlerin her birini Evs veya Haz-rec kabilesinden bir müslümanla kardeş ilân etti. Böylece bütün varlıklarını Mek¬ke'de bırakıp gelen muhacirlerin maddî ve manevî ihtiyaçlarının karşılanması için büyük bir destek sağlanmış oldu. Medi¬neli müslümanlar muhacirleri öz kardeş¬leri gibi kabul edip ellerindeki İmkânları onlarla paylaştılar.[95] Resûl-i Ekrem, böyle bir kardeşlik bağı kurmak suretiyle yalnızca zor durumda olan mu¬hacirlerin ihtiyaçlarını karşılamakla kal¬mamış, kabile esasına bağlı kardeşlik an¬layışının yerine din kardeşliği anlayışının geçmesini de sağlamıştır. Resûlullah, Me¬dine döneminin ilk yıllarında gerek Mek-ke'den gerek Medine çevresinden biat etmek üzere huzuruna gelen herkesin Medine'ye hicret etmesini biat şartı ola¬rak ileri sürüyordu.[96] Ayrıca Medine'ye hic¬ret edenlerin daha sonra oradan ayrılma¬sını da hoş karşılamıyor, hicretin kararlı ve semereli olması için Allah'a dua ediyordu.
Resûl-i Ekrem'in Medine'ye hicret et¬tiği dönemde bütün Hicaz bölgesinde ol¬duğu gibi burada da teşkilâtlanmış bir devlet yoktu, her kabile kendi reisinin ida¬resinde yaşıyordu. Medine'de Evs ve Haz-rec kabilelerinin yanı sıra Benî Kaynukâ', Benî Nadîr ve Benî Kurayza adlı üç yahudi kabilesi bulunuyordu. Evs ve Hazrec kabilelerinin sürekli bir çatışma İçinde oldu¬ğu bilinmektedir. Hz. Peygamber, muâ-hât ile müslümanlar arasında birlik sağladıktan sonra yahudi kabileleriyle henüz müslüman olmamış Araplar'ın ve müs¬lümanlann barış ve güven içinde yaşa¬ması için bir şehir devleti halinde teşki¬lâtlanmanın şartlarını bir metinle belirle¬di. Kaynaklarda "kitab" ve "sahîfe" gibi ad¬larla anılan, günümüzde bazı ilim adam¬larınca yazılı ilk anayasa diye nitelendiri¬len bu antlaşmada şehrin iç huzurunun sağlanması, dıştan gelebilecek tehlikele¬rin önlenmesi, fertler arasındaki hukukî anlaşmazlıkların çözülmesi ve bazı eko¬nomik yükümlülüklerin tesbiti gibi hu-suslar yer alıyordu. Özellikle Medine'ye yönelik dış tehlikeler karşısında yahudi-lerden müslümanlarla iş birliği içinde ol¬maları ve Kureyşliler'le İttifak kurmama¬ları istenmiştir. Savaş masrafları, fidye ve diyet gibi malîhususlann her grubun kendi imkânlarıyla karşılanması, yargı gö-revini kendi içinde bağımsız olarak yürüt¬mesi, farklı gruplara mensup kişilerin an¬laşmazlıklarında ise son yargı merciinin Hz. Peygamber olması karar altına alın¬mıştır. Yahudilerle müslümanlann din ve vicdan hürriyetine sahip bulundukları da açıkça belirtilmiştir.[98] Bu arada Resûl-i Ekrem Medine'¬nin sınırlarını tesbit ettirmiş ve bundan sonraki siyasî ve askerî faaliyetler bu sı¬nırlara göre yürütülmüştür. Ayrıca Me¬dine'de müslümanlar için bir pazaryeri yaptırmış [99] Baki" mevkiini de me¬zarlık olarak kararlaştırmıştır.
Mekke döneminde Resûlullah kendisi¬ne ve müslümanlara karşı düşmanlık ya¬pan Kureyşliler'e mukabelede bulunma¬mış, bu dönemde nazil olan âyetlerde de sabır tavsiye edilmiştir. Medine'de baş¬layan yeni dönemin ilk yıllarında bazı sı¬kıntılar mevcuttu. Şehirdeki yerli halkın çoğunluğu müslüman olmuşsa da içlerin¬de münafıklar da vardı. Şehrin etrafında yaşayan yahudi kabileleri görünüşte ant¬laşmaya katılmışlardı, fakat her fırsatta problem çıkarıp ihanete varan davranış¬larda bulunuyorlardı.
Hicretten kısa bir süre sonra Kureyş İleri gelenlerinden Ebû Süfyân ile Übey b. Halef. Medineliler'e gönderdikleri mek¬tupta Hz. Muhammed'e yardım etmenin utanılacak bir şey olduğunu, bundan vaz¬geçmedikleri takdirde aralarında savaş çıkabileceğini bildirdi.[100] Bu arada Medine'ye karşı bazı ikti¬sadî tedbirler almaya başladılar. Diğer taraftan hicret haberi Arap yarımada¬sının hemen her yerine ulaşmıştı. Birçok kabile yeni peygamberi takip ediyor, hic¬ret etme imkânı bulamayanlar da geliş¬meleri bekliyordu. Bu arada zulme mâruz kalan müminlerin silâhla mukabelede bu¬lunmasına izin veren âyet nazil olmuştu.[101] Resûl-i Ekrem hicret¬ten yedi ay sonra başlamak üzere bir yıla yaklaşan süre içinde müslümanlann da bir güç olduğunu göstermek amacıyla sekiz kadar askerî harekât gerçekleş¬tirdi. Çoğuna kendisinin kumanda et¬tiği bu müfrezeler Kureyş kervanlarının güzergâhları civarında dolaştıysa da her¬hangi bir baskın düzenlenmedi. Bu hare¬kâtlarla birlikte Medine ile Mekke ara¬sında savaş hükümlerinin yürürlükte ol¬duğu bir dönem başladı ve bu durum Hudeybiye Antlaşması1 na kadar devam etti. Hicretten on yedi ay sonra Batn-ı Nahle'ye gönderilen seriyye Yemen'den dönen bir Kureyş kervanına baskın yap¬tı. Bazı rivayetlere göre asıl hedefi istih¬barat olan bu seriyye ile Hz. Peygamber Kureyşli müşriklere gözdağı vermek isti¬yordu.
Kureyşliler, mallarının büyük bir kıs¬mını bırakıp hicret eden müslümanlann Mekke'de kalan mallarını da servetle¬rine katarak Arap yarımadasının güney ve kuzey İstikametlerine doğru ticaret kervanları düzenliyordu. Resûl-i Ekrem, Ebû Süfyân'ın idaresinde bir ticaret ker¬vanına Suriye'den dönerken Bedir'de bas¬kın düzenlemek için harekete geçti. An¬cak Ebû Süfyân baskın teşebbüsünü öğ¬renince yardım istemek üzere Mekke'ye adam gönderdi, kendisi de Bedir'den bir itibar kazandırmış ve Resûlullah'a İslâmiyet'i tebliğ için geniş alanlar aç¬mıştır.
Hz. Peygamber. Medine'ye hicret ettiği sırada şehir halkının yarıya yakın nüfusu¬nu yahudiler teşkil ediyordu. Resûlullah yahudilere karşı hoşgörülü davrandı, Me¬dine sakinleriyle yaptığı antlaşmaya on¬ları da dahil etti. Onun bu davranışı bazı yahudiler üzerinde olumlu etki yaptı ve Benî Kaynukâ" kabilesinden Abdullah b. Selâm ailesiyle birlikte müslüman oldu. Ancak yahudiler. yakın zamanda gelecek bir peygambere tâbi olacaklarını ve düş¬manlarına üstünlük sağlayacaklarını söy¬leyerek Evs ve Hazrec mensuplarını teh¬dit ediyordu. Bekledikleri peygamber ya-hudilerden gelmediği için Resûl-i Ek¬rem'in risâletini benimsemediler. Ayrıca müslümanlan dinlerinden döndürmek için çeşitli faaliyetlere girişiyor, Kur'ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber'Ie alay ediyor¬lardı. Evs ve Hazrec kabileleri arasına çe¬şitli fitneler sokuyor ve münafıklara cesa¬ret veriyorlardı. Benî Kaynukâ" kabilesinin ileri gelenlerinden bazıları İslâmiyet'e gir¬diklerini söyleyip münafıklar arasına katıl¬dılar [102] Müslüman¬ların Bedir Gazvesi'nden zaferle çıkması bir gerginliğin meydana gelmesine yol aç¬tı. Benî Kaynukâ' çarşısına giden müslü¬man bir kadının tacize uğraması ve yar¬dım için gelen sahâbînin tacizi yapan ya-hudiyi öldürmesi, kendisinin de şehid edil¬mesi üzerine antlaşma bozuldu. Resûl-i Ekrem Şevval 2 [103] tarihinde Benî Kaynukâ'ın üzerine yürüdü ve onları İs¬lâm'a davet etti. Yahudiler bunu redde¬dip kalelerine çekilince kaleyi kuşatma al¬tına aldı; sonunda yahudiler teslim oldu. Hz. Peygamber kabile mensuplarının üç uzak kalıp sahil yolunu takip etti. Kureyş¬liler, kervanın kurtulduğunu Öğrenmele¬rine rağmen Ebû Cehil kumandasında 1000 kişilik bir kuvvetle Bedir'e yürüdü¬ler. Kur'ân-ı Kerîm'de Bedir karşılaşma-sının iki tarafın planlarının ötesinde Allah'ın kudret ve iradesiyle gerçekleştiği¬ne işaret edilerek müslüman ordusuyla müşrik ordusunun birbirinden habersiz olduğu, ticaret kervanının ikisinden de uzak bir yerde bulunduğu haber verilir.[104] 2. yılın 17 Ramazanında [105] Cuma sabahı 305 kişilik müslüman kuvvetiyle müşrik ordusu ara¬sında cereyan eden savaşta Ebû Cehil da¬hil yetmiş kişi öldürüldü, yetmiş kişi esir alındı, müslümanlar da on dört şehid ver¬di. Kur'an'da elde edilen zaferin Allah'ın yardımıyla gerçekleştiği ve müslüman ordusunun meleklerle desteklendiği ifa¬de edilmektedir.[106] Bedir Gazvesi, İslâm cemaatine Arap yarımadasında büyük gün içinde Medine'yi terketmelerini is¬tedi.
Resûl-i Ekrem'in Medine'de karşılaştığı büyük problemlerden biri de nifak hare¬ketiydi. Münafıkların başını çeken Abdul¬lah b. Übey b. Selûi, Hazrecliler'in reisi olup Yesrib'in idaresi kendisine verilmek üzere mutabakata varılmışken Hz. Pey-gamber'in hicretiyle reisliği gerçekleşme¬miş ve hayatının sonuna kadar ona karşı düşmanlık beslemiştir.
Bedir'de ağır bir yenilgiye uğrayan Ku-reyşliler reisleri Ebû Süfyân'a savaş hazır¬lıklarına hemen başlaması için baskı yapı¬yordu. İntikam hislerinin yanı sıra müs-lümanların Suriye- Mısır ticaret yolunu kesmeleri ve kervanlarına baskın düzen¬lemeleri de onları endişeye sevkediyordu. Kureyşliler topladıkları 3000 kişilik bir or¬du ile Bedir Gazvesi'nden bir yıl sonra Me¬dine'ye doğru yürüdüler. Resûl-i Ekrem onlarla Medine dışında savaşmak istemi¬yordu. Fakat ashaptan bazılarının ısrarı üzerine Uhud'a gitmeye karar verdi. Yol¬da Abdullah b. Übey 300 kadar adamıyla geri dönünce 700 sahâbî ile Uhud dağının eteklerine geldiler ve 7 Şevval 3 [107] tarihinde düşmanla karşılaştılar. Müslümanlar başlangıçta Kureyşliler'i çe¬kilmeye mecbur ettiyse de Resûlullah'ın stratejik önem taşıyan bir tepeye yerleş¬tirdiği okçuların talimata uymayarak bu¬rayı terketmeleri üzerine müşrikler arka¬dan saldırıp savaşın seyrini değiştirdiler. Başta Hz. Peygamber'in amcası Hamza olmak üzere yetmiş müslüman şehid ol¬du, Resûlullah'ın kendisi de yaralandı. Re¬sûl-i Ekrem'in öldürüldüğüne dair bir ha¬berin yayılması üzerine çatışmalar yavaş¬ladı. Müslümanlar Uhud dağının etekle¬rine çekilirken müşrikler Ebû Süfyân'ın etrafında toplandılar, böylece iki ordu bir¬birinden ayrıldı ve savaş sona erdi. Ardın¬dan Medine'ye dönen Hz. Peygamber, Ku-reyşliler'in Medine'ye baskın düzenleye¬ceklerine dair bir haber aldı. Kureyş ordu-sunu takip etmek için Uhud'a katılanlar¬dan 500 kişilik bir kuvvetle Medine'ye 8 mil mesafedeki Hamrâülesed'e kadar git¬ti. Durumu öğrenen Kureyşliler Mekke'ye gittiler. Resûl-i Ekrem burada beş gün kalıp Medine'ye döndü.
Birkaç ay sonra Adal ve Kare kabilele¬rinden bir heyet Medine'ye gelerek Re-sûlullah'tan kendilerine İslâmiyet'i öğre¬tecek sahâbîler göndermesini istedi. Hz. Peygamber'in yolladığı on kişilik heyet yolda Recî' suyu yanında konakladı. Bu sırada Lİhyânoğullarfndan 100 kişilik bir grup müslümanlara baskın düzenledi [108]yedi sahâbî şehid edildi, kalan üç kişiden biri yolda Öldürül¬dü, ikisi de köle olarak Kureyş'e satıldı. Mekkeli müşrikler bir müddet sonra bu iki sahâbîyi de şehid ettiler.
Safer 4 [109] tarihinde Âmir b. Sa'saa kabilesinin reisi Ebû Berâ Âmir b. Mâlik, Medine'de Hz. Peygamber'den İslâmiyet hakkında bilgi aldı ve kendisi müslüman olmamasına rağmen kabilesi¬ne İslâm'ı anlatacak bazı kimselerin gön¬derilmesini istedi. Resûlullah, gönderile¬cek kimselerin can güvenliği konusunda ondan kesin söz aldıktan sonra Kur'an'ı iyi bilen, çoğu ensardan ve ehl-i Suffe'den bir grubu Münzir b. Amr el-Hazrecî baş¬kanlığında yolladı.[110] Heyet, Medine-Mekke yolu üzerinde¬ki Bi'rimaûne'ye gelince Âmir b. Mâlik'in öldüğünü haber aldı ve orada bir süre bekledi. Fakat civardaki kabilelerden olu¬şan bir grup üç kişi hariç bütün heyet mensuplarını öldürdü. Bu hadiseyi vahiy yoluyla öğrenen Resûlullah, hiçbir felâket karşısında duymadığı derecede elem duy¬muş ve bir süre sabah namazında facia¬ya yo! açanlara beddua etmiştir.[111] Hz. Peygamber, Benî Âmir'in cezalandırılması için Şücâ' b. Vehb kumandasında yirmi dört kişilik bir kuvveti Rebîülevvel 8'de [112] onların üzerine gönderdi. Âni bir gece baskınıyla birçok kadınla beraber kabile¬nin hayvanları da ele geçirildi. Ancak ka¬dınlar ve onları istemeye gelen kabile mensupları İslâmiyet'i kabul ettikleri için serbest bırakıldı.
Nadîroğulları. Uhud Gazvesi esnasın¬da müşriklerin karargâhına gidip onları müslümanlara karşı tahrik etmişti. Ayrıca zaman zaman müslümanlarla çatışmak istemiş ve bazı suikast teşebbüslerinde bulunmuşlardı. Hz. Peygamber antlaş¬maya riayet etmelerini istediyse de olum¬lu bir sonuç alamadı. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Ali ile beraber onla¬rın yerleşim merkezine gitti. Nadîroğul¬ları kendilerini iyi karşılamakla birlikte oturdukları yerin üstünden taş yuvarla¬mak suretiyle onları öldürmeye teşebbüs ettiler. Durumu farkeden Hz. Peygamber şehre döndü ve onlardan on gün içinde şehri terketmelerini istedi. Nadîroğulları göç hazırlıklarına başlamışken Abdullah b. Übey yardımcı olacağını söyleyerek git¬melerini önledi. Resûlullah da onları mu¬hasara edip antlaşmaya davet etti.[113] Bir süre direnen yahudiler on beş gün devam eden muhasaranın ardından Medine'den ay¬rıldılar.
Müslümanlara karşı düşmanca tavır ta¬kınan ve Kureyş'in yanında yer alan Mus-talikoğulları reisi Haris b. Ebû Dırâr, Me¬dine'ye saldırmak amacıyla asker topla¬maya başlamıştı. Bunu öğrenen Resûl-i Ekrem, Şaban-Ramazan 5 [114] tarihinde Benî Mustalik (Müreysî1) Gazvesi'ne karar verdi ve 700 kişiden olu¬şan bir kuvvetle sefere çıktı. Bunun üze¬rine Mustalikoğullarfnın yanında topla-nan kabileler dağılmaya başladı. Müreysî" suyunun yanına geldiklerinde kabile men¬suplarını müslüman olmaya davet ettiler. Onların ok atmaya başlaması yüzünden çatışma çıktı ve müslümanların zaferiy¬le sonuçlandı. Birçok esirle birlikte gani¬metler ele geçti. Hz. Peygamber esir ve ganimetleri paylaştırdı. Bu esnada kabi¬le reisinin kızı Cüveyriye müslüman oldu, Resûlullah da kendisini azat edip onunla evlendi. Bunu gören müslümanlar ellerin¬deki esirleri serbest bırakınca Mustaliko-ğulları İslâmiyet'i benimsedi.
Hz. Peygamber bu sefer İçin Medine'¬den ayrılırken Âİşe'yi de yanına almıştı. Sefer dönüşü konakladıkları bir yerde sa¬baha karşı hareket emri verildiğinde Âişe ihtiyaç için ordugâhtan uzaklaştı, dönüş¬te gerdanlığını düşürdüğünü farkederek aramaya koyuldu ve konak yerine gelince kafilenin hareket ettiğini görüp bekleme¬ye başladı. Ordunun artçılarından Safvân b. Muattal Âişe'yi devesine bindirip kafile¬ye yetiştirdi. Başlangıçta kimsenin dikka¬tini çekmeyen bu olay, Abdullah b. Übey ve adamlarının dedikodusu yüzünden önem¬li bir mesele halini aldı. Aleyhindeki konuş¬maları sonradan öğrenen Âişe ile birlikte ailesi ve Resûl-i Ekrem çok sıkıntılı günler geçirdikten sonra nazil olan âyetler dedi¬koduların çirkin bir iftiradan ibaret oldu¬ğunu haber verdi.
Kureyşliler'in Medine'ye karşı son saldı¬rısı Hendek (Ahzâb) Gazvesi diye anılmış¬tır. Bu sefere, Kureyş'ten başka çeşitli Arap kabileleriyle Medine'den çıkarılan Benî Nadîr ve o sırada Medine'de kalan Benî Kurayza yahudilerinden oluşan ka¬labalık bir grup (ahzâb) katıldı. Hayber'e yerleşen Benî Nadîr yahudilerinin tahri¬kiyle meydana gelen müttefik güçlerin sayısı 10-12.000 civarındaydı ve kuman¬danları da Ebû Süfyân'dı. Resûlullah, Sel-mân-i Fârisî'nin tavsiyesine uyarak Medi¬ne'nin kuzey kısmında hendeklerin kazıl¬masına karar verdi, bu iş 3000 kişilik İs¬lâm ordusu tarafından kısa süre içinde muhasara esnasında bazı çatışmalar ol¬muşsa da müttefik güçler bir sonuç ala¬madı. Şiddetli bir fırtınanın ardından ku¬şatmayı kaldırıp Mekke'ye döndüler.
Medine'de kalan son yahudi kabilesi Benî Kurayza, antlaşmaya göre şehrin savunmasına katılması gerektiği halde Hendek Gazvesi sırasında bu şartı ihlâl etti. Hendek Gazvesi'nin arkasından Benî Kurayza kendi topraklarına gitti. Resû-iuilah onları önce Müslümanlığa çağırdı, reddetmeleri üzerine teslim olmalarını istedi. Bu teklif de kabul edilmeyince ku¬şatma başlatıldı. On beş veya yirmi beş gün devam eden kuşatmadan sonra eski müttefikleri Evs kabilesinden Sa'd b. Mu-âz'm vereceği hükme razı oldular. Sa'd sa¬vaşacak gücü bulunanların öldürülmesi¬ne, kadın ve çocukların esir edilmesine ve mallarının ganimet olarak alınmasına ka¬rar verdi. Resûl-i Ekrem, ihanetin ceza-sının Ölüm olduğunu bildiren yahudilerin kutsal kitabı Tevrat'a uygun düşen [117] bu karan uyguladı,
Hz. Peygamber ve Mekkeli müslüman-lar eski vatanlarını Özlüyor ve Kabe'yi ziya¬ret etmeyi arzu ediyordu. Resûl-i Ekrem rüyasında Kabe'yi tavaf ettiğini görünce Mekke'ye gidip umre yapmaya karar ver¬di, ashabına da hazırlanmalarını söyledi. 1400-1500 kişiyle birlikte Zilkade 6 tarihinde Medine'den hareket etti ve Mekke'ye 17 km. uzaklıktaki Hudeybi-ye'de konakladı. Kureyşliler, kendilerine engel olmak için Hâlid b. Velîd kumanda¬sında 200 kişilik bir süvari birliğini bölge¬ye şevketti. Hz. Peygamber de amaçlarını anlatmak üzere Hz. Osman'ı gönderdi. Kureyşliler müslümanların Mekke'ye gir¬mesine izin vermeyeceklerini, ancak Os¬man'ın Kabe'yi tavaf edebileceğini söyle¬diler. Hz. Osman bu teklifi reddedince kendisini hapsettiler. Bu gelişme müslü-manlara Osman'ın öldürüldüğü şeklinde ulaştığından Resûl-i Ekrem, müşriklerle savaşmadan oradan ayrılmayacaklarına dair ashabından biat aldı (Bey'atürndvân). Bunu Öğrenen Kureyşliler telâşa kapıldı¬lar ve Hz. Osman'ı serbest bıraktılar. Ar¬dından Süheyl b. Amr başkanlığında bir heyet yolladılar. Yapılan müzakerelerden sonra bir antlaşma imzalandı. Antlaşma¬ya göre müslümanlar o yıl Mekke'ye gir¬meden geri dönecekler, umre için ertesi yıl gelip şehirde üç gün kalabileceklerdi. Bir Mekkeli Medine'ye kaçarsa iade edi¬lecek, Medine'den biri Mekke'ye kaçarsa iade edilmeyecekti. Barış on yıl sürecek, taraflardan biri bu ittifaka dahil olmayan bir Kabile ile savaşa girerse diğeri karış¬mayacaktı. Diğer Arap kabileleri istedik-leriyle ittifak yapabilecek, bu şartlara ta¬rafların dışında kendileriyle müttefik olan kabilelerde uyacaktı.[118] Antlaşma ilk bakışta müslümanların aleyhine gibi gö¬rünse de o güne kadar müslümanlan mu¬hatap saymayan Kureyşliler bununla müs¬lümanlan kendileriyle denk kabul etmiş oldular. Ardından İslâmiyet Arap yarıma¬dasında hızla yayılmaya devam etti; Mek¬ke'nin fethine kadar geçen iki yıl içinde müslüman olanların sayısı o güne kadar geçen on sekiz yıl içindeki müslümanların sayısını aştı. Bu münasebetle nazil olan Kur'ân-i Kerîm'in 48. sûresi Feth adını al¬mış ve antlaşma "feth-i mübîn" ve "nasr-ı azîz" [119] olarak nitelendiril¬miştir. Resûl-i Ekrem bir yıl sonra Mek¬ke'ye gidip ashabıyla birlikte umresini kaza etti.
Resûl-i Ekrem, Hudeybiye'den döndük¬ten sonra bazı devlet başkanlarına davet mektupları gönderdi [120]"Muhammed Resûlullah" müh¬rünü taşıyan mektuplardan biri Abdullah b. Huzâfe tarafından Sâsânî Hükümdarı Kisrâ II. Hüsrev Pervîz'e götürüldü. Kendi adının Muhammed isminden sonra ya¬zılmış olmasına öfkelenen Kisrâ mektu¬bu yırttı ve San'a'daki valisi Bâzân'dan Hz. Muhammed hakkında kendisine bilgi vermesini istedi. Mektubunun yırtıldığını haber alan Resûlullah bu edep dışı davra¬nışından dolayı kisrânın cezalandırılma¬sını Cenâb-ı Hak'tan niyaz etmiştir. Kısa bir süre sonra Yemen valisi Bâzân İki adamını Medine'ye yolla¬dı. Hz. Peygamber, Hüsrev Pervîz'in ken¬di oğlu tarafından öldürüldüğünü vahiy yoluyla Öğrenip elçilere söyledi ve Bâzân'a müslüman olduğu takdirde valilik göre¬vinde bırakılacağını bildirdi. Ardından Bâ¬zân ile birlikte Yemen halkı da İslâmiyet'i kabul etti. Böylece Yemen'in ilk müslü¬man valisi Bâzân ile İslâmiyet bölgede ya¬yılmaya başladı.[121] İkinci mektup Amr b. Ümeyye ile Habeş Necâ-şîsi Ashame'ye gönderildi. Ashame, İslâ¬miyet'i benimsedikten başka Habeşis¬tan'da kalmış olan son muhacirleri gelen elçiyle beraber Medine'ye yolladı. Üçüncü mektup Hâtıb b. Ebû Beltea tarafından Mısır Meliki Mukavkıs'a götürüldü. Mu-kavkıs müslüman olmamakla birlikte Hz. Peygamber'e bazı hediyeler yolladı. Dör¬düncü mektup Şücâ b. Vehb İle Gassânî Kralı Haris b. Ebü Şemir'e gönderildi. Ha¬ris, kendisine böyle bir mektubun yollan¬masına sinirlenip onu yere attı ve Medi¬ne'ye hücum tehdidinde bulundu. Beşinci mektup Selît b. Amr tarafından Benî Ha-nîfe kabilesinin reisi Hevze b. Ali'ye götü¬rüldü, hıristiyan olan Hevze müslüman ol¬mayı kabul etmedi. Altıncı mektup Dihye b. Halîfe ile Bizans İmparatoru Herakle-ios'a gönderildi. İmparator Busrâ valisi aracılığıyla huzuruna çıkan Dihye'ye iyi davranmakla yetindi.
Hz. Peygamber'in davet mektupları Arap yarımadasında yaşayan birçok ka¬bile reisine ve bazı şahıslara da gönderil¬miştir. Mektuplarda kişilere unvanlanyla hitap edilmiş, tehditkâr ifadelere yer ve¬rilmemiş, bir olan Allah'a ve Muham-med'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna ina¬nılması istenmiştir. Özellikle kabile reisle¬rine götürülen mektuplarda müslüman olmaları halinde mal ve can güvenlikleri¬nin sağlanacağı, bazı kabilelere toprak ve maden yerlerinin verileceği belirtilmiş¬tir. İslâm'ı kabul edenlerin Allah'a ve re¬sulüne boyun eğmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri gerektiği zikredilmiş¬tir. Hicretin 9 (630) yılında nazil olan cizye âyetinden [123] sonra yazılan mektuplarda ise müslüman olmayı kabul etmeyen yahudi, hıristiyan ve Mecûsîler'-den cizye alınacağı bildirilmiştir.
Hayber'e yerleşen Nadîroğulları Hayber'deki yahudilerle birlikte Medine'ye karşı düşmanlık faaliyeti içine girmiş. Mekkeli müşriklerin yanı sıra bazı Arap kabileleriyle de anlaşmışlardı. Nihayet Re¬sûlullah 1500 kişilik bir kuvvetle Hayber üzerine yürümek için Medine'den ayrıldı.[124] Hayber'dekiyedi müstahkem kalenin dördü savaşla, üçü barış yoluyla ele geçirildi. Resûl-i Ekrem yahudileri Hayber'den çı¬karmayı düşünüyordu. Ancak onların ken¬di yerlerinde yancı olarak kalmaları yolun¬daki tekliflerini kabul etti. Hayber'den sonra Vâdilkurâ ve Fedek halkıyla da ben¬zer anlaşmalar yapıldı.
Hz. Peygamber, 8. yılın başında (629) Haris b. Umeyr el-Ezdî'yi İslâm'a davet mektubuyla Bizans'a bağlı Busrâ valisine gönderdi. Medine'ye hicretinden itibaren Resûlullah'a düşmanlık gösteren Ebû Âmir er-Râhib'in telkinleri altında bulu¬nan hıristiyan Gassânî Emîri Şürahbîl b. Amr kendi topraklarından geçen elçiyi öl¬dürttü. Haris b. Umeyr. Resûl-i Ekrem'in öldürülen tek elçisidir. Diğer taraftan Hz. Peygamber, aynı yıl içinde on beş kişilik bir heyeti İslâm'a davet amacıyla Zâtü-latlah'a yolladı. Ancak heyet üyeleri şehid edildi, içlerinden yalnız Kâ'b b. Umeyr el-Gıfârî yaralı olarak Medine'ye dönebildi. Resûlullah, mukabelede bulunmak üzere Zeyd b. Harise kumandasında 3000 kişi¬lik bir orduyu bölgeye şevketti. İslâm or¬dusu Belkâ'nın köylerinden olan Mûte'de. o sırada bölgede bulunan Bizans ordusu ile hıristiyan Arap kabilelerinin de katıldı¬ğı Şürahbîl b. Amr kumandasındaki bü¬yük bir orduyla 100.000 veya 200.000 kişi karşılaştı.[125] Yapılan savaşta Zeyd b. Harise ile ardın¬dan Hz. Peygamber'in tayin ettiği iki ku-mandan Ca'fer b. Ebû Tâlib ve Abdullah b. Revâha şehid oldu. Bunun üzerine Hâlid b. Velîd kumandanlığa getirildi ve onun taktikleriyle müslümanlar en az zayiatla geri çekilerek Medine'ye döndü. Medine'¬de Resûlullah kumandanlarının arka ar¬kaya şehid düştüğünü ağlayarak ashabı¬na anlatmış, ardından sancağı Hâlid'in aldığını ve kendisine fethin müyesser ol¬duğunu söylemiştir.
Mekke çevresinde yaşayan Benî Bekir ile Huzâalılar arasında Câhiiiye dönemin¬den beri devam eden kan davası Hudey-biye Antlaşmasfyia ortadan kaldırılmış. Benî Bekir Kureyş ile, Huzâalılar da Hz. Peygamber'le ittifak kurmuşlardı. Ancak Benî Bekir, Kureyşliler'den destek alarak Huzâalılar'a bir gece baskın düzenlemiş ve kabile reisiyle bazı mensuplarını öl¬dürmüştü. Huzâalılar, Medine'ye bir he¬yet gönderip yardım isteyince Resûl-i Ek¬rem. Kureyşliler'e bir mektup yollayarak Benî Bekir ile ittifaktan vazgeçmelerini veya öldürülen Huzâalılar'ın diyetini öde-melerini istedi. Aksi takdirde antlaşmanın İhlâl edilmesi sebebiyle kendilerine sa¬vaş açabileceğini bildirdi. Kureyşliler bu isteği reddedip Hudeybiye Antlaşması'nı yenilemek üzere Ebû Süfyân'ı Medine'ye gönderdiler. Ebû Süfyân Medine'deki te¬şebbüslerinden olumlu bir sonuç alama¬dan Mekke'ye döndü.
Resûlullah sefer hazırlıklarını tamam¬ladıktan sonra askerî harekâtın hedefini gizli tuttuğundan mîkât yeri Zülhuleyfe'-de ihrama girerek yola çıktı ve Mekke yakınındaki Merrüzzahrân'da konakladı. 10.000 kişilik İslâm ordusunun Mekke'ye yaklaştığını öğrenen Kureyşliler. Ebû Süf¬yân başkanlığındaki bir heyeti Hz. Pey-gamber'e gönderdiler; ancak heyet men¬supları İslâm'ı kabul etmiş olarak Mek¬ke'ye döndüler. Ebû Süfyân. Kureyşliler'e kendisinin müslüman olduğunu ve tes-lim olmaktan başka çarelerinin kalmadı¬ğını söyledi. Öte yandan Resûl-i Ekrem kumandanlarına mecbur kalmadıkça sa¬vaşmamalarını, kaçanları takip etmeme¬lerini, yaralıları ve esirleri Öldürmemeleri¬ni bildirdikten sonra hareket emri verdi. Merkezî birliğin başında bulunan Resû-lullah, Mekke'nin yukarı kısmından Mes-cid-i Harâm'a girdi, Hacûn'da konakladı ve diğer birliklerle Safa tepesinde buluş¬tu.[127] Hz. Pey¬gamber, toplanan Mekkeliler'e Kabe ka¬pısının önünde yaptığı konuşmada umu¬mi af ilân etti. Askerî harekâtın sonunda sadece direniş gösteren yirmi civarında müşrik öldürülmüş, iki veya üç müslü¬man şehid olmuştu. Kabe'nin içi ve civarı putlardan temizlendikten sonra Bilâl-i Habeşî'nin ezan okumasıyla Kureyşliler, Resûl-i Ekrem'in huzuruna gelerek müs¬lüman oldular ve kendisine biat ettiler. Mekke'nin fethiyle birlikte Kureyş müş¬riklerinin Hz. Peygamber ve müslümanlara karşı olan düşmanlığı sona ermiş, ya¬rımadanın Hicaz bölgesinde İslâm'ın ya¬yılışı önündeki engeller kalkmıştı.
Hz. Peygamber, Mekke çevresindeki ka¬bilelere ait bazı putların ortadan kaldırıl¬masını sağladı. Ardından şehre yakın ka¬bileleri İslâmiyet'e davet etmek için serîy-yeler düzenlemeye başladı. Şevval 8 [128] tarihinde Hâlid b. Velîd'i 350 ki¬şilik birlikle Cezîme b. Âmir kabilesine gönderdi. Hâlid onların silâhlarını bırakıp müslüman olmalarını istedi. Tartışmalar¬dan sonra silâhlarını bırakmaya rıza gös¬terdiler ve müslüman olduklarını ifade etmek üzere "dinîmizi değiştirdik" (sa-be'na) dediler. Ancak Hâlid. bu sözleriyle açık bir tavır ortaya koymadıklarını düşü¬nerek kendilerini esir alıp askerleri arasında taksim etti, ertesi sabah da öldürül¬melerini emretti. Sonuçta otuz kadar esir öldürüldü. Resûlullah durumdan haber¬dar olunca çok üzüldü. Hz. Ali'yi Cezîme kabilesine gönderip öldürülenlerin diyet¬lerini Ödetti ve uğradıkları maddî zararı tazmin ettirdi.
Resûl-i Ekrem, Hudeybiye Antlaşması'-nınyol emniyetiyle ilgili hükümlerini ihlal eden Hevâzin kabilesinin çeşitli kollan Üzerine 6 (627-28). 7 (628-29) ve 8 (629) yıllarında seriyyeler gönderdi.[129] Hevâzin kabilesiyle Ku¬reyş arasında Câhiiiye döneminden beri süregelen düşmanlık Resûlullah'a ve İs¬lâmiyet'e de yönelmişti. Hevâzinliler, Hz. Peygamber'in büyük bir orduyla yola çık¬tığını öğrenince bu hareketin kendilerine karşı olabileceğini düşünerek savaş hazır-lıklarına başladılar. Resûl-i Ekrem, ele ge¬çirilen bir casustan Hevâzinliler'in topye-kün bir savaşa girişmek üzere olduklarını öğrendi. Diğer taraftan kabilenin önemli bir kolunu oluşturan Sakifliler de Uzzâ pu¬tunun yıktırılması üzerine kendi putları Lâfın da tahrip edileceğinden korkup Ev-tâs'ta toplanan Hevâzinliler'e katıldılar. Hz. Peygamber, 6 Şevval 8 [130] tarihinde 12.000 kişilik bir orduyla yola çıktı.11 Şewal8 [131] Perşembe günü Evtâs'a yönelen müslümanların Hâ¬lid b. Velîd kumandasındaki öncü birliğini Huneyn vadisinde pusu kuran Hevâzinii-ler'in oka tutmasıyla savaş başladı. Düş¬manın yerini tesbit etmenin imkânsızlığının yanı sıra ürken hayvanların yol açtığı karışıklık ve panik öncü birliğin dağılma¬sına, merkezdeki birliklerin de düzensiz bir şekilde geri çekilmesine sebep oldu. Resûl-i Ekrem'in etrafında çok az sayıda asker kaldı. Kur'ân-ı Kerîm'de bozgunun sebebi, müslümanların sayı bakımından kendilerini üstün görmesine, dolayısıyla Allah'a tevekkülün tam gerçekleşmeme¬sine bağlanmış, fakat acı tecrübeden son¬ra Allah'ın mânevi desteğiyle zaferin ka¬zanıldığı ifade edilmiştir.[132] Dağılan ordu Resûlullah'ın uyarısı ile kısa zamanda toparlandı ve şiddetli bir sa¬vaşın ardından müslümanlar galip geldi.
Huneyn Gazvesi'nden sonra kaçanlar İslâm karşıtı kabilelerle birleşerek yeni bir tehlike oluşturmuştu. Bunların başında Tâifliler geliyordu. Tâif halkı, nübüvvetin 10. yılından itibaren İslâm'a karşı olan tavrını ortaya koymuştu. Hz. Peygamber'i ve müslümanları hicveden şairler, İslâm aleyhine tertip kurmaya çalışanlar Taife kaçıp sığınıyordu. Resûlullah. Huneyn Gazvesi'nin ardından Tâif üzerine yürümeye karar verdi. Bu arada kaçan düş¬man kuvvetlerinin takibi için Evtâs'a gön¬derilen birlik Hevâzinliler'le yaptığı savaşı kazandı, burada ele geçirilen ganimetler ve esirler Ci'râne'ye götürüldü. Resûl-i Ekrem, Tâif kalelerine sığınan Sakîfliler'i ve Hevâzinliler'i bir ay kadar muhasara etti. Haram ayların yaklaşmasıyla muha¬sarayı kaldırarak Ci'râne'ye döndü ve ga¬nimetleri paylaştırdı. Bu sırada Hevâzin-liler'den gelen bir heyet müslüman olduk¬larını söyleyip esirlerin ve mallarının iade edilmesini istedi. Hz. Peygamber esirle-riyle mallan arasında tercih yapmalarını söyleyince esirlerini geri aldılar. Resûlul-lah Cİ'râne'de ihrama girip Mekke'ye gitti ve umreden sonra Medine'ye döndü.
Hicretin 9. yılı Receb ayında [133] Bizans İmparatoru Herakleios'un müslü-manlara karşı savaş hazırlığına başladığına dair haberler gelince Hz. Peygamber 30.000 kişilik bir ordu hazırladı ve Medi¬ne'ye 700 km. uzaklıktaki Tebük'e kadar ilerleyip orada karargâh kurdu. On beş-yirmi gün kalındığı halde Bizans ordusu¬na rastlanmadı. Bu sırada Resûl-i Ekrem İslâmiyet'e davet amacıyla Cerbâ, Eyle Limanı, Ezruh, Maknâ ve Maan'a birlikler gönderdi. Onların temsilcileri gelip İslâ-miyet'i kabul etmeyeceklerini, ancak ciz¬ye ödeyeceklerini bildirdiler ve İslâm dev¬letinin tebaası olmayı kabul ettiler. Bu arada Hâlid b. Velîd kumandasındaki as¬kerî birlik Irak yolu üzerinde önemli bir merkez olan Dûmetülcendel halkının da cizye ödemek suretiyle İslâm devletinin hâkimiyetini kabul etmesini sağladı.
Hicretin 9. (630-31) yılı "elçiler yılı" (se-netü'l-vüfûd) diye meşhur olmuştur. Mek¬ke'nin fethedilmesi, ardından Hevâzinli-ler'in İslâmiyet'i benimsemesi, bir yıl son¬ra Sakifliler'in Medine'ye gelerek biat et¬mesi ve Kuzey Arabistan'ın Tebük Seferi ile İslâm hâkimiyetinin altına girmesi üze¬rine Arap kabileleri Medine'ye heyetler yollayıp müslüman olduklarını bildiriyor, dini bizzat tebliğcisinden öğrenmek isti¬yor, bazan da kabile mensuplarına öğret¬men gönderilmesini talep ediyordu. He¬yetler arasında Sakif ve Hanîfe kabilele¬rinin temsilcileri gibi kabul edilmeyecek şartlar ileri sürenler de bulunuyordu. Bu arada Necranlı bazı kabilelerle Tağlib'e bağlı hıristiyanlarda görüldüğü gibi cizye vermek suretiyle İslâm hâkimiyeti altına girenler de vardı. Resûlullah heyet üyele¬rine İyi davranıyor, kendilerine Kur'an Öğ¬retiyor, dinin esaslarını ve ahlâk kuralla¬rını anlatıyordu. Medine'den ayrılırken on¬lara hediyeler ve dikkat etmeleri gereken hususlara dair bilgiler veriliyordu. Elçi-heyetlerin gelişi, Arabistan'ın çeşitli yer¬lerinde yaşayan kabilelerin müslüman ol¬duğunu ve Medine'nin yarımadanın baş¬şehri haline geldiğini göstermektedir. İbn Sa'd, 9 (630) ve 10. (631) yıllarda Arabis¬tan'dan gelen yetmiş bir heyeti zikret¬miş, bunlar hakkında ayrıntılı bilgi ver¬miştir.
Çok sayıda Arap kabilesinin müslüman olmasına rağmen başta Gatafân ile Ha¬nîfe ve Esed olmak üzere bazı bedevi ka¬bileleri arasında İslâmiyet'in yerleşmiş olduğunu söylemek mümkün değildir. Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Peygamber'e ve müslümanlara düşman olan bedeviler eleştirilmiş, onların takındığı olumsuz ta¬vırlara daha çok "a'râb" kelimesi etrafında temas edilmiştir.[135] Be¬deviler Hendek Gazvesi'nden itibaren İs¬lâmiyet'e karşı tavır almaya başlamıştı.[136] Resûlullah umreye gi¬derken Medine çevresindeki bedevilere haber göndererek kendisine katılmalarını istemiş, fakat onlar iştirak etmemekle birlikte umreden sonra özür dilemişlerdi.[137] Benzer bir durum Tebük Gazvesi sırasında da olmuştur.[138]
Öte yandan Benî Esed, Uhud Gazvesi'n¬den sonra müslümanlann güç kaybetti¬ğini düşünerek Medine'ye âni bir saldın yapmayı tasarladığı gibi Hendek Gazvesi esnasında düşman grupların ittifakı için¬de yer aldı. Kabile mensupları 9 (630) yı¬lında Medine'ye gelerek müslüman gö¬rünmek zorunda kaldılar ve malî yardım talebinde bulundular. Onların bu görüş¬meler sırasında ortaya koydukları kaba tutum ve davranışları, iman etmedikleri halde öyle görünüp Resûl-i Ekrem'i min-net altında bırakmak istemeleri üzerine Hucurât süresindeki âyetler nazil oldu (49/14-18).
Mekke fethedildikten sonra şehrin ve Kabe'nin idaresi müslümanların eline geçmekle birlikte putperest inançlarını devam ettirenler vardı. Bunların bir kıs¬mı müslümanların müttefikiydi. Resûlul¬lah hicretin 1. yılından itibaren İyi müna¬sebetler kurduğu Damre, Gıfâr, Cüheyne ve Eşca'dan başka Huzâa ve Müdlic gibi müşrik kabilelerle Kabe'yi ziyarete gelen¬lere engel olunmayacağına ve haram aylarda kimseye dokunulmayacağına dair antlaşmalar yapmıştı. Tebük Seferi'nden döndükten sonra Mekke'de hâlâ müşrik¬ler yaşadığından bu yıl içinde farz olan hacca bizzat gitmeyip Hz. Ebû Bekir'i emîr-i hac tayin ederek 300 kadar sahâ-bî İle Mekke'ye gönderdi. Ardından müş¬riklerin konumu ve onlarla yapılan antlaş¬malar hakkında Tevbe sûresinin ilk yirmi sekiz âyeti nazil oldu. Resûl-i Ekrem bu âyetlerin hükümlerini tebliğ için Hz. Ali'¬yi görevlendirdi. Hz. Ali, bayramın birinci günü Mina'da toplanan insanlara Tevbe sûresinin ilk âyetlerini okudu, ardından şu hususları açıkladı: "Kâfirler ebedî kur¬tuluşa eremeyecek ve cennete giremeye¬cektir. Bu yıldan sonra müşrikler hacce-demeyecek ve Mescid-i Harâm'a yakla¬şamayacaktır; kimse Kabe'yi çıplak tavaf edemeyecektir. Hz. Peygamber'le antlaş¬maları bulunanlar antlaşmanın süresi ni¬hayete erinceye kadar haklarını kullanabi¬lecekler, daha sonra müslüman olmadık¬ları takdirde can güvenlikleri kalkacaktır". Bu tebligat etkisini göstermiş, orada bu¬lunan müşriklerin bir kısmı itiraz etmiş¬se de ardından hemen hepsi müslüman olmuştur. Aynı sûrenin 29. âyetiyle başta Ehl-i kitap olmak üzere diğer din men¬suplarına cizye ödemeleri şartıyla can ve mal güvenliği sağlanmıştır.
Resûl-i Ekrem'in ramazan aylarında her gece Cebrail ile buluştuğu ve o zamana kadar nazil olan âyetleri okuduğu bilin¬mektedir. Hicretin 10. yılı Ramazan ayın¬da ise [139] Cebrail'in kendisine Kur'ân-ı Kerîm'i iki defa tilâvet ettirdiği ve Resûlullah'ın bunu ecelinin yaklaştığı¬na işaret olarak gördüğü nakledilmiştir.[140] Diğer taraftan her yıl ramazan ayın¬da on gün itikâfa girerken 10. yılın Rama¬zan ayında yirmi gün itikafta kalmıştır.
Bu yıl içinde Resûlullah hacca gitmek için hazırlığa başladı ve bütün müslü¬manların katılmasını istedi. 26 Zilkade 10 [142] tarihinde yanında ha¬nımları ve kızı Fâtima olduğu halde müs-lümanlarla beraber Medine'den hareket etti, Zülhuleyfe'de ihrama girdi. Yolda kendisine katılanlarla birlikte 4 Zilhicce'-de Mekke'ye ulaştı, umre yaptıktan sonra Ebtah mevkiinde kendisi için kurulan ça¬dırda kaldı. 8 Zilhicce günü Mekke'den ayrılıp Mina'ya gitti. Ertesi gün güneş doğduktan sonra Müzdelife yoluyla Ara¬fat'a yöneldi. Öğle üzeri Arafat vadisinde sayıları 120.000'i aşan ashabına Veda hut¬besi diye anılan konuşmasını yaptı. Hz. Peygamber, aynı anne ve babadan türe¬yen bütün insanların eşit olduğunu söyle¬yerek başladığı hutbesinde genellikle in¬san haklan üzerinde durdu. Veda hutbe¬sinin ardından dinin kemale erip tamam¬landığını ve Hakk'ın rızâsına uygun düşen dinin İslâm olduğunu bildiren' âyet nazil oldu.[143] Resûlullah haccını ta-mamlayıp Medine'ye döndü.
Veda haccından sonra Resûl-i Ekrem'in sağlığı bozuldu. Aynı günlerde Yemen'de Esved el-Ansî peygamberlik iddiasıyla or¬taya çıktı. Kabilesinden topladığı 600 ka¬dar süvari kuvvetiyle San'a üzerine yürü¬yen Esved, kendisine karşı çıkan buranın ilk müslüman valisinin oğlu Şehr b. Bâ-zân'ı öldürdü ve karısı Âzâd'la zorla evle¬nip bölgeye hâkim oldu. Hz. Peygamber, bölgenin valileriyle ileri gelenlerine onun ortadan kaldırılması için mektup gönder¬di. Sonunda Esved, Âzâd'm yardımıyla öl¬dürüldü.[145] Öte yandan Medine'ye bir heyet yollayan Müseylimetülkezzâb heyetin Yemâme'ye dönüşünde irtidad ederek peygamberlik iddiasında bulundu. Resûlullah bir mek¬tupla onu yeniden İslâm'a davet ettiyse de Müseylime kendisine ortaklık teklif et¬ti. Resûl-i Ekrem tarafından verilen ce¬vapta yeryüzünün Allah'a ait olduğu ve kullarından dilediğini ona vâris kılacağı bildirildi. Gelişmeler bu safhada iken Hz. Peygamber'in vefatıyla Müseylime Hz. Ebû Bekir döneminde ortadan kaldırıldı. Hz. Peygamber, hicretin 11. yılı Safer ayının sonlarında [146] Bizans'a karşı Üsâme b. Zeyd kumandasında bir ordu göndermeye karar verdi. Hazırlanan ordu Medine'nin dışında Cüruf mevkiinde ka¬rargâh kurdu. Bu sırada Resûlullah'ın hastalığı ağırlaşınca Üsâme beklemeyi tercih etti. Resûl-i Ekrem hastalığı sıra¬sında Ebû Bekir'in namaz kıldırmasını emretti ve son günlerini Âişe'nin yanın¬da geçirdi. Kendisini iyi hissettiği bir gün mescide gitti; halka namaz kıldırmakta olan Ebû Bekir geri çekilip mihrabı kendişine bırakmak istediyse de devam et¬mesi için işarette bulundu ve yanında na¬maz kıldı. Vefat ettiği günün sabah na¬mazından sonra Ebû Bekir kendisini ziya¬ret etti ve hastalığının hafiflediğini gö¬rünce izin isteyip evine döndü. Ancak Hz. Peygamber'in hastalığı ağırlaştı. Kaynak¬ların belirttiğine göre Resûl-i Ekrem'in son nefeslerinde vurguladığı bazı husus¬lar şöyledir: "Peygamberlerinin kabirlerini secde yeri edinen kişileri Allah kahretsin! [147]"Allah hakkında hüsnüzan sahibi olun. hiçbiriniz Cenâb-ı Hakk'a hüsnüzan bes¬lemeden ölmemelidir.[148] Resûlullah vefat etmeden önce, "Lâ ilahe illallah, ruh teslimi ne zor şeymiş!" dedi ve Hz. Âişe'nin kolları arasında "maa'r-refîkf 1-a'lâ" en yüce dosta sözüyle ruhu¬nu teslim etti.
Hz. Peygamber'in vefatı bütün müslümanlan derinden üzdü; hatta münafık¬ların sevindiğini hisseden Hz. Ömer gibi bazı sahâbîler şaşkınlık içinde onun öl¬mediğini söylüyordu. Durumdan haber¬dar olan Ebû Bekir evinden gelip cenaze¬nin yanına girdi, ardından mescide gide¬rek şunları söyledi: "Ey insanlar! Muham-med'e tapan varsa bilsin ki Muhammed ölmüştür, Allah'a tapanlar ise O'nun ölüm¬süz olduğunu unutmasınlar. Nitekim Al¬lah şöyle buyurmuştur: Muhammed sa¬dece bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. O ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksi¬niz? Şunu bilin ki geriye dönecek kimse Allah'a hiçbir şekilde zarar vermiş olma¬yacaktır. Allah, takdirine rıza gösterenle¬rin mükâfatını verir.[150] Resûlullah'ın cenazesi Abbas'ın oğulları Fazl ile Kuşem ve Üsâme b. Zeyd"in yardımıyla Hz. Ali ta¬rafından salı günü yıkandı ve bulunduğu odada muhafaza edildi. Önce erkekler, ardından kadınlar, daha sonra çocuklar gruplar halinde içeri girip münferiden ce¬naze namazını kıldılar. Naaşı, Ebû Bekir'in Resûlullah'tan naklettiği bir hadise daya¬nılarak vefat ettiği yerde kazılan mezara Hz. Ali. Fazl, Kuşem ve Üsâme tarafından indirildi. Son peygamberin nesli kızı Fâtı-ma ile damadı Ali'den olan torunları Ha¬san ve Hüseyin'le devam etmiştir.
Sade bir hayat yaşayan, elde ettiği maddî imkânları Allah yolunda harcayan Resûl-i Ekrem'den geriye son derece mü¬tevazı bir miras kalmıştır. Zira kendisi, "Biz peygamberler zümresi miras bırak¬mayız; bizim geride bıraktığımız her tür¬lü servet sadakadır [151] demiştir. Vefatında mül-kiyetinde sadece beyaz bir katır, silâhlan ve bir miktar arazisi vardı. Arazilerin ge¬lirinin ailesi için harcanmasını ve kalanı¬nın devlet hazinesine devredilmesini em¬retmişti. Ölümünden kısa bir süre önce elinde kalan 7 dirhemin, bununla Allah'ın huzuruna çıkmaktan haya edeceğini söy¬leyerek fakirlere dağıtılmasını istedi. Ken¬disine ait bir zırhı da borcu karşılığında bir yahudinin elinde rehin olarak bulunu¬yordu.[152]
Hz. Peygamber'in manevî mirası gerek ümmeti gerekse bütün insanlık için son derece büyük ve değerliydi. O, Veda hut¬besinde de belirttiği gibi Kur'an ve Sün-net'i en değerli miras olarak bırakmış, bu iki temel kaynak etrafında şekillenen İs¬lâm dini ve medeniyeti asırlar boyunca geniş bir coğrafyada etkisini hissettirerek insanlık tarihindeki yerini almıştır.
II. Şahsiyeti
A) İsimleri.
Hz. Peygamber kendine has beş adının bulunduğunu, bunların Mu¬hammed, Ahmed, Mâhî, Haşir ve Âkıb ol¬duğunu, bu isimlerin daha önce kullanıl¬madığını söylemiştir [153] Muhammed, Resûl-i Ekrem'in en çok bilinen adı olup "övgüye değer bü¬tün güzellikleri ve iyilikleri kendinde top¬layan kişi" anlamına gelmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de. "Muhammed ancak bir pey¬gamberdir [154] "Muham¬med sizin erkeklerinizden hiçbirinin ba¬bası değildir.[155] "Rableri tarafından hak olarak Muhammed'e in¬dirilene inananların günahlarını Allah ba¬ğışlamıştır" [156]"Muham¬med Allah'ın elçisidir [157] me¬alindeki âyetlerde geçen bu isim aynı za¬manda kırk yedinci sûrenin adıdır. Hz. Peygamber'in en çok kullanılan ikinci is¬mi Ahmed'dir. Bu isim de "hamd" kökün¬den türemiş olup "Allah'ı herkesten da¬ha iyi ve daha çok öven; herkesten daha çok övülen" mânalarına gelmektedir. Ah¬med ismi Kur'ân-ı Kerîm'de bir yerde geç¬mekte ve burada, Hz. îsâ'nın İsrâiloğulla-n'na kendisinden sonra gelecek Ahmed adındaki peygamberi müjdelediği belir¬tilmektedir.[158] Yuhanna İnci-li'ndeki Parakletos kelimesiyle de bu adın kastedildiği ifade edilmektedir.[159] Mâhî ismi küfrün onun eliyle yok edileceğini, Haşir kıyamet gününde insanların onun ardından giderek haşro-lacağını, Âkıb da kendisinden sonra hiç¬bir peygamberin gelmeyeceğini bildir-mektedir. Resûlullah'ın yine kendi isim¬lerinden olduğunu söylediği diğer adlar

arasında "nebiyyü'l-melhame" kendisi için savaşın meşru kılındığı peygamber [160] Mukaffî son pey¬gamber, "nebiyyü't-tevbe"ve"nebiyyü'r-rahme" (tövbe etmeyi ve merhametli ol¬mayı insanlara öğreten) [161] bulunmaktadır. Hadislerde Resûl-i Ekrem'in daha başka adlarından bahsedilmesi, yukarıdaki beş İsmin sade¬ce ona has olduğunu [162] öteki isimlerinin diğer peygam¬berlere de verilebildiğini göstermekte¬dir. Hz. Peygamber'in yaygın adlarından biri de Mustafâ olup "seçilmiş" anlamın¬da bir sıfattır. Bir hadiste, "Allah Teâlâ, İbrahim'in çocuklarından İsmail'i seçti: İsmail'in çocuklarından Kinâneoğullarf-nı, Kİnâneoğulları'ndan Kureyş'i. Kureyş'-ten Hâşimoğullan'nı ve Hâşimoğullan'n-dan da beni seçti" [163] bir diğerinde, "Ben son peygamberim (âkıb), ben seçilmiş (mustafâ) nebîyim [164] denilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de Resûl-i Ek¬rem için "müzekkir [165] "beşîr [166] "şâ-hid, mübeşşir, nezîr, dâî ilallah, sirâc [167] ve "rahmet [168] gibi isimler de zikredilmektedir. Abdullah b. Selâm, Tevrat'ta Allah'ın ona verdiği adlardan birinin "mütevekkil" ol¬duğunu söylemektedir.[169] Bu konuda müstakil eserler kaleme alınmış olup Hz. Peygamber'in 300'ü aşkın adı ve sıfatı hakkında bilgi verilmiştir.
B) Şemaili ve Üstünlükleri (Hasâis).
Resûl-i Ekrem'in ilk bakışta İnsana güven veren bir görünümü olduğu belirtilmek¬tedir. Nitekim Medine'ye hicret ettiği zaman onu ziyaret edip ilkdefa gören yahu-di âlimi Abdullah b. Selâm bu yüzün sa¬hibinin yalancı olamayacağını söylemiş¬tir.[170] Hz. Peygamber'in gü¬zelliği kendisini görenleri etkilerdi. Onu tasvir etmek isteyen sahâbîler yüzünü aya, güneşe benzetmişler ve on dördün¬cü gecesindeki aydan daha güzel olduğu¬nu ifade etmişlerdir.[171]
Resûl-i Ekrem'in şemailini onun en ya¬kınında bulunanlardan Hz. Ali, Enes b. Mâlik, Berâ b.Âzib gibi sahâbîler tasvir etmiştir. Bunlar arasında Resûlullah'ın terbiyesi altında yetişen üvey oğlu Hind b. Ebû Hâle'nin tasviri meşhurdur. Hind'in belirttiğine göre Allah'ın elçisi iri yapılı ve heybetliydi. Yüzü ayın on dördü gibi par¬laktı. Uzuna yakın orta boylu, büyükçe başlı, saçları hafif dalgalıydı. Saçı bazan kulak memesini geçerdi. Rengi nûrânî be¬yaz, alnı açık, kaşları hilâl gibi ince ve sık¬tı. Burnu ince, hafifçe kavisliydi. Sakalı sık ve gür, yanakları düzdü. Bütün organ¬ları birbiriyle uyumlu olup ne zayıf ne de şişmandı. Göğsü ile iki omuzunun arası genişçe, mafsalları kalmcaydı. Bilekleri uzun, avucu genişti. Yürürken ayaklarını yere sert vurmaz, sakin fakat hızlı ve va¬karlı yürür, meyilli bir yerden iniyormuş görünümü verirdi. Bir tarafa döndüğün¬de bütün vücuduyla dönerdi. Konuşma¬dığı zaman daha çok yere doğru bakar ve düşünceli görünürdü. Arkadaşlarıyla yürürken onları öne geçirir, kendisi arka¬dan yürürdü. Yolda karşılaştığı kimsele¬re önce o selâm verirdi.[172]
Kur'ân-ı Kerîm'deve hadislerde dünya ve âhirette sadece Hz. Peygamberce ve onun ümmetine bazı meziyetlerin verile¬ceği belirtilmektedir. Bu özel durum Re¬sûl-i Ekrem'in diğer peygamberlerden, insanlardan ve hatta meleklerden üstün olduğunu ortaya koymaktadır. Allah Teâ-lâ'nın bütün peygamberlerden Resûl-İ Ekrem'e inanmaları ve kendisine yardım etmeleri için söz alması [173] onu bütün varlıklara peygamber gönde¬rip rahmet vesilesi kılması [174] kendisini son peygam¬ber olarak gönderip dini onunla tamam¬laması [175] varlığının sadece inananların değil inanmayanların da dünyada ilâhî azapla yok olup gitmesine engel olması [176] Allah'ın insanlar içinde sadece onun adına yemin etmesi [177] diğer peygamber¬lere adlarıyla hitapta bulunurken ona "ne¬bi" ve "resul" diye yüceltici bir üslûpla hi¬tap etmesi [178] sahâbîlerin ona birbirlerine ses-lenir gibi seslenmelerine izin vermemesi [179] onun bütün günahlarını bağışlaması [180]kıyamete ka¬dar değişmeyecek olan Kur'ân-ı Kerîm'i ona vermesi [181] kendisini isrâ ve mi'rac ile şereflendirmesi [182] âhirette en yüksek de¬rece olan vesîle, fazîle ve makâmı mah-mûdu, ümmetini âhiret sıkıntılarından kurtaracak olan şefaati sadece ona lüt¬fetmesi kendisine olan üstün muhabbeti¬ni ve ona verdiği şerefi göstermektedir. Cenâb-ı Hak, Resûl-i Ekrem'in ümme¬tini en hayırlı ümmet kabul etmiştir.[183] Ümmetine ganimetler he¬lâl, yeryüzü temiz ve mescid kılınmış [184] din konusunda kendilerine zorluk ve güçlük yüklenme¬miş [185] en hayırlı gün olan cuma özellikle onlara tahsis edilmiş [186] yaptıkları az işe çok se¬vap verilmiş [187] gönüllerinden geçen kötü dü¬şünceler bağışlanmış [188] yeryüzünün şa¬hitleri sayılmış [189] ve namazda bağladıkları saflar meleklerin safları gibi değerli kabul edilmiştir.[190]
C) Ahlâkı.
Hz. Peygamber kıyamete ka¬dar gelecek insanlara örnek bir şahsiyet, davranışlarından ders alınacak bir rehber olarak gönderildiği için [191] hayatın her yönünü kapsayan üstün bir ahlâkla donatılmıştır.[192] Devlet başkanlığından aile reisliğine ka¬dar her sahada üstün bir ahlâk ortaya koymuştur. İlâhî destek ve denetim al¬tında bulunduğu ve gerektiğinde rabbi-nin yardımını gördüğü halde sıradan bir insan gibi hayatın bütün zorluklarını ya¬şamıştır. Onun bütün hayatı kucaklayan bu tabii yaşama biçimi, ahlâkının her de¬virde birbirinden farklı insanlar tarafından örnek alınabileceği inancını güçlendirmiştir.
Hz. Âişe, Resûlullah'ın ahlâkının Kur-'an'dan ibaret olduğunu belirtmiş [193] Hz. Peygamberde Cenâb-ı Hak tarafından en güzel şekilde eğitildiğini ifade etmiştir.[194] Resûl-i Ekrem güzel ahlâk üzerinde özel¬likle durmuş, ahlâkî erdemleri tamamla¬mak için gönderildiğini söylemiş [195] ve yüzünü güzel yarattığı gibi huyu¬nu da güzelleştirmesi için Allah'a dua et¬miş [196] mükem¬mel imanın güzel ahlâklı olmakla sağla¬nabileceğini bildirmiştir.[197] Onun başkalarına tavsiye ettiği ahlâk ilkelerini hayatı boyunca uygulaması [198] bu ilkelerin daha çok benimsen¬mesini sağlamıştır.
Hz. Peygamber'in insanları kendisine hayran bırakan özelliklerinden biri de herkese değer vermesi ve hiçbir şekilde nezaketi ihmal etmemesidir. Gördüğü insanlara ayırım yapmadan önce o selâm verir, erkeklerle tokalaşır, muhatabı elini bırakmadıkça o da bırakmazdı. Karşısın¬dakine bütün vücuduyla dönerek konuşur ve muhatabı yüzünü çevirmedikçe Resûl-i Ekrem de çevirmezdi.[199] İnsanlara güzel söz söyler, guleryüz gösterir ve böyle dav¬ranmanın sevap olduğunu söylerdi.[200] İki şeyden birini yapmakta serbest bırakıldığında kolay olanı tercih ederdi.[201] Kendisi binek üzerindeyken yanında bir başkasının yaya yürümesinden rahat¬sızlık duyardı.[202] Kendisini evle-rine davet edenleri kırmaz ve gönülleri¬nin hoş olması için orada nafile namaz kılardı. Birinin yanlış bir davranışını veya uygun olmayan kıyafetini gördüğü za¬man utandırmamak için ona hatasını söy¬lemez, bu uyarıyı başkalarının yapmasını tercih ederdi.[203] Ağzından çirkin söz çıkmaz, ahlâkı güzel olanın hayırlı insan olduğu¬nu söylerdi.[204] Hayatın¬da hiçbir kadını ve köleyi dövmemiş, şah¬sına yapılan haksızlıktan dolayı intikam almamıştır.[205] On yıl boyunca hizmetinde bulunan Enes b. Mâ-lik'e bir defa bile kızmamış, yaptığı bir hata yüzünden onu azarlamamıştır.[206] Son derece edepliydi ve hayanın imandan olduğunu söylerdi. Bir şeyden hoşlanmadığının ancak yü¬zünden anlaşıldığı, hanımların bazı özel hallerine dair sordukları sorulara cevap verirken oldukça zorlandığı belirtilmek¬tedir.
Hz. Âişe, Resûl-i Ekrem'in ahlâkından söz ederken onun kötülüğe kötülükle kar¬şılık vermediğini, insanları bağışlayıp ku¬surlarını görmezden geldiğini söyler.[208] Görgüsüz bedevilerin ka¬ba davranışlarına rağmen bu davranışlar karşısında gülümsemekle yetinirdi.[209] Ganimet dağıtırken kendisine âdil davranamadığını söyleyen bir kimsenin saygısızlığına kızmakla beraber Hz. Mûsâ'nın daha ağır hakaretlere sabrettiğini belirterek tahammül göstermiş [210] Hu-neyn Gazvesi'nden dönerken ganimetleri bir an önce taksim etmesini isteyen be-devî Araplar'a kendisinin cimri olmadığı¬nı, elinde sayılamayacak kadar çok mal bulunsa bile hepsini kendilerine paylaştıracağını ifade etmiştir.[211] Bir yolculukta mola verildiğinde Re¬sûl-i Ekrem'in ağaca asılı kılıcını alarak, "Şimdi seni benim elimden kim kurtara¬cak?" diyen bir bedeviye, "Allah kurtara¬cak" diye cevap vermiş, bu cevabın şaşkınlığıyla kılıcını elinden düşüren bu şah¬sa, "Ya şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?" diye sorduktan sonra ken¬disini serbest bırakmıştır.[212] Kö¬tü isim yapmış biri dahi ziyaretine geldi¬ğinde onu huzuruna kabul eder, kendisi¬ne guleryüz gösterip ikramda bulunurdu.
Resûlullah, şahsına yapılan kabalık¬ları ve kusurları anlayışla karşılamakla birlikte tavsiye ettiği ibadetlerle yetinmeyip daha fazla ibadet yapmaya kalkı¬şanları veya yapılmasında sakınca gör-mediği davranışlardan sakınmaya çalı¬şanları hoş görmezdi. Onların. "Biz senin gibi değiliz: Allah senin bütün günahları¬nı bağışlamıştır" demelerine öfkelenir ve Allah'tan en çok korkan ve O'nu en iyi bi¬lenin kendisi olduğunu söylerdi.[214] Verdiği hükme itiraz edenlere, gereksiz soru soranlara ve âyetler üzerinde ihtilâfa düşenlere öfkelenirdi.[215]
Resûl-i Ekrem müslümanlara karşı çok merhametliydi. Yaptığı bazı nafile ibadet¬leri onların da coşkuyla ifa ettiğini görün¬ce bunların farz kılınabileceğini ve sonuç¬ta müslümanların zor durumda kalaca¬ğını düşünerek bu tür ibadetleri yapmak¬tan vazgeçerdi.[216] Çocuklara da sonsuz bir şefkat gösterir¬di; onları kucaklayıp öper, bağrına basar¬dı.[217] Duada bulun¬ması için kucağına verilen bebeklerin üs¬tünü kirletmesini önemsemez [218] kız ve erkek torunlarını omuzuna alıp mescide gider, hatta onlar omuzunda iken namaz kılardı.[219] Namaz sırasında ağlayan bir çocuğun sesini duyunca namazı ça¬buk kıldırırdı.[220] Kadın¬ların hiçbir şekilde incitilmesini istemez¬di. Kur'ân-ı Kerîm'de onun müminlere olan düşkünlüğünden, şefkat ve merhametinden söz edilmiş, müslümanların sı¬kıntıya uğramasının onu çok üzdüğü bil¬dirilmiştir.[221]
Hz. Peygamber son derece cömertti. Kendisinden bir şey istendiği zaman ona çok ihtiyacı da olsa verirdi. Bir defasında yamaçta yayılan koyun sürüsünü görüp birkaç koyun isteyen bedeviye bütün sürüyü vermişti.[222] Bir hanımın kendisi için do¬kuduğu bir kumaşı onun üzerinde göre¬rek isteyen sahâbîye hemen çıkarıp hedi¬ye etmişti [223] Sahâbî-lerin belirttiğine göre özellikle ramazan aylarında "yağmur yüklü rüzgâr"dan da¬ha cömert olurdu.[224] Yardıma ihtiyacı bulunan herkesin yar¬dımına koşar, yetimlerle ilgilenilmesini teşvik eder. du! kadınlara ve yoksullara yardım edenlerin Allah yolunda cihad et¬miş gibi sevap kazanacağını söylerdi. Kö¬lelerin bir emanet olduğunu ifade ede¬rek köle sahiplerinin yediklerinden onlara da yedirmesi, giydiklerinden giydirmesi gerektiğini belirtir ve güçlerinin yetme¬yeceği işlerin onlara yaptırılmamasını İs-terdi.[225] İlk vahiy sırasında duyduğu bazı en¬dişeleri gidermek isteyen Hz. Hatice ken¬disine "Sen akrabanı koruyup gözetirsin, konuştuğun zaman dosdoğru konuşur¬sun, işini görmekten âciz olanlara yardım edersin, fakirlerin eiinden tutarsın, misa¬firi ağırlarsın ve haksızlığa uğrayan kim-selere arka çıkarsın" demişti.[226]
Düşmanları bile Resûl-i Ekrem'in üs¬tün şahsiyetini övmek zorunda kalırdı. Ebû Süfyân, ticaret için gittiği Suriye'¬de Bizans İmparatoru Herakleios'un Pey¬gamber hakkındaki sorularına cevap ve-rirken onun en belirgin özelliklerinin doğ¬ruluk, iffet, ahde vefa ve emanete riayet olduğunu söylemişti.[227] Dürüstlüğüyle tanındığı için Kur'an'da da belirtildiği gibi İslâm karşıt¬ları onu yalanlayamamış ve Allah'ın âyet¬lerini inkâr etmeye yeltenmişlerdi.[228] Hz. Peygamber, toplumun hakları söz konusu olduğunda suçlu kim olursa olsun onu bağışlamaz, bu husus¬ta kimsenin aracılığını kabul etmez, suç¬lu kendi çocuğu dahi olsa onu cezalandı¬racağını söylerdi.[229] İstemeden birinin canını yaktığında ona kısas yapma yetkisi tanır¬dı.[230] Resûl-i Ek¬rem'e ödünç deve veren bir bedevî deve¬sini kaba bir üslûpla geri isteyince sahabîler ona haddini bildirmek için harekete geçmişler, fakat Hz. Peygamber, "Alacak¬lının konuşma hakkı vardır" diyerek on¬ları teskin etmiş ve bedeviye daha iyi bir deve verilmesini söylemiştir.[231] İs¬lâmiyet'e ve Resûlullah'm şahsına karşı ağır hakarette bulunanlar onun huzuruna çıkıp müslüman olduklarında canları teminat altına alınırdı.[232] Resûl-i Ekrem cesaretiyle de tanınmıştı. Bir gece Medine'de korkunç bir ses duyulmuş, birçok kimse baskına uğradıkları korkusuna kapılınca o kılıcını alıp bir ata binmiş, şehrin etrafını tek ba¬şına dolaşarak müslümanlara endişe ede¬cek bir şey olmadığını haber vermişti.[233]
D) Günlük Hayatı ve İbadeti.
Hz. Pey¬gamber Mekke'de Önce dedesinin, ardın¬dan amcasının himayesinde büyümüştü. Bir ara çobanlık yapmış ve ticaretle uğ¬raşmış, nihayet zengin bir hanım olan Hz. Hatice ile evlenmişti. Medine'ye hicret et¬tiğinde herhangi bir mal varlığı yoktu. Di¬ğer muhacirler gibi o da bir süre ensarın yardımıyla geçindi. Bedir Gazvesi'nden sonra nazil olan ve ganimetlerin beşte birinin Allah'a, resulüne, onun akrabala¬rına, yetimlere, yoksullara ve yolculara ait olduğunu bildiren âyet [234] Peygamber ailesinin başlıca geçim yolu¬nu belirlemiş oldu. Resûl-i Ekrem'e bü¬yük hayranlık duyan, Uhud Gazvesi'nde Mekkeliler'e karşı onun yanında savaşan, bu savaşta ölmesi halinde Benî Nadîr ara¬zisindeki hurma bahçelerinin tasarrufu¬nu Resûlullah'a bıraktığını bildiren yahudi din âlimi, mühtedî sahâbî Muhayrîk en-Nadrî, Uhud Gazvesi'nde ölünce bahçele¬rinin geliri Resûl-i Ekrem'e kaldı. Mekke-liler'le gizli bir anlaşma yapan Benî Nadîr Yahudilerinin Medine'den sürgün edil¬mesi üzerine Hz. Peygamber ailesinin yıl¬lık geçimine yetecek kadar miktarı onla¬rın topraklarında yetişen ürünlerden al¬maya başladı.[235] "Fey" denilen bu tür gelirlere fethedilen yerlerden alınan bazı mallar, Hayber ve Fedek arazilerinden gelen yıllık ürünün belli bir miktarı da ilâve edildi.
Böylece Medine'ye geldikten bir süre sonra maddî imkânlara kavuşan Resûl-i Ekrem malını müslümanların ihtiyaçları¬na harcar, kendisi son derece mütevazi bir hayat sürerdi. Rızkının ailesine yete¬cek kadar olmasını ister, canı ve malı em¬niyette, vücudu sıhhatte, günlükyiyeceği yanında bulunan kimseyi bahtiyar sayardı.[236] Elde ettiği geliri hemen ihtiyaç sa¬hiplerine dağıttığı için bazan birkaç gün yemek yemediği, gün boyu aç kaldığı, evinde bir iki ay boyunca yemek pişme-diği olurdu. Kendisi ve ailesi buğday ek¬meğini pek nâdir görür, çok defa arpa ekmeği yer, bununla bile iki gün arka ar¬kaya karınlarını doyuramazlardı.[237] Hz. Peygamber'in vefa¬tı sırasında, daha önce bir yahudiye zır¬hını rehin bırakarak aldığı 30 ölçek arpa¬dan geriye pek az bir şey kalmış, [238]tereke olarak da sadece bir katırla silâhı yanın¬da sadaka olarak ayırdığı bir araziyi bı¬rakmıştı.[239] Onun bu kadar sade yaşamasının sebebi dünya¬nın insanı cezbeden güzelliklerine değer vermemesiydi. Uhud dağı kadar altını ol¬sa borcunu ödeyeceği miktarı ayırıp geri kalanı üç gün içinde dağıtacağını söylerdi.[240] Yatağının yüzü tabaklanmış deriden, içi de yumuşak hurma lifindendi.[241] Daha çok bir hasırın üzerin¬de yatar, hasırın vücudunda iz bırakması sahâbîlerini üzdüğü halde kendisi buna aldırmazdı.[242] Oturması için kendisine minder verildiğinde minde¬ri bir başkasına verip yere oturmayı ter¬cih ederdi.[243] Kendisi¬ni ashabından üstün görmez, onların yap¬tığı işi o da yapardı. Hendek Gazvesi'nde hendek kazılırken kendisi de çalışmış. Ku-bâ Mescidi ve Mescid-İ Nebevi inşa edilir¬ken sırtında toprak ve kerpiç taşımıştı.
Evinin, ailesinin işlerini kendi görür, bu konuda kimsenin yardımını kabul etmez¬di. Evde bulunduğu saatlerde ev işlerine yardımcı olurdu.[245] Genç bir hanım olan Hz. Âişe'nin arkadaşlarıy¬la birlikte eğlenmesine, mescidde yapılan bazı gösterileri seyretmesine izin verirdi.[246] Önüne getirilen yemekte kusur aramazdı; hoşu¬na giderse yer, gitmezse yemezdi.[247] Yakınında bulunanla¬ra ve komşularına karşı lütuf kârdı. İyi bir mümin olabilmek için komşularına iyi davranmak, onları rahatsız etmemek, kendisi için istediğini onlar için de iste-mek, komşusunun güvenini kazanmak, pişirdiğinden komşusuna ikram etmek gerektiğini söylerdi.
Hz. Peygamber ibadet etmekten de¬rin bir zevk alır. İslâmiyet'in temeli olan namaz, zekât, hac ve oruç gibi ibadetle¬re büyük önem verirdi.[249] Bazan ayaklan şişinceye kadar namaz kıldığı olurdu .[250] Ba¬zan her namaz için abdest alır, bazan da bir abdestle birkaç namaz kılardı. Farz¬lardan önce veya sonra sünnet namazla¬rı kılar, sabah namazının sünnetine hep¬sinden fazla ihtimam gösterirdi.[251] Gecenin bir kısmında uyur ve dinlenir, özellikle son üçte birinde uyanıp doğrulur ve gökyüzü¬ne bakarak ÂM İmrân sûresinin son on bir âyetini okur, ardından sonuncusu vi¬tir olmak üzere dokuz, on bir veya on üç rek'at namaz kılardı.[252] Yoiculuk sırasında bine¬ğinin üzerinde de nafile namaz kılardı. Ramazan ayının son on gününde mescid-de itikâfa çekilerek bütün vaktini İbadetle geçirirdi.
Resûl-i Ekrem ramazan dışındaki oruç¬larında bazan bir ay boyunca hiç oruç tut¬mayacağını düşündürecek kadar oruca ara verir, bazan da oruca hiç ara verme¬yeceği sanılacak kadar uzun süre oruç tu¬tardı; ancak şaban ayının tamamına ya¬kınını oruçlu geçirirdi. Zaman zaman hiç iftar etmeden ardarda oruç tutar (savm-i visal), bu sırada kendisini Cenâb-ı Hakk'ın yedirip içireceğini söyler, ancak açlığa da¬yanamayacakları gerekçesiyle başkaları¬nın bu şekilde oruç tutmasına izin ver¬mezdi.[254] Zekâ¬ta tâbi olacak kadar bir maiı evinde iki üç günden fazla tutmadığı için hiçbir zaman zekât mükellefi olmadı. Hayatının son yı¬lında Veda haccı diye bilinen İlk ve son haccını yaptı. Her yıl ramazan ayında Ceb¬rail ile o güne kadar inen âyetleri birbir¬lerine okurlardı.[255] Resûl-i Ekrem her gün Kur'ân-ı Kerîm'in bir kısım sûrelerini, yatmadan önce Secde ve Mülk veya İsrâ ve Zümer sûrelerini okurdu.[256] Kendisi veya bir başkası rahatsızlandığı zaman ise Muavvizeteyn gibi bazı sûre ve âyetleri okurdu.
Allah'ı her durumda anıp zikreden Hz. Peygamber'in [258] gün¬lük dua ve zikirleri vardır. Her gün yetmiş defadan fazla tövbe ve istiğfar etti¬ğini söyler, yerken ve içerken, evine girer¬ken ve çıkarken, yatarken ve kalkarken, el¬bisesini değiştirirken çeşitli dualar okur¬du. Dua etmek için belli bir zamanı seç¬memekle beraber gündüz ve gecenin çe¬şitli saatlerinde, özellikle geceleyin iba¬det etmek için kalktığında ve Baki' Me-zarlığı'na gittiğinde uzun uzun dua ederdi.[259]
Resûl-i Ekrem'in ibadetleri ölçülüydü. Ashabına güçlerinin yettiği kadar ibadet yapmayı tavsiye eder, Allah katında en değerli ibadetin az da olsa devamlı yapı¬lanı olduğunu söylerdi.[260] Bir gecede Kur'ân-ı Kerîm'i hatmet¬mek, sabaha kadar namaz kılmak, rama¬zan dışında bütün bir ay oruç tutmak gi¬bi bir âdeti yoktu [261] Hz. Peygamber'in ne kadar ibadet ettiğini onun eşlerinden sorup öğrenen üç sahâbî gü¬nahları bağışlandığı için onun ibadette aşırıya gitmediğini, kendilerinin ise daha çok İbadet etmeleri gerektiğini düşün¬müş, biri hayatı boyunca bütün gece na¬maz kılacağını, diğeri her gün oruç tuta¬cağını, bir diğeri de ibadetini kesintiye uğratmamak için evlenmeyeceğini söy¬lemişti. Resûl-i Ekrem onlara Allah'tan en çok korkan ve O'na en üstün saygıyı besleyenin kendisi olduğunu, bununla be¬raber bazan oruç tutup bazan tutmadı¬ğını, hem namaz kıldığını hem uyuduğu¬nu, kadınlarla da evlendiğini söyleyerek verdikleri kararın yanlış olduğunu bildir¬mişti.[262] Genç sahâbî Abdullah b. Amr b. Âs'ı eşini bile ihmal edecek derecede ibadete düşkünlüğün¬den dolayı uyarmış, ona vücudunun, gö¬zünün, ailesinin ve misafirlerinin de ken¬disi üzerinde hakkı olduğunu hatırlata¬rak bazan oruç tutup bazan tutmaması¬nı, bazan namaz kılıp bazan uyumasını tavsiye etmişti.[263]
E) Eşleri ve Çocukları.
Resül-İ Ekrem'in ikisi câriye (Mâriye ve Reyhâne) olmak üzere değişik zamanlarda on iki hanımı oldu. Hatice. Zeyneb ve Reyhâne kendi¬sinden önce vefat etti. Hz. Hatice, Resû-lullah'ın ilk eşi ve İbrahim dışındaki bü¬tün çocuklarının annesidir. Resûlullah'a ilk inanan kadın olması ve İslâmiyet uğ¬runda bütün servetini ortaya koyarak Al¬lah'ın elçisini desteklemesi onun en Ön¬de gelen özellikleridir. Hatice'nin vefatın¬dan sonra Hz. Peygamber ilk müslümanlardan beş çocuk annesi Şevde bint Zern'a ile evlendi ve üç yıl boyunca sadece onun¬la evli kaldı. Şevde Resûl-i Ekrem'den beş hadis rivayet etmiştir. Resûlullah'ın ba¬kire olarak aldığı tek eşi hicretin 2. yı¬lında evlendiği Hz. Aişe'dir. Âişe, ensâb ilmini ve Arap edebiyatını iyi bilen Hz. Ebû Bekir'in kızı olarak ilim ve kültür at¬mosferinde yetişti, müminlerin anneleri sayılan Peygamber eşleri arasında onun Özel hayatının bilinmesine en büyük kat¬kıyı sağladı ve en çok hadis rivayet eden yedi sahâbî arasında yer aldı. Resûl-i Ek¬rem, hicretin 3. yılında (625) Hz. Ömer'in yirmi yaşında dul kalan kızı Hafsa ile ev¬lendi. Hafsa Resûl-i Ekrem'den altmış ha¬dis rivayet etmiştir. Hz. Peygamber aynı yıl Zeyneb bint Huzeyme ile evlendi. Üç (veya sekiz) ay sonra vefat eden Zeyneb hadis rivayet etmemiştir. Ertesi yıl Habe¬şistan muhacirlerinden yaşlıca bir hanım olan Ümmü Seleme'yi nikahladı. İlim ba-kımından Hz. Âişe'den sonra gelen ve ha¬nımlarından en son vefat eden Ümmü Se¬leme 378 hadis rivayet etmiştir. Resûl-i Ekrem, hicretin 5. yılında (627) yapılan Benî Mustalik Gazvesi'nde esir düşen ve savaşta kocası ölen Cüveyriye bint Hâris'in fidyesini ödedikten sonra ona evlenme teklif etti ve kabilelerine mensup bir ha¬nımın Resûlullah ile evlenmesi onların İs¬lâmiyet'i benimsemesini sağladı. Cüvey¬riye yedi hadis rivayet etmiştir. Hz. Pey¬gamber aynı yıl, kocası Zeyd b. Hârise1-den boşanan halasının kızı Zeyneb bint Cahş ile, "Onu sana nikahladık" âyetinin [264] işaretiyle evlendi. Zey¬neb yirmi hadis rivayet etmiştir. Resûl-İ Ekrem'in, Benî Kureyza Gazvesi'nde [265] esir alınanlar ara¬sında bulunan Reyhâne bintŞem'ûn'u câriye edindiği rivayeti yanında kendisini azat edip nikahladığı da kaydedilmekte¬dir. Hicretin 7. yılında (628), ilk müslü-manlardan olup kocasıyla birlikte Habe¬şistan'a hicret eden, kocası orada hıristi-yan olunca gurbet elde kalan, Kureyş ka¬bilesinin reisi Ebû Süfyân'ın kızı Ümmü Habîbe ile evlendi. O da Hz. Peygamber1-den altmış beş hadis rivayet etmiştir. Re-sûl-i Ekrem, daha sonra Hayber Gazve-si'nde esir alınan ve ikinci eşi bu savaşta ölen Safıyye bint Huyeyy'i nikâhı aitına al¬dı. Safiyye on hadis rivayet etmiştir. Aynı yıl, başından iki evlilik geçen Meymûne bint Haris ile evlendi. Meymûne yetmiş altı hadis rivayet etmiştir. Resûlullah ve¬fat ettiğinde geride dokuz eşi kalmıştır [266] Onun nişanlanıp nikâh kıymaktan vazgeçtiği ve nikahladığı hal¬de bazı sebeplerle beraber olamadığı ba¬zı hanımlarla ilgili rivayetler de nakledilmektedir.[267]
Hayatının yaklaşık son on yılına kadar tek evli olarak yaşayan Hz. Peygamber'in bundan sonraki evliliklerinin her biri özel sebeplere dayanmaktadır. Bunları başlı¬ca dört noktada toplamak mümkündür.
1. Dine son derece bağlı bazı müslüman hanımları kocaları ölüp dul kalmaları üze¬rine himaye etmek.
2. Araplar arasında evlilik konusunda yerleşmiş yanlış bazı âdetleri fiilî örnekle değiştirmek.
3. Bir kabileden veya aileden kız alarak bu yolla İslâm toplumunun kaynaşıp bütünleşme¬sini sağlamak.
4. Kadınları ilgilendiren ba¬zı özel bilgileri hanımları vasıtasıyla diğer. Hz. Peygamber'in dördü erkek, dördü kız olmak üzere sekiz çocuğu olmuş, oğul¬larının sayısının üç olduğu da söylenmiş¬tir. Peygamberlikten önce doğan ve ken¬disinin Ebü'l-Kâsım künyesiyle anılması¬na sebep olan ilk oğlu ve ilk ölen çocuğu Kâsım'ın ne kadar yaşadığı konusunda ihtilâf vardır.[268] Onun ar¬dından sırasıyla Zeyneb, Rukıyye, Ümmü Külsûm ve Fâtıma doğdu. Oğulları Tay-yib ile Tâhir peygamberlikten önce vefat etti. Tayyib ile Tâhir'in iki ayrı çocuk de¬ğil Abdullah adlı bir oğlunun lakapları ol¬duğu da rivayet edilmiştir.[269] Cariyesi Mâriye'den 8. yılda (630] doğan oğlu İbrahim on sekiz ay ya¬şadıktan sonra öldü. Resûl-i Ekrem'in so¬yu, kendisinden altı ay kadar sonra vefat eden küçük kızı Fâtıma'dan olma torunlarıyla devam etmiştir.
F) Hitabet ve Fesahati.
İnsanları irşad etmek üzere ilâhî vahyin tercümanı ola¬rak gönderilen bir peygamberin içinden çıktığı toplumun dilini iyi bilmesi, güzel ve etkili konuşma yeteneğine sahip bu¬lunması (fesahat ve belagat) peygamber¬liğin özelliklerinden sayılır. Nübüvvetle görevlendirilen ve Firavun'a tebliğde bu¬lunması emredilen Hz. Musa'nın. "Sözle¬rimi iyi anlamaları için dilimdeki tutuklu¬ğu çöz" şeklindeki duası da [270] buna işaret eder. Peygamberlerin, hitap ettikleri toplumun önemsediği ilim ve sanatlarla desteklenmesi de etkili sa¬yılmalarının bir gereği kabul edilmiştir. Nitekim büyünün revaçta olduğu bir top¬luma gönderilen Hz. Musa'ya "asâ" ve "yed-i beyzâ" mucizeleri, tıbba önem ve¬rilen bir dönemde görevlendirilen îsâ'ya tıpla ilgili mucizeler verilmiştir. Hz. Muhammed'in tebliğine ilk muhatap olan Arap toplumu şiir ve hitabette, belagat ve fesahatte altın çağını yaşıyordu. Yılın belli mevsimlerinde kurulan panayırlar¬da şiir ve hitabet yarışmaları düzenleni¬yor, birinci gelen metinler ödüllendirile¬rek en kutsal mekân kabul edilen Kabe'¬nin duvarına asılıyordu. Şairler ve hatip¬ler toplumda kabile reislerinin arkasından yüksek bir mevkiye sahipti. Bu sebeple Hz. Muhammed'in böyle bir topluma peygamber olarak gönderilmesi, Arap dilini mükemmel kullanmasını ve etkili hita¬bet yeteneğine sahip bulunmasını gerek¬tiriyordu. Bazı âyet ve hadisler, Resûl-i Ekrem'in üstün hitabet yeteneğinin ona Allah tarafından verildiğine işaret etmek¬tedir. Necm sûresinde (53/3-6) Peygam-ber'in kendi arzusuna göre konuşmadı¬ğı, bütün tebliğlerinin ilâhî vahye dayan¬dığı, bu konuda kendisini Cebrail'in eğit¬tiği belirtilir. İslâm âlimlerinin örfünde Kur'an'a namazda okunduğu için "vahy-i metlüv", hadislere de "vahy-i gayr-i met-lüv" denilmiştir. Resûlullah'ın sözlerinin edebî niteliği hakkında, "lafız azlığı ile anlatım güzelliğini, mehabetle halâveti, harf sayısı azlığı ile anlam zenginliğini bir¬leştirmiş, nâdir kullanılan kelimelerle so¬kak tabirlerinden ve yapmacıklıktan arın¬mış tabii bir kelâm" değerlendirmesi ya-pılmıştır.[271] Hz. Peygamber hitabetinin mükemmel olmasına karşılık şiirle ilgilenmemiştir. Tebliğ görevi sıra¬sında okuduğu âyetlerin edebî üstünlü¬ğünden etkilenen müşriklerin onun bir şair olabileceğini söylemeleri üzerine Kur'ân-ı Kerîm bu iddiayı reddetmiş [272] kendisine şiirin öğretil-mediği ve esasen bunun gerekli olmadı¬ğı ifade edilmiştir.[273]
Resûl-i Ekrem'in Arapça'nın farklı leh¬çelerini de anladığı, zaman zaman bu leh¬çelerle sorulan sorulara cevap verdiği bi¬linmektedir. Genellikle onun örnek ahla¬kıyla ilişkilendirilen "Beni rabbim terbiye etti ve terbiyemi güzel yaptı" mealindeki hadis [274] Hz. Peygamber'in Arapça'nın çeşitli lehçelerine dair bilgisine sahabenin hay¬ret etmeleri üzerine buna cevap bağla¬mında söylendiğinden, ayrıca "dili düz¬gün ve güzel konuşma âdabının öğretilmesi" anlamına da gelen "te'dîb" kelime¬sinin kullanılmasından dolayı Resûlullah'ın Arapça'yı mükemmel bir şekilde konuş-masının ilâhî bir eğitimden kaynaklandı¬ğını vurgulamış olması bağlama daha uy¬gun görünmektedir.
Nübüvvetle görevlendirilince kendisine özdeyişler ve nihaî gerçekleri ifade etme yeteneği [275] verildiğini belirtmesi [276] üstün hitabetin onun nübüvvetinin bir gereği olduğunu göstermektedir. Bil¬hassa "cevâmiu'l-kelim" türü hadisler-deki güzelliğin ve tesirin temel sebebi az sözle zengin mâna ifade etmektir. Uzun hadislerde de cümleler i'câz vasfını taşı¬makta olup gereksiz kelime ve ifadeler¬den arındırılmıştır. İslâmî hayatı kısaca özetleyen, "İnandım de, sonra dürüst¬lükten ayrılma [277] "Utanmıyorsan dile¬diğini yapabilirsin [278]"Anlatımın öylesi vardır ki büyü tesiri¬ne sahiptir [279] mealindeki hadisler bu ko¬nudaki örneklerden bazılarıdır. Cevâmiu'l-kelim türü hadislerin birçoğu kısa, özlü ve çarpıcı sözler olduğundan müslüman-lar arasında yayılarak mesel halini almış¬tır. Bunlar literatürde "emsâlü'l-hadîs" adı verilen hadislerin ikinci grubunu oluş¬turur. Abdullah b. Amr b. Âs'ın Resûlul-lah'tan öğrenip ezberlediğini söylediği 1000 kadar meselin [280] ço¬ğunu bu tür hadisler teşkil eder. Allah Te-âlâ'nın Peygamber'i vasıtasıyla gönderdi¬ği ilim ve hidayeti toprağa düşen bol yağ¬murla, bundan yararlanan ve yararlan¬mayan insanları da verimli ve killi, kaygan toprakla temsil eden hadis de [281] hadis mesellerinin birinci grubuna ait en güzel Örneklerdendir.[282]
Hz. Peygamber, kendisi Arap dilini gü¬zel konuştuğu gibi ashabını da düzgün konuşmaya teşvik eder, ifade hatalarını düzeltir, insanın güzelliğinin di! ve ifade¬sinde olduğunu söylerdi. Doğru bulmadı¬ğı kelimeleri ve özel isimleri değiştirdiği gibi bazı kelimelerin anlamını da değiş-tirmiştir.[283] Birçok tabiri Arapça'ya ilk kazandıran odur.[284] Resûl-i Ekrem hitap ettiği kişilerin akıl ve kültür düzeyine uygun ifade¬ler kullanır, ashabının da böyle yapmasını isterdi. Genellikle az ve Öz konuşur, bunu dinleyicilerin istekli olduğu zamanlarda ve namaz gibi ibadetlerden önce veya sonrayapardı.[285] Gerek¬siz veya abartılı konuşmaları, kâhin seci¬leri gibi yapmacık sözleri eleştirirdi.[286] Ayrıca mânayı boğan, anlatılmak isteneni muğlak hale getiren, kafiye ve seci adına az bilinen kelimeleri kullanan, içi boş ke¬limelerle insanları etkilemeye çalışan kâ¬hinleri tenkit etmiştir.[287] Böylece Resûlullah, nesri sanat simgesi kabul edi-legelen secinin tekellüfünden kurtarmak, seciyi tabii sınırlarına çekmek suretiyle Arap edebiyatında önemli bir değişiklik yapmıştır. Söz sanatının temel özellikle¬rinden biri de hatibin edebî zevke, has¬sas bir kulağa sahip oluşunun belirtisi sa¬yılan üslûptaki âhenktir. Ahenk kelime, cümle veya kelâmda olabilir. Hz. Peygam¬ber'in hadislerinde bu türden birçok ör¬nek bulunmaktadır.
Samimi bir eda ile konuşan Resûl-i Ek¬rem harfleri ve kelimeleri tane tane ve sükûnetle telaffuz eder,[288] bazan anlaşılmadığını farkettiği veya öne¬mini vurgulamak istediği yerleri üç defa tekrarlar [289] duruma ve ihtiyaca elverişli kelimeleri özenle seçerdi. Eleştirilerinde belli kişileri hedef almadan genel ifade¬ler kullanırdı. Konuşmalarını sevgi, şefkat ve merhamet dolu bir gönül [290] sevecen ve mütebessim bir çehre ile yapardı. Ses tonunu dinleyicilerin du¬rumuna göre ayarlar ve konuşmasını ha¬reketleriyle etkileyici hale getirirdi.[291]
Hitabelerde soru-cevap tarzının ilk de¬fa Hz. Peygamber tarafından uygulandığı kaydedilmektedir. Önemli ya da anlaşıl¬ması zor meselelerde konuşmalarına so¬ru sorarak başlardı; bu aynı zamanda di¬yaloga zemin hazırlayan bir yöntemdi. Rivayete göre Resûl-i Ekrem bir gün, "Müflis kimdir, bilir misiniz?" diye sor¬muş, ashap, "Bize göre müflis parası ve malı tükenen kimsedir" şeklinde cevap vermiş, bunun üzerine Resûlullah şöyle demiştir: "Ümmetimin müflisi kıyamet gününde namazı, orucu ve zekâtı İle ge¬len, fakat buna sövmüş, şuna iftira et¬miş, onun malını yemiş, Öbürünün kanım dökmüş, diğerini dövmüş olan kimse¬dir. Sonunda sevaplarından şuna buna dağıtılır. Eğer sevapları borcunu ödeme¬den tükenirse alacaklılarının günahların¬dan alınıp ona yüklenir ve neticede ateşe atılır.[292] Onun sözlerinde çeşitli diya¬log şekilleri görülmektedir. İlk anda ga-ripsenebilecek bir fikir ortaya atarak sö¬ze başlamasının örneklerinden biri şu¬dur: "Zalim de olsa mazlum da olsa kar¬deşine yardım et!" Birinin, "Yâ Resûlel-lah, mazlum olduğunda ona yardım ede¬yim, ancak zalim ise nasıl yardım edebi¬lirim?" demesi üzerine şu cevabı vermiş¬tir: "Zulmetmesini engellersin, bu da ona bir yardım sayılır".[293]
Resûlullah'ın Necran'dan gelen bir he¬yetle Hz. îsâ hakkında yaptığı tartışma gibi bazı konuşmaları münazara şeklin¬de olmuştur.[294] Hitabe¬lerini zaman zaman âyet, Arap şairlerinin beyitleri, temsil ve edebî sanatlarla süs¬lemiştir [295] Hakka davet, iyiye teşvik, kötülüğü en¬gelleme, hidayet, ilim, tövbe, sevgi, şef¬kat ve toplumsal sorumluluk bilinci gibi soyut kavramlar Hz. Peygamber'in hadis-lerinde temsilî teşbih formunda işlen¬miştir.
Şiiri besleyen kaynak ve güzelliğini sağ¬layan unsur hayaldir. Şiir vasfından uzak bulunan hadislerin üslûbunda ise ger¬çekçilik, kapsayıcılık ve incelik hâkimdir. Bununla birlikte hadisler teşbih, temsil ve tasvirle ilişkili bulunan hususlarda ha¬yale de yer verir; bu tür hadislerde insan, hayvan ve ayrıca soyut değerlerle ilgili so¬mut tasvirler bulunur. Tasvirin en önemli aracı teşbih ve temsildir. Aşağıdaki hadis buna örnek teşkil eder: "Cimri ile cömer¬din hali şu iki adamın durumuna benzer: İkisinin de üzerinde göğüslerinden köprü¬cük kemiklerine kadar uzanan çelik zırh vardır. Cömert olan kişi her sadaka veri¬şinde zırhı genişleyerek vücudunu kaplar, parmaklarını örter, hatta yerde sürünen zırh ayak izlerini siler. Cimri de sadaka vermeye niyetlendikçe zırhının halkaları bedenini sıkar, adam bunları genişletme¬ye çalışsa da halkalar genişlemez.[296] Hadislerdeki temsilî teşbih¬lerin birçoğunda soyut değerler hikâye, anekdot ve kıssalarla temsil edilerek an¬latım daha canlı hale getirilir. Allah'ın, kulunun tövbesi karşısında duyduğu se¬vinç şu şekilde tasvir edilmektedir: "Al¬lah, kendisine dönüş yapan kulunun tövbesine içinizden birinizin en üst düzeyde¬ki sevincinden daha çok sevinir. Bir kişi çölde giderken üzerinde yiyecek ve içece-ği bulunan bineği elinden kurtulup kaçar. Fakat ümidini keserek bir ağacın gölge¬sinde yattığı sırada birden onu baş ucun¬da dikilmiş bulur. Hemen yularından ya¬pışır ve aşırı sevincinden dolayı yanıla-rak, 'Allahım! Sen benim kulumsun, ben de senin rabbinim' der.[297]
Hz. Peygamber'in kısa teşbihleri de öz¬gün olup daha önce hiçbir Arap şairi ve hatibi tarafından dile getirilmemiştir: "Mümin müminin aynasıdır"; "İnsanlar tarağın dişleri gibi eşittir"; "Hayra vesile olan onu yapan gibidir." Resûlullah'ın ba¬zı benzetmeleri Kur'an'dan mülhem olup oradaki teşbihlerin tefsiri konumunda¬dır: "Sevgi, şefkat ve merhametle kay¬naşma ve dayanışmada müminlerin du¬rumu taşları birbirine kenetlenip kaynaşmış olan bir bina gibidir" ternsiü Saf süre-sindeki âyetten (61/4) mülhemdir.[298] Hadislerde, Kur'an'da olduğu gibi cinsel meselelerin edep ve nezahet dahilinde anlatımında kullanılan kinaye üslubuyla irad edilmiş tasvir ör¬nekleri de mevcuttur: "Bir Kadının peçe¬sini açan erkeğe onun mehrini ödemesi vacip olur" mealindeki hadiste [299] cinsel ilişki peçe açma kinayesiyle anlatılmıştır. Bir saha-bi hakkında söylediği, "Sopayı omuzun-dan bırakmaz" sözünde [300] sıkça yolculuk yapmanın veya daha kuvvetli rivayete göre çok dayak atmanın [301] kina¬ye üslûbu ile anlatımıdır.
Resûl-i Ekrem dinleyicilerini bıktırm-maya âzami özen gösterir, ashabından da aynı şekilde davranmalarını İsterdi. Bu sebeple konuşma ve hutbelerinin çoğu kısa ve özlü cümlelerden teşekkül eder¬di. Onun bir kısım konuşmaları bazı âyet¬lerle kısa sûreleri okumaktan ibaretti; özellikle bayram ve cuma hutbelerinde bazan sadece Kâf ve Kamer sûrelerini okurdu.[302]

Hitabelerde yüksekçe bir yere çıkma, konuşma esnasında elde asâ, yay ve kılıç bulundurma gibi âdetler Câhiliye döne¬minden kalmıştır. Hz. Peygamber, Mek¬ke'de Safa tepesindeki ilk konuşmasını bir kayanın üstünde yapmış, Medine dö¬neminin ilk yıllarında hitabelerini Mes-cid-i Nebevfde bir hurma kütüğü, daha sonra üç basamaklı bir minber üzerinde irad etmiştir.[303] Medi¬ne dışındaki konuşmalarını ise uygun bir yüksekliğe, deve üzerine [304] Kabe'nin basamaklarına çıkarak [305] savaş esnasın¬daki cuma hutbelerinde elinde yay [306] barış zamanlarında da asâ [307] tutarak icra ederdi.
Hz. Peygamber'in hitabeleri, Câhiliye dönemindeki benzer konuşmalardan muhteva bakımından olduğu gibi şekil bakımından da farklıdır. Câhiliye hitabe¬lerinde başlangıç ve sonuç kısımları bu-lunmazken onun hutbeleri Allah'a hamd ve sena ile başlar, selâm, istiğfar veya ko¬nuya uygun bir dua ile sona ererdi.[308] Câhiliye hatiplerinin savaş konuşmalarında intikam ve savaşa teşvik teması hâkimken Resûlullah'ın hi¬tabelerinde tevhidi yayma ve sevaba nail olma teması vurgulanmıştır. Câhiüye dev¬ri taziye konuşmalarında dünyanın gad¬darlığı, verdiğini geri aldığı, göçenin geri dönmeyeceği gibi konular İşlenirken Hz. Peygamber'in bu tür konuşmalarında öiümün fâni hayattan baki hayata geçişi sağlayan bir ümit kapısı olduğu belirtil¬miştir.[309]
Resûl-i Ekrem'in insanları dine davet esnasında muhataplarını etkileyip ikna etmek için başvurduğu en önemli yön¬tem hitabetti. Nübüvvetin ilk yıllarında, "En yakın akrabanı uyar!" mealindeki âyet [310] gelince Safa tepesinde yaptığı İslâm'a çağrı konuşması İslâm hi¬tabetinin bilinen ilk örneğidir Onun Mekke dönemindeki konuşma¬larında yalnız İslâm'a davet teması yer alırken Medine devrinde ibadetleri yeri¬ne getirme çağrısından başka fetih, sa¬vaş, barış, iç ve dış siyaset, ahlâk vb. ko¬nularda çok sayıda hutbe irad etmiştir.[311] İnsan hayatının her alanıy¬la ilgili hitabeleri bulunan Hz. Peygam¬ber'in içtimaî hutbelerinde insanların eşitliği, kardeşliği, bâtıl inanç ve hurafe¬lerden kurtulma, topiumun ıslahı, aile sorunları, eşlerin hak ve sorumluluklar!, eğitim öğretim meseleleri, yoksulluk, sa¬daka, zekât ve sosyal dayanışma, dargın¬ları barıştırma gibi konular ele alınmış¬tır. Vaaz ve nasihatlerinde mükâfat ve ce¬zaları hatırlatma, iyiliği emretme, kötü-lükten sakındırma, yalnız dünyaya bağ¬lanıp âhireti unutmama, takva, dua ve tövbe, doğruluğa teşvik, ölüm, haşir ve hesap gibi meseleler işlenmiştir. Veda haccı esnasında büyük bir kalabalığa hi¬taben yaptığı konuşma Allah'a iman. İn¬san haklarına saygı, Özellikle kadın haklannın gözetilmesi, dinî bağların güçlendi¬rilerek din kardeşliğinin korunması, Kur-'an'a ve Sünnet'e sarılmanın önemi gibi temel konulan içermektedir.[312]
Hz. Peygamberin yalnız Medine'de irad ettiği cuma hutbeleri 500 civarındadır. Bunlara sabah namazlarından sonra yap¬tığı sohbet konuşmaları da eklenirse hut¬be ve hitabe sayısı 1000'i geçer [313] Hadis, siyer, megâzî,tarih, edebi¬yat ve muhâdarât kitaplarında dağınık halde bulunan hutbe ve hitabelerini der¬leyen başlıca eserler şunlardır: Ali b. Mu-hammed el-Medâinî, Hutabü'n-nebî [314] Abdülazîz b. Yahya el-Celûdî, Hutabü'n-nebî [315] Muhammed b. Ca'fer el-İsfahânî, Hutabü'n-nebî; Ca'fer b. Mu¬hammed el-Müstağfirî, Hutabü'n-nebî [316] M. Ali Ekrem el-Arvî, el-Hutabü'l~Muştafaviyye [317] Halîl el-Hatîb. İthâfü'1-enâm bi-hutabi Resûli'l-İslâm [318] ve Hutabü'l-Muştafâ [319] Nasr b. Hızır el-Erbîlî, Hutbetü'I-vedâ[320] Ömer el-Kutaytî, Hutabü'r-Resul [321] Ahmed Zekî Safvet, Cemheretü hutabi'l-'Arab [322] Abdülhamîd Şâkir, Huta-bü'r-Resûl [323] Ahmet Lütfi Kazancı. Peygamber Efendimizin Hitabeti [324] M. Şefik Arvâ-sî'nin,Hutab-ıNebeviyye [325] adlı eseri, Musul hâkimi Ubeydullah b. Ved'ân'ın derlediği Hz. Peygamber'e ait kırk hutbenin tercümesini kapsar.[326]
G) Siyasî ve Askerî Kişiliği.
Resûluilah'ın peygamberlik misyonu, ferdî ve manevî hayat kadar maddî ve içtimaî ha¬yatın da mükemmellik ölçüsünü ortaya koymayı ve her iki alanda İnsanlara kıla¬vuzluk yapmayı kapsamaktadır. Müslü¬manlar bu inanca sahip olmakla birlikte Kur'an ve Sünnet'in ilkeleri ışığında ma¬nevî olgunluğu, erdemli bir ferdî hayat kadar düzenli ve huzurlu bir sosyal hayat için de ulaşılması gereken bir amaç ola¬rak gördüklerinden teorik plandaki ilgi¬leri daha çok onun ferdî ve manevî haya¬ta kılavuzluğu üzerinde yoğunlaşmış ve sîretiyle ilgili literatür de bu yönde geliş-miştir. Batı dünyasında ise din ile hayatın maddî alanlarını birbirinden ayıran yay¬gın telakki çerçevesinde peygamberliğin yalnızca ferdî ve manevî hayata kılavuzluk şeklinde kabul edilmesi. Resûl-i Ekrem'in sosyal misyonu ve tarihî rolünün kavran¬masında karşılaşılan ciddi zorlukların ba-şında gelmekte ve dolayısıyla Resûlullah sosyal ve siyasal hayata fazlaca yönelmiş görülmektedir. Bir diğer problem de Ba-tf n:n yüzyıllar boyunca karşı karşıya kal¬dığı ve savaştığı rakip bir uygarlığın kuru¬cusu olarak Hz. Peygamber hakkında Or¬taçağ boyunca teşekkül eden Ön yargılar-dan ve menfi tasavvurdan hâlâ kurtula¬mamış olmasıdır.
Resûl-i Ekrem'in olağan üstü başarısı iki farklı bakış açısına göre izah edilmeye çalışılmıştır. Birincisi, Allah tarafından peygamber olarak seçildiği ve dolayısıyla başarısının ilâhî kaynaklı olduğu, ikincisi başarısının tarihî ve diğer tecrübî sebep¬lere dayandığı, özellikle dikkat çekici lider-lik vasıflarının ve karizmatik şahsiyetinin bu konuda etkisinin bulunduğu şeklinde¬dir. İlki genelde din âlimleriyle diğer ina¬nanların, ikincisi Batılı araştırmacılarla tarihçilerin takip ettiği yoldur. Onun Kur-'an'da vurgulanan örnek kişiliğiyle ta¬rihî kişiliğini yansıtan bu iki yönü bir¬biriyle çelişmeyip her biri kendi araş¬tırma yolunu ve analiz yöntemini İzle¬yen iki ayrı sorgulamayı gerektirir. Al¬lah'ın elçisine yardım ve desteği bir mü¬min için açık ve tartışılmaz olmakla bir¬likte Resûluliah'ın başarısını izahta sahip bulunduğu üstün vasıfları gözardı etmek, onun bir insan olarak büyüklüğünü sade¬ce ilâhî mesajı nakleden önemsiz bir va¬sıta seviyesine düşürme tehlikesini taşır Bu durumda getirdiği mesajı bizzat anlayıp yaşayarak insanlara gösterme ve toplumu dönüştürme mis¬yonunu, sosyal hayattaki kılavuzluk rolü¬nü kavramada da zorlukla karşılaşılır.
Hz. Peygamber çeşitli âyetlerde belir¬tildiği üzere diğer insanlar gibi bir insan¬dır.[327] Fakat insanlara örnek olduğuna [328] yüksek bir ahlâk üzere bu¬lunduğuna [329] Allah'ın lütuf ve esirgemesine nail olduğuna, kendisine hikmet bahsedildiğine[330] ilim verildiğine [331] ka¬ba ve kat: yürekli olmadığına [332] insanlardan korunduğuna [333] ilâhî yardımla desteklendiğine [334] ilâhî gözetim ve koruma altında bu¬lunduğuna [335] hidayete, dos¬doğru yola erdirildiğine [336] hak ile gön¬derildiğine [337] kendisine huzur ve gü¬ven duygusu verildiğine [338] göğsünün açılıp genişletildiğine [339] Allah'ın ve meleklerin ona salât okuduğuna [340] müminlere karşı çok şefkatli ve merhametli olduğuna [341] dair âyetler yanında hadis ve siyer kay¬naklarında da belirtildiği gibi diğer insan¬lardan farklı bir kişilik ve birikime sahip bulunduğu, üstün vasıflarla donatıldığı, başarısının temelinde vahyin bulunduğu ve toplumu bunun kılavuzluğunda yö¬nettiği şüphesizdir. Bu çerçevede güçlü ve sağlıklı bir vücut yapısı, derin bir sezgi, anlayış ve kavrayış kabiliyeti, sağlam bir hafıza, etkili hitabet, ihlâs, sabır, cesaret, hilim, cömertlik, haya, iyi geçim, şefkat ve merhamet, vefa, tevazu, adalet, ema¬net, iffet, doğruluk gibi üstün niteliklere sahipti.
Resûlullah'ın bu vasıflarıyla birlikte herhangi bir insan gibi yaşadığına ve ta¬biat üstü özelliği bulunmayan bir şahsi¬yet gibi diğerlerince izlenebilecek örnek bir hayat sürdüğüne işaret etmek gere¬kir. Aksi takdirde onun yaşayış biçimi in¬sanlık için mükemmel bir örnek teşkil edemezdi.[342] Ka¬rakteri, ahlâkı, arzu ve eğilimleri farklı olan insanlara bir rehber olarak gönde¬rildiğinden bunların bütün ihtiyaçlarını giderecek bir ruhî ve fikrî olgunlukla do¬natılmıştı. Takip ettiği siyaset de fert ve toplumları kapsayan, bütün eğilimleriyle insan tabiatını göz önünde bulunduran bir genişlik ve derinlik taşıyordu. Resûl-i Ekrem'in, insanlık tarihinde siyasî, huku¬kî, ekonomik ve sosyal alanlarda ortaya koyduğu değerleri bilfiil uygulamayı ba¬şardığı bilinen tek peygamber ve lider ol¬ması da bu kılavuzluk ve Önderlik misyo¬nunun bir gereğidir.
İlk dönemlerden itibaren müslüman müellifler Resûlullah'ın başarısını onun peygamberlik misyonuyla, Allah'ın yardı¬mına mazhar olmasıyla izaha çalışırken Batılı araştırmacılar genellikle şahsî ka¬biliyet ve becerilerini öne çıkarmışlardır. Meselâ W. Montgomery Watt'a göre onun yaşadığı bölgedeki siyasal, sosyal, ekono¬mik ve dinî şartlar başarısını kolaylaştır¬mada etkili olsa da sahip bulunduğu üs¬tün vasıflar olmasaydı bu sonucu elde edemezdi. Bu vasıfların başında manevî keşif istidadı -müslümanlara göre vahiy, devrin sosyal rahatsızlığının asıl sebeple¬rini keşfe imkân veren sezgi gücü (fera¬set) gelir. İkinci vasfı, bir devlet adamı sı¬fatıyla izlediği siyasî strateji ve sosyal reformlarındaki bilgeliği, üçüncüsü de bir yönetici olarak sahip bulunduğu dirayet ve maharetle idarî işleri havale ettiği in¬sanları seçmedeki isabetidir. Eğer onun bu yetenekleri ve bunların ötesinde Al¬lah'a güveni olmasaydı insanlık tarihinin önemli bir bölümü hiçbir zaman yazılma¬mış olacaktı.[343] Diğer bazı araştırmacılar da Resûl-i Ek¬rem'in hayatındaki güçlü faktörün ve ola¬ğan üstü başarısının temel anahtarının Allah'ın hitabına mazhar bulunduğuna dair sarsılmaz inancı olduğuna, böyle bir kanaatin diğer insanları da derin bir şekil¬de etkilediğine, ilâhî iradenin icracısı sıfa¬tıyla ortaya çıkışındaki kesinliğin kendisi¬ni, söz ve emirlerine nihaî olarak boyun eğmeyi sağlayan bir otorite sahibi kıldığı¬na dikkat çekerler.[344]
Hz. Peygamber'in görevi sadece ken¬disine verilen vahyi tebliğden ibaret de¬ğildi. Bunun yanında insanları tebliğ et¬tiği dine çağırmak, dinin ilke ve esasları¬nı açıklayarak bizzat yaşamak [345] gönderildiği toplumu bu doğrultuda yö¬netip yönlendirmek [346] ve ye¬ni bir toplum modeli oluşturmak da onun görevleri arasındadır [347] Zi¬ra peygamberliğin amacı sadece belli ilke ve esasları insanlara bildirmek değil ferdî ve içtimaî planda bir dönüşümü de sağ¬lamaktır. Bu sebeple Resûlullah'ın bizzat dini yaşayarak insanlara göstermesi ge¬rekiyordu.[348] Müminler de ona uyup [349] emir ve yasaklarına boyun eğme sorumluluğunu taşıdıkları gibi [350] örnek davranışları¬na tâbi olmak [351] ve onu örnek almakla [352] emrolunmuştur.[353]
Âlimler, Hz. Peygamber'in bir söz veya fiilinden hüküm çıkarırken onu hangi sıfatla söylediğine veya işlediğine dikkat edilmesi gerektiğini belirterek onun hem ferdî ve mânevi hem içtimaî hayattaki kılavuzluk vasıflarına atıfta bulunurlar. Karâfî, Resûl-i Ekrem'in tasarruflarının bir kısmının müftülük, bir kısmının kadı¬lık ve bir kısmının imamet (devlet başkan¬lığı) niteliğine dayandığını, bir kısmında bu niteliklerin birleştiğini, çoğunda ise ri-sâlet vasfının daha baskın olduğunu be¬lirtir. Buna göre Hz. Peygamber'in tebliğ yoluyla gerçekleşen söz ve fiilleri genel hüküm ifade edip her müslümanı bağlarken devlet başkanı sıfatıyla yaptığı tasar¬ruflar devlet başkanının iznine, hâkim olarak verdiği kararlar da hâkim kararma bağlı şekilde uygulanabilir.[354] Peygamberlik görevi (teb¬liğ, risâlet, davet, beyan, tâlim, tezkiye) yanın¬da devlet başkanlığı, kumandanlık, kadı¬lık gibi işleri de uhdesinde bulunduran Resûl-i Ekrem'in bu görevleri, peygam¬berlikten farklı olarak ebedî ve evrensel ilkelere dayanmakla birlikte mahallî ve tarihseldir, yani çağının şartlarına ve ihti¬yaçlarına uygun olmak, zaman ve mekân¬la sınırlı bulunmak gibi bir Özelliğe sahip¬tir. Resûlullah, bütün çağlar için sabit ve geçerli olma iddiası taşıyan katı bir yö¬netim yapısı ortaya koymamış, ashabına değişen şartlara göre dinamik bir yöne-tim kurmalarını sağlayacak bir rehber¬liğin ana hatlarını vermiştir.[355]
Hz. Peygamber bir insan, bir kul olmak¬la birlikte kendisine verilen misyon ve bu misyonun kazandırdığı manevî şahsiyet onu başkalarından ayırmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm bir taraftan Resûl-i Ekrem'in be¬şeri tabiatına vurgu yaparken bir taraf¬tan da onun diğer insanlar arasındaki özel statü ve otoritesini belirtir. Resûl-i Ek¬rem'in örnek bir İslâm toplumu kurması ancak etkili bir otorite sayesinde müm¬kün olabilirdi. Ümmetin lideri sıfatıyla onun müslümanlar üzerindeki otoritesi Kur'an'da "hükm" kavramı ile ifade edil¬miştir.[356] Bu âyetler, Re-sûlullah'a itaatin somut ifadesini onu hâ¬kim kabul edip verdiği hükmü tartışma¬sız benimsemek şeklinde ortaya koyar. Allah'a itaat Peygamber'e itaatin temeli olurken Peygamber'e itaat de Allah'a ita¬atin tek görünür kanıtıdır.[357] Onun peygamberlik görevi tamamen fikrî ve ruhî nasihatle sınırlı olmayıp bir İslâm toplumu (ümmet) kurma amacına bağlı olarak sosyal, politik ve askerî faaliyetleri de kapsadığından kendisine itaat sadece ibadet vb. alanlarda değil sosyal hayatta da söz konusudur.[358] Allah'ın kendisine itaatle beraber ona itaati de emretmesi ve eğer inanı-yoriarsa insanların anlaşmazlık konuları¬nı hükme bağlamak için Allah'a ve elçisi¬ne götürmelerini istemesi [359] onun otoritesini kabul etmenin İmanın bir gereği olduğunu ve bu iki itaatin esasta birbirine bağlı bulunduğunu gösterir. Da¬ha önceki peygamberlere Allah tarafın¬dan hikmet ve hükümranlık (mülk) bahsedildiğinin belirtilmesi [360] bunların onun için de söz konusu olduğunu ima etmek-tedir. Ancak Kur'an'da Hz. Peygamber için mülk yerine "hükm" kullanılmıştır.[361] Ahmed b. Han-bel'in naklettiği bir rivayete göre Allah Teâlâ, Resûlullah'ı hükümdar-peygamber ile kul -peygamber olma arasında serbest bırakmış, o da Cebrail'in Allah'a karşı te¬vazu göstermesi yolundaki tavsiyesi üze¬rine kul - peygamber olmayı tercih etmiş¬tir [362] Resûl-i Ekrem, huzu-runda bulunan birinin korkuyla titreme¬si üzerine, "Sakin ol, ben hükümdar de¬ğilim" demişti [363]Ebû Süfyân'ın, Mekke fethi sırasında İslâm ordusunun haşmeti karşısında Abbas'a. "Kardeşinin oğlunun mülkü büyümüş" demesi üzeri¬ne Abbas, bunun nübüvvet olduğunu söy-leyerek Resûlullah'ın liderliğinin peygam¬berlikten ayrı anılmasını hoş karşılama-mıştır.[364] Kur-'ân-ı Kerîm'de mülk kelimesinin Resûl-i Ekrem için kullanılmaması ve bu ifade¬nin gerek kendisi gerek amcası tarafın¬dan hoş karşılanmaması onun yöneticilik misyonunun farklılığına bir işaret olarak değerlendirilebileceği gibi kelimenin o dönemde taşıdığı olumsuz anlamı red şeklinde de anlaşılabilir. Nitekim melik ve halife kavramları arasındaki fark üzerine Hz. Ömer ile Selmân-ı Fârisî -veya bir baş¬ka sahâbî- arasında geçen bir konuşma o devirde hilâfetin hak ve hukuka bağlılık, hükümdarlığın ise keyfî yönetim şeklinde algılandığını göstermektedir.[365] Mâlikî âlimlerinden Ebû Abdullah Muhammed b. Muham-med el-Makkarîde Kur'ân-ı Kerîm'de da¬ha önceki ümmetlerden söz edilirken mülk teriminin kullanılmasına karşılık [366] müslümanlar için hilâfet kavramına yer verildiğini [367] belirterek mülkün babadan oğuia geçen yöneticilik olduğuna, hilâfetin ise seçime dayandı¬ğına, Muâviye İle birlikte hilâfetin de hü¬kümdarlığa dönüştüğüne dikkat çeker.[368] Bazı araştır¬macılar, Hz. Peygamber'in devlet başkanı olarak rolünü Batılı okuyucuların kavraya¬bilmesi amacıyla Hz. Mûsâ ve Dâvûd'un-kine benzetirse de [369] onların yöneticilik vasıflarının peygamberlikleri gibi kendi şahıslanyla sınırlı olduğu. Resûl-i Ekrem'in örnekli¬ğinin ise son peygamber olması sebebiy¬le kendisinden sonra ümmeti vasıtasıyla devam edeceği göz önüne alınırsa yöne¬tim tarzı bakımından Makkarî tarafın¬dan işaret edilen önemli fark dikkat çek¬mekte ve İslâm'da siyasî liderliğin -Hz. Peygamber'den sonra-ilâhî tayin veya babadan oğula geçme yoluyla değil top¬lumun ortak tercih ve onayı ile gerçekle¬şeceğini göstermektedir.
Batı dünyasında yeni ön yargılarla birle¬şerek kısmen varlığını sürdüren Hz. Pey¬gamberdin şahsına yönelik geleneksel olumsuz imaj çerçevesinde onun Mekke döneminde müsamahalı bir tebliğci iken Medine döneminde elde ettiği güçle siya¬sî bir şahsiyet haline geldiğine ve şiddete meylettiğine, asıl amacının da siyasî ol¬duğuna dair iddialar ileri sürülmüştür.[370] Resûl-i Ekrem'in, Batı'daki yaygın Hz. îsâ imajından farklı şekilde daha önceki bazı peygamberler gibi yeni bir sosyal düzen kurma misyo¬nunu da yüklenmiş olmasının kavrana-mamasından ve o günkü şartların taraf¬sız olarak değerlendirilememesinden kay¬naklanan bu iddialar diğer bazı araştır-macılar tarafından temelsiz bulunarak eleştirilmiştir. Rudi Paret tarihçilerin, Hz. Muhammed'i, kendi hükümranlığının bu dünyaya ait olmadığını söyleyen Hz. îsâ'-nın ortaya koyduğu modeli ve hıristiyan bakışını esas alarak değerlendirme hata¬sına düşmemeleri gerektiğini belirtir. Ona göre Medine döneminde Arap- İslâm üm¬metinin gerçekleşmesi sürecinde Resû-İullah asla kuvvet sâikiyle hareket etme¬miş, aksine, derin bir tevazu ile en büyük askerî ve siyasî başarılarını da Allah sayesinde elde ettiğini söylemiştir. Hareket tarzında hiçbir değişiklik olmamış, görev anlayışı eskisi gibi kalmıştır.[371] Diğer bazı müel¬lifler, Medine dönemindeki şartlar ve zaruretlerin Hz. Peygamber'in kuvvet kul¬lanmasını gerekli kıldığını [372] onun barışçı bir misyonu icra ederken kendi hemşehrile¬rinin haksızlığına mâruz kaldığı için ba¬ğımsız bir toplum kurmayı tercih ettiğini ve kendini savunma durumunda kaldığı¬nı belirtirler.[373] Birçok Ba¬tılı yazar da Hz. Muhammed'in peygam¬ber olma özelliğinin her zaman beşerî fa¬aliyetlerine baskın geldiğini, devlet adam¬lığı vasfının ikinci planda kaldığını söyle¬mekte, onu bu rolünden soyutlayarak sa¬dece başarılı bir devlet adamı olarak gös¬teren veya Mekke ve Medine dönemle¬rinde iki farklı şahsiyet portresi çizdiğini ileri süren bakış açısının yanlış olduğunu belirtmektedir.[374]
Yönetim. Mekke dönemi tecrübesiyle, gerek İslâm'ın evrensel boyutta tebliği gerekse müslümanların barış ve güven¬lik içinde yaşama imkânına kavuşması için siyasî hâkimiyetin büyük Önem taşıdı¬ğı açık bir şekilde ortaya çıkmıştı. Hicret öncesinde Akabe mevkiinde tamamen dinî etkenlerle Resûl-i Ekrem'e biat eden Medineli Evs ve Hazrec kabileleri men¬suplarının, merkezî otoriteden mahrum olan Medine'de düzen ve barışın sağlan¬ması için Hz. Peygamber'in hicretinden çok şey umdukları bilinmektedir. Resûlul-lah, İkinci Akabe Biatı'nda göç edeceği şe¬hirde şahsî otoritesinin tanınmasını kesin şekilde istemiş ve bu kabul edilmişti. Me¬dine'ye hicretin bu sosyopolitik hedefi şu âyette de farkedilmektedir: "Ve şöyle de: Rabbim! Gireceğim yere doğrulukla gir¬memi sağla; çıkacağım yerden de beni doğ¬rulukla çıkar ve tarafından bana hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver.[375]
Medine'de Arap kabileleri arasında sü¬rüp giden düşmanlık ortamı geleneksel kabile kurallarıyla değil ancak üstün bir otorite ile bertaraf edilebilirdi. Nitekim iki Arap kabilesinin (Evs ve Hazrec) İslâ¬miyet'i ve dolayısıyla Hz. Peygamber'in otoritesini kabulüyle bu konuda ilk olumlu adım atılmış oldu. Buna karşılık Benî Kay-nukâ", Benî Nadîr ve Benî Kurayza gibi ka¬bilelerden meydana gelen yahudi züm¬resi ve münafıkların temsil ettiği pasif di¬reniş yeni siyasî oluşumun önünde önemli bir engeldi. Medine vesikasıyla [376] yeni siyasî birliğe katılacaktan umu\an yahuü\ top\üluVAan buna yanaş-mayip müslümanlann dinî birliği için bir tehlike oluşturdukları kısa zamanda an¬laşılınca Medine'den uzaklaştırıldı. Mü¬nafıklar ise görünüşte Hz. Peygamber'in otoritesini benimseyip toplum için hayatî bir tehlike arzetmediklerinden varlıkları¬nı sürdürdüler.
Hicretle birlikte teşekkül eden şartlar çerçevesinde Hz. Peygamber'in kuruluş halindeki bir devletin başkanı olma özel¬liği ön plana çıkmaya, kendisinin dinî reh¬berliği yanında siyasî liderliği önem ka¬zanmaya başladı. Medine vesikasında müsiümaniar sadece diğerlerinden ayrı bir grup olarak anılmakla birlikte belge¬nin Resûl-i Ekrem tarafından düzenlen¬diğinin belirtilmesi, sözleşmenin asıl ta¬raflarının müsiümaniar olması, kendisi¬nin peygamber sıfatıyla anılması ve an-laşmazlıkların kendisine getirilmesinin hükme bağlanması onun daha baştan itibaren yönetimde inisiyatifi ele aldığı¬nı, vesikada statüsü üzerinde ayrıntılı bi¬çimde durulmasa da Hz. Peygamber'in devlet başkanı olarak öne çıktığını gös¬termektedir. Daha sonraki gelişmelerle de kendisinin siyasî önderliği tartışmasız hale gelmiş, vefatına bir iki yıl kala Ara-bistan'daki kabilelerin büyük kısmı İslâ¬miyet'i kabul etmiş, çevredeki bazı Arap, yahudi ve hıristiyan toplulukları ile ant¬laşmalar yapılmış ve onun yönetiminde geniş bir siyasî birlik oluşmuştur. Resûl-i Ekrem'in liderliğinde Arap yarımadasın¬daki siyasî yapı çeyrek asır içinde değişmiş, kabileler şeklinde yaşayan Araplar onun sayesinde ilk defa birleşip bir millet haline gelmiştir. Hz. Peygamber'in asır¬larca yaşayan büyük bir devletin temeli¬ni attığını söyleyen Gustave Edmund von Grunebaum, Araplar'ın dünya tarihinde olumlu bir inisiyatif sahibi olabilmeleri¬nin ancak onun misyonu sayesinde gerçekleşebildiğine işaret eder.[377]
Resûlullah, ahlâk ve adalet bakımından bir çürüme içinde bulunan Arap toplu¬munda hâkim dinî ve içtimaî telakki ve kurumlara karşı büyük bir mücadele baş¬lattı, yeni bir ahlâkî ve sosyal düzen kur¬maya çalıştı. Kabile düşmanlıklarını, sos¬yal adaletsizlikleri ve doğuştan var oldu¬ğu kabul edilen üstünlük kavramını or¬tadan kaldırdı; fertleri birbirinden ayıran engelleri yıkıp kardeşlik, dayanışma ve sevgi esasına dayanan bir toplum meyda¬na getirdi. Kız çocuklarının öldürülmesi¬ni ve kadınlara kötü muamele yapılmasınluklar çerçevesinde hayatı erkekle payla¬şan bir konum kazandırdı. Köleliğin ted-rîcî bir şekilde ortadan kalkması için ge¬rekli tedbirleri aldı.
Hicretin 10. yılında (631) bütün Arabis¬tan'ın İslâm hâkimiyetine girmesi üzeri¬ne Hz. Peygamber çeşitli bölgelerin yöne¬timi için genellikle kendi kabilelerinden seçkin kimseleri görevlendirdi. Kettânî yönetim, yargı ve vergi tahsili vazifeleri¬ne tayin edilen kırk altı kişinin adını zik-retmektedir.[378] Muhammed Yâsîn Mazhar Sıddîkl vali olarak otuz iki kişi. merkezî âmil (vergi toplayan) sıfatıyla otuz dokuz ve mahallî âmil olarak yirmi sekiz kişiyi ve görev yerlerini yazmaktadır.[379] Resûlullah, Me¬dine dışına çıktığında yerine bir sahâbîyi vekil bırakırdı. Kaynaklarda onun on yedi vekilinin adı zikredilir.[380]
Hz. Peygamber'in görev verdiği kimse¬ler hakkındaki ölçüsü liyakat ve ehliyetti. Bunlardan yetenekli çıkmayanları geri ça¬ğırır ve daha liyakatlisini gönderirdi. Ebû Zer el-Gıfârî ve amcası Abbas'ın bir görev talebini, sorumluluğunu taşıyamayacak¬larını belirterek geri çevirdiği kaydedil-mektedir.[381] Esasen ashabı bizzat görev istemekten sakındırmış ve bir işe talip olanlara görev vermeyeceğini ifade etmişti.[382] Yönetimde soyluluk ve zen¬ginlik gibi hususları değil ehliyeti esas almış, herkese kabiliyeti çerçevesinde fır¬sat eşitliği tanımıştı. Bu sebeple ehil olan genç sahâbîlerin önemli görevlere getiril¬diği görülür. Rivayete göre Amr b. Hazm, Necran'a vali tayin edildiğinde on yedi ya¬şında idi.[383] Mekke'nin fethi sırasında müslü-man olan Attâb b. Esîd'în bu şehrin vali¬liğine getirildiğinde yirmi yaşlarında ol¬duğu kaydedilir.[384] Hz. Ali'yi Yemen'e ka-dı olarak gönderdiği zaman Ali daha genç yaşta olduğunu ve tecrübesi bulunmadı¬ğını söyleyince Resûlullah ona dua ede¬rek ve bazı tavsiyelerde bulunarak başa¬rılı olacağını bildirmişti [385] İbnü'l-Cevzî, Hz. Peygamber'in vefa¬tından az Önce göndereceği, içinde büyük sahâbîlerin de yer aldığı orduya kuman¬dan tayin ettiği Üsâme b. Zeyd'in o sırada İbnü'l-Esîr de onun âmil vali. vergi tahsildarı sıfatıyla görevlendirildiğin¬de on sekiz yaşında bulunduğunu [386] kaydeder. Yemen'e yöne¬tici, kadı ve vergi tahsildarı olarak gönde¬rilen Muâz b. Cebel de yirmi üç yaşındaydı [387] Ehil ol¬mayan kişilerin göreve getirilmesini kıya¬met alâmeti diye görmesi yanında [388] şu hadislerde Resûlul-lah'ın bu konudaki hassasiyetini göste¬rir: "Bir topluluk içinde Allah'ın daha çok razı olduğu bir kişi bulunduğu halde bir başkasını göreve getiren kimse Allah'a, resulüne ve müminlere ihanet etmiş de¬mektir"; "Kim müslümanlann bir işini üstlenip de kendisine duyduğu sevgi se¬bebiyle birini onların başına getirirse Al¬lah'ın laneti onun üzerine olsun; Allah on¬dan ne bir tövbe ne bir fidye kabul eder.[389]
Resul-i Ekrem'in yönetimde vazgeç¬mediği prensiplerden biri de meşveretti. Birçok işte ashabın ileri gelenlerine danı¬şıp görüşlerini alır, Uhud Gazvesi'nde ol¬duğu gibi bazan kendi kanaatine uymasa bile istişare sonucu ortaya çıkan kararı uygulardı. Hz. Ebû Bekir ile Ömer'in yar¬dımcıları olduğunu belirten ResûiuUah [390] hayırve sevap umarak iyi niyetle görevini yerine getirmek isteyen yöneticiye Allah'ın iyi bir yardımcı nasip edeceğini, kötü niyetli yö¬neticiler için aksi durumun söz konusu olacağını bildirmiştir.[391] Bazı rivayetlere göre Resûlullah da¬ha Önceki peygamberlerin her birine ye¬dişer yardımcı verildiğini, kendisinin yar¬dımcılarının ise on dört olduğunu belirte¬rek dört halife ile diğer bazı sahâbîlerin adlarını saymıştır.[392]
Resûlullah, yönetenlerle yönetilenlerin arasındaki engellerin kaldırılması husu¬sunda çok hassastı. "Kim insanların bir işini üzerine alır da zayıf ve güçsüzlerle arasına engeller koyarsa kıyamet günün¬de Allah da onun önüne engel çıkarır [393] "Kim müslümanlann işini üstlenir de yoksullara, haksızlığa uğ¬rayanlara ve ihtiyaç sahiplerine kapısını kapatırsa Allah da onun İhtiyacına karşı rahmet kapılarını kapatır [394] "İhtiyacını bildiremeyen kimsenin ihtiyacını bana ulaştırın. Kim ihtiyacını ulaştıramayan kimsenin ihtiyacını bir yö¬neticiye bildirirse Allah kıyamet günü onun iki ayağını sabit kılar [395] mealindeki hadisler bu ko¬nudaki uygulamalarına işaret eder. Re¬sûl-i Ekrem bu amaçla halkın arasına gi¬rer, çarşıyı pazarı dolaşır, şikâyetleri din¬ler ve gerektiğinde olan bitene müda¬hale ederdi. Bir işle görevlendirdiği kim¬selere, "Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın" tavsiyesin¬de bulunurdu.[396] Dev¬let işleriyle vazifeli kimselerin bu vesile ile maddî menfaat sağlamasına şiddetle karşı çıkar ve onları sıkı bir şekilde kont¬rol ederdi [397] "Kim bize âmil olmuşsa bir zev¬ce edinsin, hizmetçisi yoksa bir hizmetçi alsın, evi yoksa bir ev edinsin [398] diyen Hz. Peygamber, âmillerin kendilerine bağlanan maaş dı¬şında menfaat teminini haksız kazanç ve hırsızlık olarak nitelemiştir.[399]
Dış İlişkiler. Batılı araştırmacılar, Hz. Muhammed'in peygamberlik misyonun¬dan ayrı düşünülemeyecek olan dış siya¬setteki hareket tarzı ve başarısını da şahsî kabiliyetine bağlama eğilimindedir. Onun Medine döneminde görülen politik hüne¬ri modern tarihçilerce sıkça dile getiril¬mektedir. Bedir Gazvesi'nin kumandanı¬nın veya Hudeybiye Antlaşması'nı gerçek¬leştiren şahsiyetin entelektüel üstünlü¬ğe ve fevkalâde diplomatik beceriye sa¬hip bulunduğundan kimsenin şüphe du¬yamayacağına, onun dehasıyla ilgili olarak kaynaklarda yer alan bilgiler yanında sa¬tır arasındaki esaslı noktaların da dikkat¬ten kaçırılmaması gerektiğine işaret edil¬mektedir.[400]
Resûlullah'ın Medine'ye gelmesinden bir süre sonra buradaki Arap kabileleri İslâmiyet'i benimsemişti. Yahudiler ise Hz. Peygamber'in kendilerine karşı bir ön yargı taşımadığını göstermesine ve Me¬dine vesikasına göre sivil bir eşitlik statü¬süne sahip bulunmalarına rağmen ken-dilerinden olmayan bir peygamberin hâ¬kimiyeti altında karma bir toplum İçinde eriyecekleri endişesiyle, Kureyş'le açık bir İttifak görüntüsü vermeden ve fakat Ku-reyş'le yapılan savaşın konjoktürüne göre dozu değişen bir muhalefet grubu teşkil ettiler. Bu olumsuz tavrın giderek şidde¬tini arttırmasıyla meydana gelen güven¬sizlik ortamında Resûl-i Ekrem'in de on¬lara karşı tavrı değişti ve kendilerinin se¬bep olduğu siyasî, sosyal ve ekonomik se¬beplerle ya hu di kabileleri bölgeden uzak¬laştırıldı.[401] Bazı Batılı yazarların, Hz. Muhammed'in yahudileri sırf yahudi oldukları için temizleme siya¬seti takip ettiği yolundaki iddiaları tarihî gerçeklerle bağdaşmadığı gibi böyle bir politikanın onun kişiliğine uygun olmadığı da açıktır. Nitekim Watt, yahudilere karşı izlenen siyasetin onların Kur'an vahyini tenkit yoluyla İslâm toplumunun temelini çürütmeye yönelik gayretleri yanında müslümanların düşmanlarına siyasî des¬tek vermelerinden kaynaklandığına, düş¬manca tavırlarını terkettikleri ölçüde Re-sûlullah'ın da kendilerine hoşgörülü dav¬randığına dikkat çekmektedir.[402] Hz. Peygamber'in gerek ant¬laşmalarını bozan yahudilere gerek Arap kabilelerine karşı sert tedbirler almasının amacı, Kur'ân-ı Kerîm'de de ifade edildiği üzere [403] barışı bozmaya yönelik teşebbüslere müsamaha edilmeyeceğini göstermekti. Medine'deki müslüman varlığının Ku-reyş'in en önemli ticaret yolu üzerinde büyük bir tehdit oluşturduğu, dolayısıyla müslümanların kendi hallerine bırakılma¬yacağı gayet açıktı. Nitekim hicretten he¬men sonra Kureyşliler, Medineli müslü-manlardan ve onlara karşı olan Araplar'-dan Hz. Peygamber'i himayeden vazgeç¬melerini istemişlerdi.[404] Fakat Mekke müşriklerinin bütün ça¬balarına rağmen Resûl-i Ekrem'in hic¬retten itibaren aldığı askerî tedbirler ve bölgedeki kabilelerle yaptığı antlaşmalar sayesinde Hudeybiye Antlaşması öncesinde Suriye ve Irak'a giden kervan yollan kontrol altına alınmış, Kureyşliler büyük ölçüde çevrelerinden tecrit edilmişti. Böylece ekonomik yönden zayıflatılarak dirençlerinin kırılması. Medine'yi tehdit etmelerinin engellenmesi ve onlara karşı kan dökülmeden üstünlük sağlanması amaçlanmıştı. Hz. Peygamber'in bazı ağır şartlar taşıyan Hudeybiye Antlaşması'nı üstün bir ön seziyle imzalaması, gerek fe¬dakârlık ve temkin gerekse attığı adım¬ları geleceğe yönelik bilinçli bir plana da¬yandırması bakımından önemli bir örnek teşkil eder. Bu sayede Kureyş onu siyasî anlamda tanıdığı gibi müslümanların Ka¬be ve hac konusundaki iddialarını da ka¬bul etmiş oluyordu.[405]
Hem İbrâhimî geleneğin ve Arap put¬perestliğinin dinî merkezi hem Kureyş'İn Arap kabileleri arasındaki otoritesi ve prestiji sebebiyle büyük önem taşıyan Mekke'nin fethi, Hz. Peygamber'in Ara¬bistan içindeki misyonunun başarıyla ta¬mamlandığını göstermektedir. Fetihle ve İslâmiyet'i kabul etmeleriyle birlikte Ku¬reyş liderlerinin diğer inananların seviye¬sine inmiş olması, asırlardan beri Kabe'¬nin cazibesine tâbi olmaya alışmış kabile¬ler arasında yeni lidere itaat hususunda tabii bir hareketin doğmasına yol açar¬ken Resûl-i Ekrem'in iyi ilişkileri ve barışı esas alması bu süreci hızlandırdı ve İslâ¬miyet kısa sürede Arap yarımadasının kalan kısmına da hâkim oldu [406] Arap kabileleri 9 (630) yılında ittifak amacıyla Resûlullah'a elçi heyetleri gönderdiler. Bu heyetlerin ashaba ait bazı evler¬de ağırlandıkları [407] bu amaçla yapı¬lan bir evde [408] veya Mes-cid-i Nebevî'nin yanında kurulan çadırda [409] konakladıkları, Resûlullah'ın onları sık sık ziyaret ederek kendileriyle sohbet ettiği [410] kaydedilir. Hz. Pey¬gamber bu heyetlere Allah inancını ve İs¬lâm'ın erdemlerini anlatıyordu. Bu kabi¬leler içinde rakip gruplar bulunduğun¬dan onları çatıştırmadan karşılayıp gön¬dermek de büyük maharet istiyordu. Muhtemelen Hz. Ebû Bekir'in ensâb bil¬gisinden faydalanılmış olmakla birlikte bu hususta Resûlullah'ın bilge kişiliğinin de rolü büyüktür.[411]
Resûl-i Ekrem, daha sonra Arabistan dışındaki devletlerden gelen tehditlere karşı da tedbir alma gereğini duydu. Te-bük Seferi bu amaçla düzenlenmiştir. Bi¬zans, Sâsânîler'e karşı başarı elde eder-ken Suriye, Filistin ve Mısır monofizitle-rine karşı uyguladığı baskı sebebiyle bu bölgelerdeki nüfuzunu gittikçe kaybedi¬yordu. Böyle bir ortamda Bizans'ın sınırı olan Tebük'e yapılan seferde Bizanslılar'-la karşılaşılmadıysa da bölgedeki Eyle hı-ristiyanları ile Cerbâ, Ezruh ve Maknâ yahudi toplulukları, ayrıca Hicaz-Suriye kervan yolu üzerinde önemli bir mevki olan Dûmetülcendel itaat altına alındı. Tebük Seferi, müslümanların kendi sınır¬larını düşmanlardan koruma hususun¬daki irade ve azimlerini ortaya koyması yanında, Bizans'a ve Arap yarımadası çev¬resindeki diğer devletlere Medine'de güç¬lü bir yönetim bulunduğunu ve içeride kabile reislerine güvenliği ihlâl edecek davranışlardan sakınmalarını ihtar etme¬yi hedefleyen önemli bir harekât niteliği taşıyordu.[412]
Hz. Peygamber'in diplomatik faaliyet¬leri Medine'deki görüşmelerle sınırlı kal¬mamış, diğer ülkelerle yazılı haberleşme¬yi sağlayan düzenli bir servis kurulmuştu. Bu yazışma metinlerinin çoğu kaybol¬makla birlikte bazıları kaynaklarda yer al¬maktadır [413] Muhammed Hamîdullah bunları el-Veşâ'iku's-sİyâ-siyye adıyla bir kitapta toplamıştır. Re-sûlullah imparatorlar dahil birçok yöne-ticiye İslâm'a davet mektupları gönder¬miştir.[414] Bunların arasında o dönemin iki bü¬yük gücü Bizans ve Sâsânî devletleri de vardı. Bu iki devletle çatışmak büyük teh¬like arzetmekle birlikte Hz. Peygamber büyük bir özgüvenle ilâhî daveti insanla¬ra ulaştırma misyonunu icra ediyordu. Nitekim çok geçmeden bu ülke toprak¬larının büyük kısmı İslâm hâkimiyetini tanımıştır.[415]
Resûlullah'ın hükümdarlara yazdırdığı mektuplar, gerek hitap tarzı gerekse me¬ramını ifade bakımından büyük bir dip¬lomatik incelik taşıdığı gibi elçilerinin de diplomatik maharete sahip oldukları, hü¬kümdarların huzurunda yaptıkları konuş¬malardan anlaşılmaktadır.[416] İbn Hudeyde. Hz. Peygamber'in elçi ve kâtiplerine dair el-Mişbâhu'1-mudî adlı eserinde [417] kırk sekiz elçiyle ilgili bilgi verir. Resûl-i Ekrem'in gelen elçileri karşılarken en güzel elbise¬lerini giydiğine, getirilen hediyeleri kabul ettiğine ve misafirleri uğurlarken kendi¬lerine azık hazırlatıp hediye verdiğine dair kaynaklarda zengin malzeme vardır.[418]
Hz. Peygamber'in darda olana yardım etme ve zayıf olanı koruma ilkesini sami¬miyetle uygulaması onun dış ilişkiler ko¬nusundaki başarısının anahtarlarından-dır. Meselâ Hudeybiye Antlaşması önce¬sinde kıtlık çeken Mekke'deki Kureyş fa¬kirlerine dağıtılmak üzere Ebû Süfyân'a mal göndermiş, o da kendi düşmanlıkla¬rına karşı yapılan bu cömertliği övgüyle dile getirmişti.[419] Mekke'nin fet¬hi sırasında, şehrin en nüfuzlu lideri iken bir anda otoritesini kaybeden Ebû Süf-yân'ın evine sığınanların güven içinde ola¬cağını duyurması hem onu memnun et¬miş hem de halk arasında olumlu bir etki bırakmıştı. Yine bu esnada, ensann san¬cağını taşıyan Sa'd b. Ubâde'nin, Allah'ın Mekke'nin başını önüne eğdiği bu günde şehri yağmalayabileceklerini ima eden bir söz söylediğini duyunca Resûlullah'm. bugünün bağışlama günü olduğunu ve Allah'ın Mekke'yi asıl bugün yücelteceği¬ni belirterek onu görevden alıp yerine oğ¬lu Kays'ı tayin etmesi [420] ve Kureyşliler'i affederek büyük bir âlice¬naplık göstermesi şehirdeki olumsuz ha¬vayı bir anda değiştirmiş ve halkın İslâ¬miyet'i kabul etmesine vesile olmuştu.
Hz. Peygamber fetihten sonra Mekke'¬de kalmayıp Medine'ye dönmekle hem zor zamanında kendisine yardım eden en-sara vefa borcunu ödemiş, hem de bu şehrin İslâm devletinin merkezi olma Özelliğini dikkate alarak ümmetin birliği¬ni koruma yönünde siyasî bir basiret gös-termişti.[421] Ensarın fet¬hin ardından Resûluilah'ın kendi memle¬ketinde kalacağından endişe ettiğini öğ¬renince böyle bir davranışın "hamd" kö¬künden türeyen adıyla Muhammed! çe¬lişeceğine işaretle onları asla terketmeyeceğini belirtmiştir.[422]
Resûl-i Ekrem'in barışın tesisi ve deva¬mı için diğer toplumların ve din mensup¬larının önde gelenleriyle ilişkilerinde son derece yumuşak ve cömert davranması, kendilerine itibar göstermesi de dış siya¬setinin bir parçasıydı. Resûlullah'ın buna ilişkin tavsiyesini [423] ve uygulamalarını yorumlayan âlimler bu konuda din ayırımı yapmadığını belirtir¬ler.[424] Nitekim onun mütevazi. nazik ve âlicenap tavırları sebebiyle birçok kabile lideri İslâmiyet'i kabul etmiş, kabi¬leleri de onları takip etmiştir.[425]
Savaş ve Ordu. Hz. Peygamber, baş¬kalarıyla ilişkilerinde iyiliği ve barışı esas almakla birlikte müslümanların Mekke'de yaşadıkları acı tecrübe askeri bakımdan güçlü olmalarını gerektiriyordu. Kur'ân-ı Kerim haksız saldırıya uğramaları sebe¬biyle muslumanlara savaşma izni veriyor [426] ve onlardan düşmana kar¬şı hazırlıklı olmalarını İstiyordu [427] Bundan dolayı Resûl-i Ekrem'in Me-dine dönemindeki hayatı saldırganları ce¬zalandırmak, düşman güçlerinin birleş¬mesini önlemek, yol ve ticaret güvenliğini sağlamak gibi çeşitli amaçlarla yapılan bir dizi askerî harekât ve savaşla geçmiştir.
Resûlullah'm bizzat kumanda ettiği gazvelerin sayısı Vâkıdî, İbn Hişâm ve İbn Sa'd'ın tesbitlerine göre yirmi yedidir.[428] Mahmûd Şît Hattâb umre-tü'l-kazâyı da ekleyerek bu sayıyı yirmi sekize çıkarır ki bunlardan yalnız doku¬zunda savaş meydana gelmiştir. Gazvele¬rin ilki 2. yılın Safer ayında [429] vuku bulan Veddan Gazvesi, sonuncusu da 9. yılın Receb ayındaki [430] Te¬bük Gazvesİ'dir. Seriyye denilen ve bir sa-hâbî tarafından kumanda edilen askerî birliklerin sayısıyla ilgili olarak otuz beş-elli altı arasında değişen rakamlar veril¬mekte, hatta bazıları bu sayıyı yetmişin üstüne çıkarmaktadır.[431] Se-riyyeler Kureyş kervanlarını taciz etme, güvenlik, istihbarat ve keşif, İslâm'a da¬vet, bir saldırıya karşılık verme, hedef şaşırtma, destek, özel görev gibi çeşit¬li amaçlarla yapılmıştır. Bu sayede düş¬man güçleri ve planları, niyet ve hare¬ketleri hakkında bilgi edinilmiş, insan ve madde kaynakları değerlendirilmiş, saklanma, levazım kaynakları, düşmanla kar¬şılaşma ve düşmanı pusuya düşürme im¬kânları bakımından çevredeki arazi tanın¬mıştır. Seriyyelerin ilki, Hz. Hamza ku¬mandasında hicretin 1. yılı Ramazan ayın¬da [432] îs mevkiine [433] sonuncusu. Hz. Ali kumandasında 10. yılın Ramazanında [434] Mez-hic'e gönderilmiştir.[435]
Başarılı bir savaş stratejisi için gerekli olan organizasyon, mora!, sürpriz, hücu¬ma dayalı aksiyon, güvenlik, hareketlilik, sürat, gücün tasarruflu kullanılması, merkezî kumanda, bölge coğrafyasının etkin kullanımı, gizliliğin korunması, sağ¬lam ve sistemli istihbarat gibi temel yön¬tem ve prensiplerin Hz. Peygamber tara¬fından büyük bir maharetle uygulandığı görülmektedir. Resûl-i Ekrem uyguladığı savaş stratejisiyle düşmana hemen her zaman sürpriz yapmış, büyük harekâtla¬rın altısında, küçüklerin dokuzunda düş¬manı tamamen hazırlıksız yakalamıştır. Bu sayede askerî seferlerinin yalnız üçte birinde savaş meydana gelmiştir. Gön¬derdiği seriyyelerin de otuz ikisinde düş¬man tamamen sürprizle karşılaşıp dire-nememiştir. Yalnız dokuzunda küçük çap¬lı çatışmalar, Mûte'de ise savaş meydana gelmiştir.[436] Hz. Peygamber'in savaş stratejisinde insan ve mal kaybının asgaride tutulması önemii bir ilkeydi. Bu sebeple harekâtlarda silâhlı çatışma olmaması için özel tedbirler alır, anlaşmazlığın savaş yapılmadan halli için büyük gayret gösterirdi. Arap yarımada¬sında İslâm hâkimiyetinin sağlandığı on yıl içinde Resûl-i Ekrem'in katıldığı do¬kuz savaşta müslümanların kaybı rivayet farklılıklarına göre en çok 147. düşmanın kaybı ise 288'dir. Seriyyeler için farklı ra¬kamlar verilse de savaşlarla birlikte her iki tarafın toplam kaybı 1000 civarında bir rakama ulaşmaktadır. Benî Kurayza'nin 600-700 olduğu rivayet edilen kaybı bun¬ların dışındadır.[437] Resûlullah, meşruiyet gerekçesi bulun¬mayan bir savaşa rıza göstermediği gibi savaşın keyfîlikten uzak tutulması ve te¬mel hukuk ilkelerine bağlı kalınması için çaba harcamıştır. Fiilen çatışmaya katıl¬mayan çocuk, kadın ve yaşlı kimselerin öldürülmesini, hıyanette bulunulmasını, ahde vefasızlık gösterilmesini yasaklamış [438] düş¬manın öldürülmesi sırasında kin ve nef¬reti arttıracak davranışlardan sakınılma¬sın!, iyilik ve güzelliğin şiar edinilmesini [439] esir ve rehinelere iyi davranılmasını em¬retmiş, diğer milletlerin uyguladığı işken¬ce vb. uygulamalardan askeri menetmiş, hukuka aykırı bir uygulama gördüğünde onu düzeltmiş veya tazminle telâfi yolu-na gitmiştir.[440] Birçok durum¬da kötülüğe karşı iyilikle muamele ede¬rek İnsanların saygı ve sevgisini kazan¬mıştır.[441]
Hz. Peygamber savaş hazırlıklarını bü¬yük bir gizlilik içinde tutar ve fiilen savaş alanına ulaşıncaya kadar niyetinin düş¬man tarafından, hatta bazan kendi em¬rinde bulunan kişilerce öğrenilmesine im-kân vermezdi. Düşmanı yanlış hedeflere yönlendirmeye büyük özen gösterirdi. Hicretin 17. ayında Abdullah b. Cahş kumandasında Nahle'ye bir seriyye gönder¬diğinde yapacakları göreve dair talimatın yer aldığı mektubun iki gün sonra açıl¬masını emretmesi, Mekke fethinin ha¬zırlıkları sırasında Suriye yönünde Batn-ı Mekke'nin fethi sırasında ordunun konakladığı Merrüz-zehrân (Cümûm) mevkiinde Hz. Muhammed'in çadırının yerinde inşa edilen cami İdam'a bir askerî birlik göndermesi bu amacı taşıyordu. 10.000 kişilik büyük bir orduyla girişilen Mekke'nin fethi esnasın-da Medine'de giriş ve çıkışlar kontrol al¬tına alınmış, Hz. Ebû Bekir ve Âişe gibi yakınları bile hazırlığın hangi amaçla ya¬pıldığı hususunda bilgilendirilmemiş, dı¬şarıdan orduya katılacakların iltihakı yol boyunca sağlanmış, düşman ancak İslâm ordusu Mekke'ye yakın bir yere geldiğin¬de işin farkına varabilmişti. Benî Lihyân Gazvesi sırasında orduyu önce kuzeye, Şam'a doğru yola çıkarıp daha sonra bu kabile üzerine yürümüş. Hayber Gazvesi esnasında Hayber yahudilerine yardıma giden Gatafân kabilesi toprağındaki Re-cî'e yönelip Gatafân ve Fezâre'nin kendi yurtlarını savunmak için dönmelerini sağ¬lamış, ardından Hayber'e doğru giderek İttifak kurmalarını önlemişti.
Savaşta düşmanı yanıltıcı strateji ve taktiklerin önemine dikkat çeken Resû¬lullah [442] Hendek Gazvesi sırasında Gatafân ve Fezâre liderleriyle anlaşma yolları arayarak mevcut ittifakı bozmaya çalışmış, yeni müslüman olan Gatafânlı Nuaym b. Mes'ûd'u bu durumdan haber¬siz olan yahudiler ve Kureyş ile Gatafân kabilelerinin arasını açmak için görevlen¬dirmiştir.[443] Mekke'nin fethi sı-rasında şehre yakın bir yerde konaklayan orduda her askerin ateş yakmasını em¬retmesi ve amcası Abbas'tan Ebû Süf-yân'ı ordunun geçişini göreceği bir yerde alıkoymasını istemesi Mekke halkının di¬rencini kırarak karşı koymalarını önleme amacını taşıyordu. Resûlullah. savaş stratejisinin bütün unsurlarını başarıyla uy¬gularken düşmanın aynı şekilde karşılık vermesine fırsat tanımamış, bizzat katıl¬dığı on bir büyük harekâtın sekizinde ve on yedi küçük harekâtın hepsinde taar¬ruzda bulunarak inisiyatifi elinde tutmuş¬tur. Bedir, Uhud ve Hendek'te düşman müslümanların üzerine gelmişse de inisi¬yatif yine Resûl-i Ekrem'in elinde olmuş, yüksek taktik hareketleriyle düşmanı şa-şırtıp bozguna uğratmıştır.[444]
Savaşlarda en sıkıntılı durumlar karşı¬sında bile paniğe kapılmayan ve acziyet göstermeyen Hz. Peygamber bir kuman¬danda bulunması gereken güçlü irade ve cesaret, sabır ve tahammül, tereddütsüz sorumluluk üstlenme, emri altındaki]eri iyi tanıma, onlara karşı âdil davranma, zorluklara birlikte göğüs germe, güven ve saygı telkin etme, süratle doğru ve te¬reddütsüz karar verme, yardımcılarına danışma, sır saklama, zaferle şımarma¬ma ve yenilgiden yılmama gibi vasıflara sahipti. Mümkün olduğu ölçüde kendi za¬manında mevcut askerî alet ve araçları kullanmaya önem verirken askerlerinin moralini yüksekte tutma hususunda bü¬yük başarı göstermiş, maddî ve manevî güçler arasında mükemmel bir denge kurmuştur. İnsan psikolojisine ve sosyal ilişkilere önem vermiş, karşılıklı sevgi ve saygıyı, yönetici ve kumandanlara itaati, çekişme ve ayrılığa düşmemeyi tavsiye etmiş, askerî harekâtlar sırasında bile as¬habın Özel meseleleriyle ilgilenmekten geri durmamıştır.
Düzenli orduların bulunmadığı Arap kabile toplumunda insanlar maddî güç¬lerine göre kendilerini koruyacak silâhla¬ra sahip olup savaşlarda silahıyla orduya katılıyordu. Hz. Peygamber savaş duru-muyla sınırlı olsa da orduyu belli bir dü¬zen içinde oluşturmak, silâhı bulunma¬yanlara silâh temin etmek, yeni silâhlar ve savaş teknikleri konusunda onları ye¬tiştirmek için tedbirler almıştır. Orduya katılacak kimselerin her yıl tesbitini bizzat yapıyor [445] ve isimlerini yazdırıyordu.[446] Kadınları da gerektiğinde savaşta yiyecek ve silâh taşıma, hastalan tedavi etme gibi hiz¬metlerde istihdam ediyordu.[447]
Resûl-i Ekrem genç ve yetenekli ku¬mandanların yetişmesine büyük önem vermiş, bizzat bulunduğu askerî harekâtlardaki Önderliği yanında bu savaşlar¬da ve özellikle seriyyelerde şahsî inisiyatif tanıyıp onları eğitmiştir. İlk yıllarda biz¬zat kendisi kumandanlık yaparken daha sonra bu görevin yeni yetişen kuman¬danlara verildiği dikkat çekmektedir.[448] Hz. Peygam¬ber, bazı sahâbîleri kale kuşatmalarında kullanılan savaş aletlerinin yapımını öğ¬renmekle görevlendirmiş ve Tâif kuşat¬masında mancınık kullanmıştır Hendek Gazvesi sırasında Medine'¬nin çevresine hendek kazılması da Arap¬lar arasında bilinen bir şey olmayıp Sel-mân-ı Fârisî'nin tavsiyesiyle yapılan bir uygulamadır. [449]Resûlullah'ın o dönem¬de bilinen her türlü silâhı temin etmeye çalıştığı, kılıç, mızrak, ok gibi silâhlar ya¬nında zırh, miğfer, kalkan gibi aletleri de bizzat kullandığı bilinmektedir.[450] Sefer ve sa¬vaş sırasında parola ve üniforma sayı¬labilecek belli renkte sarık ve elbiseler veya belli işaretler kullanılmasını istemiş [451] ayrıca ok atmayı, ata binmeyi ve yüzmeyi teşvik etmiş, bu hu¬susta yarışlar düzenleyerek eğitime önem vermiştir [452] Si¬lâhlar devletin imkânları yanında büyük ölçüde bağışlarla sağlanıyor, Hz. Ömer'in naklettiğine göre Resûlullah, fey gelirle¬rinden ailesinin bir yıllık nafakasını ayır¬dıktan sonra kalan miktarla at ve silâh aldırıyordu.[453]
Hz. Peygamber ayrıca disiplinli ve başa¬rılı bir haber alma teşkilâtı oluşturmuş¬tu. Bir sefere çıkıldığında veya dönüşte gerek düşman hakkında bilgi edinmek gerekse yol güvenliğini sağlamak için ke¬şif kolları çıkarır, kılavuz ve casuslar kul¬lanır [454] gerektiğinde henüz müslü-man olmayan kimselerden de yararlanırdı.[455]
III. Dindeki Yeri
A) Kur'an ve Sünnet'e Göre Hz. Muhammed.
İslâm'da imanın üç temel esa¬sından birini nübüvvet konularının (di¬ğerleri ulûhiyyet ve âhirettir) teşkil ettiği bilinmektedir. Kur'an'da Resûl-i Ekrem'in nebîlik konumuna temas eden âyetlerin bir kısmında onun peygamberler silsilesi¬nin son halkasını oluşturduğu [456] peygamberlere gelen ilâhî emir ve yasaklan tebliğ edip fert ve toplumları manevî arınmaya tâbi tutma, onlara ki¬tap ve hikmeti öğreterek hak dini yaşayacak bir olgunluğa kavuşturma görevi¬nin Hz. Muhammed'e de verildiği ifade edilmektedir.[457] Bütün semavî din mensuplarının hürmetle anıp sahiplendiği Hz. İbrahim, oğlu İsmail ile birlikte Kabe'yi inşa eder¬ken sonraki toplulukların içinden bu gö¬revleri ifa edecek bir elçi göndermesini Allah'tan dilemiştir.[458] Nü¬büvvetinin geçmişle bağlantısının ne ol-duğu hususunda sorulan bir soruya Hz. Peygamber'in verdiği cevap ilgili âyetle¬rin bir açıklaması mahiyetindedir: "Nü¬büvvetimin tarihî kaynağı atam İbra¬him'in duası ve isa'nın benim peygamber olarak gönderileceğimi müjdelemesidir.[459] Yine Re¬sûl-i Ekrem, kendisinin diğer peygamber¬lerle olan münasebetini mükemmel inşa edilen, fakat bir tuğlası eksik bırakılan binaya benzetir.[460] Sâffât sûresin¬de Hz. Nuh'tan itibaren bazı peygamber¬lere ismen selâm okunduktan sonra Al¬lah'ın bütün elçilerine selâm gönderilmiş, buna bağlı olarak Hz. Peygamber de, "Ba¬na selâm okuduğunuzda Allah'ın diğer elçilerine de selâm okuyun, zira ben de onlardan biriyim" demiştir.[461] Bu âyet ve hadisler bütün peygamberlerle birlikte Hz. Mu¬hammed'e de iman etmenin gereğini or¬taya koymaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'de. Hz. Muhammed'in nübüvvetle görevlendiri¬lip gönülleri gerçeklere açık olan topluluk¬lara gönderilmesi ilâhî bir lütuf diye ni-telendirilmekte [462] onun tebligatı ve oluşturduğu inançlı toplum, bunların tarih içinde oynadığı rol bütün insanlık için bir rahmet olarak değerlen¬dirilmektedir.[463]
Resûl-i Ekrem'in Kur'an'ın muhteva¬sında çok önemli bir yer tuttuğu görülür. Kur'ân-ı Kerîm'de çoğul sîgasıyla gelip Hz. Muhammed'ide kapsayan 170 civa¬rındaki âyette "resul" ve "nebî" kelimeleri geçmekte, ayrıca Peygamber'in kendisi kastedilmek üzere resul 171, nebî de otuz dokuz defa tekrarlanmakta, yirmi beş kadar âyette de "irsal" kalıbından fiil¬lerle risâlet görevi ona nisbet edilmekte¬dir. On üç âyette "yâ eyyühe'n-nebî", iki âyette "yâ eyyühe'r-resûl" hitabı yer al-maktadır.[464] Mâtürîdî, Allah'ın bütün peygamberlere kendi isimleriyle hitap ederken Muhammed aleyhisselâ-ma "ey resul, ey nebî" diye hitap etmesi¬ni onun diğerlerine üstünlüğünün işareti olarak kabul etmiş,[465] onun bu görüşü talebesi Ebü'1-Leys es-Semerkandî vasıtasıyla Kâdî İyâz'a da intikal etmiştir.[466] Kur'ân-ı Ke-rîm'de dört âyette Muhammed ismi yer almaktadır. Bunların ikisinde "resûlullah" tabiri geçmekte [467] birinde resul olduğu ifade edil-mekte [468] birinde de dün¬ya ve âhiret mutluluğuna erişmek için Muhammed'e inanmak şart koşulmakta¬dır.[469] Diğer bir âyette, Hz. îsâ'nın kendisinden sonra gelecek re¬sulü müjdelerken onun adının Ahmed ola¬cağını söylediği bildirilmektedir [470] Seksen altı âyette Allah ve Muham-med kastedilerek resul kelimesi vav eda¬tı ile bir arada zikredilmiş, on yedi âyette de "bizim resulümüz", "O'nun resulü" an¬lamındaki terkipler yer almıştır. Kur'an'¬da ikinci ve üçüncü şahıs olarak Hz. Pey-gamber'le bağlantılı zamirlerin sayısı bin¬leri bulmakta, ona yönelik "kul" (de ki) hi-taplarının sayısı 300'ü aşmaktadır.[471] Ezan içinde yer alan Muhammed ismi yirmi dört saatin her anında Allah adıyla birlik¬te anılmaktadır. Buna çeşitli münasebet¬lerle tekrarlanan kelime-i tevhid ve keli-me-i şehâdeti. farz namazlardan önceki ikâmette, ayrıca namaz içindeki Tahiyyat, Saili ve Bârik dualarında nebî ve Muham¬med isminin tekrar edilişini eklemek ge¬rekir. Çok defa dikkat çekmeyen bu iç içe sistem Hz. Peygamber'in dindeki konu¬munu göstermektedir.
İnsan sadece maddî sıkıntılarının gide¬rilmesiyle huzur bulamamakta, manevî desteğe de ihtiyaç duymaktadır. Tarih di¬nin bu desteklerin başında yer aldığını or¬taya koymaktadır. Resûl-i Ekrem de ya¬kın ve uzak muhataplarının bu ihtiyacını derinden hissetmiştir. "Tebliğ ettiğin ilâ¬hî mesaja inanmayacaklar diye neredey¬se kendini helak edeceksin [472] "Kur'an'ı sana güçlük çekesin diye değil kalpleri etkilenip ürperecek kimseler için bir uyarıcı olarak in¬dirdik [473] mealindeki âyetler bu gerçeğe işaret etmektedir. Müfessirler, Hicr sûresinde görülen (15/72) "ha¬yatın hakkı için ..." anlamındaki hitabın Resûl-i Ekrem'e Allah'ın bir iltifatı sayıl¬dığını, böyle bir mazhariyetin başka hiç¬bir peygambere nasip olmadığını İfade eder.[474] Eski peygamber¬lerin hitap ettiği kavimler çoğunlukla iman etmedikleri için helak edildiği hal¬de Hz. Muhammed'e, kendisi kavminin içinde bulunduğu sürece onların dünyevî bir cezaya mâruz bırakılmayacağı bildirilmistir.[475] Mi'rac dolayısıyla İsrâ ve Necm sûrelerinde Resûlullah'ı yü¬celtici ifadeler kullanılmış, Kevser sûre¬sinde birçok iyilik ve güzelliğin ona veril¬diği zikredilmiştir. Bu sûrede yer alan Kevser ile İsrâ sûresinde (17/79) Resûl-i Ekrem'e vaad edüen makâm-ı rnahmûd bir arada düşünüldüğünde Peygamberin getirdiği mesajın dünya var oldukça et¬kinliğini sürdüreceği yolunda bir sonuca ulaşmak mümkündür.
Bütün peygamberler hitap ettikleri toplumları eğitime tâbi tutmakla görev¬lendirilmiştir. Çeşitli âyetlerde Resûl-i Ek¬rem'e muhataplarını manevî kirlerden temizleyip arındırması yolunda faaliyet göstermesi, huzur ve sükûnete kavuşma¬ları yönünde kendilerinin de şahit olacağı şekilde dua ve niyazda bulunması emre¬dilmiş şahsına karşı işleyebilecekleri kusurları affetmesi, ayrıca günahlarının bağışlanması için Allah'tan mağfiret dilemesi istenmiştir.[476] Âyetlerde Pey¬gamber ile münasebetleri konusunda topluma da sorumluluklar yüklenmiş, fertlere Allah tarafından görevlendirilen bir elçinin mutlak itaatle karşılanması ge¬rektiği hatırlatılmış, günah işlediklerinde Peygamber'e başvurup af dilemeleri, Peygamber'in de kendileri için bağışlan¬ma talebinde bulunması halinde Cenâb-ı Hakk'ı fazlasıyla bağışlayıcı ve merhametli bulacakları bildirilmiş [477] ay¬rıca müminlerin resuiün duasını isteme¬leri tavsiye edilmiştir.[478]
Çeşitli âyetlerden hareketle bir müslü-manın Resûl-i Ekrem'e karşı görevlerini, dolayısıyla gerçek bir mümin olmasının şartlarını ona inanmak, itaat etmek, onun izinden gitmek, onu sevmek ve salâtü se¬lâmla anmak şeklinde beş kategori halin¬de sıralamak mümkündür. Kur'an'da Hz. Peygamber'in risâletinin bütün insanları kapsadığını belirten âyetin devamında Al¬lah ile birlikte resulüne de iman edilmesi emredilmiş [479] bu emir baş¬ka âyetlerde iman ve itaat şeklinde tek-rarlanmıştır [480] Kur'ân-i Kerîm'in on iki yerinde emir şeklinde, beş âyette fiil kalıplarıyla Allah'a itaatle resulüne itaat beraber zikredilmiş [481] resule itaat edenin Allah'a itaat etmiş sa¬yılacağı belirtilmiş, Allah ile birlikte resu¬lüne itaatin kadın ve erkek müminlerin şiarı olduğu bildirilmiştir.[482] Kâdî İyâz, Cenâb-ı Hakk'ın bu tür âyetlerde kendi ismiyle resulünün ismini, ken¬disine itaatle resulüne itaati iştirak ifade eden atıf "vâv"ı ile yanyana getirdiğini, böyle bir bağlantının Hz. Muhammed'-den başkası için mümkün olmadığın! kay¬detmiştir.[483]
Kur'an'da her şeyi kuşatan ilâhî rah¬metten faydalanacak kimselerin nitelik¬leri belirtilirken Tevrat'ta ve İncil'de ken¬disine atıfta bulunulan ve ümmî bir nebî olan resule tâbi olmalarından söz edilir böylece yahudilerle hıristiyanların da ona inanmaları gerektiğine işaret edilir. "De ki: Allah'ı seviyorsanız ba¬na uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahla¬rınızı bağışlasın" mealindeki âyet [484] Hz. Peygamber'in Asr-ı saadet¬teki muhatapları yanında bütün insan¬lığa bir çağrıdır. Ayrıca meşakkatli Tebük Seferi'ne katılan muhacir ve ensar grup¬larının "zor gününde nebîye uyma" sınavı¬nı başardıkları için ilâhî rahmet ve yakın¬lığa lâyık görüldüğü bildirilmektedir. Bu olayla ilgili âyetlerin sonuncusunda, "Me¬dine halkına ve onların çevresindeki be-devî Araplar'a Resûlullah'tan geri kalma¬ları ve onun hayatından önce kendi hayat¬larını düşünmeleri yakışmaz" denilmek suretiyle Hz. Peygamber'e gösterilmesi gereken saygı ve bağlılık vurgulanmıştır.[485]
Diğer nebilerin yanında Hz. Muham-med'in de muhataplarının hak dini be¬nimseyip ebedî mutluluğa erişmelerini gönülden arzu etmesi ve bunun gerçek-leşmemesinden derin üzüntü duyması onun insan sevgisinin bir göstergesidir. Resûl-i Ekrem insanların Allah'ı tanıma¬larına ve sevmelerine aracı olduğuna gö¬re [486] hem yaratanı hem ya¬ratılmışı seven bir insandır. Kendisi "ha-bîbullah" olduğunu, fakat bunu övünme vesilesi kılmadığını söylemiş [487] habîbullah nitele-mesi müslümanların "resû!ullah"tan son¬ra en çok tekrar ettikleri vasıf olmuştur. Kur'ân-ı Kerîm'de Peygamber'in mümin¬lere kendi canlarından daha yakın olduğu [488] sıkıntıya düşmeleri ha¬linde üzülüp üzerlerine titreyen, şefkat ve merhamet gösteren bir duyarlılığa sahip bulunduğu [489] ifade edilmektedir. Ebû Hüreyre'nin rivayet et¬tiği bir hadiste Resûl-i Ekrem muhatap¬ları karşısındaki konumunu, ateşe düş¬mekte ısrar edenleri bellerinden yakala¬yıp kurtarmaya çalışan kimsenin durumuna benzetmiştir.[490]
Ebû Abdullah el-Halîmî. Resûlulla özelliklerini bilen aklıselim sahibi bir I nin onu babasından ve hocasından d çok sevmesi gerektiğini söylemiş, bu da bazan sevginin sevilenden beklen lecek menfaatlerden kaynaklandığına ret etmiş, ancak Peygamber sevgis bu merhaleyi aşarak tazim ve hürmet recesine yükselmesinin lüzumunu be mistir.[491] Resûl-i rem, muhtemelen övünç vesilesi ol; algılanmaması ve sonraki dönemle Hıristiyanlık'ta görüldüğü gibi aşırı te kilere yol açmaması için kendisinin üs lüğünü dile getiren beyanlara fazla vermemişse de birçok hadis mecmu; da Peygamber sevgisine dair bazı if; leri mevcuttur. "Sizden hiçbiriniz ben basından, evlâdından ve bütün insaı dan daha çok sevmedikçe iman etmiş maz" mealindeki hadis [492] bunlardan bir Kur'ân-ı Kerîm'de geçmiş peygam lere, seçkin kullara ve cennet ehlim lah'ın selâmı İfade edildiği gibi [493] Al!; ve meleklerinin Peygamber'e saiât e leri bildirilerek müminlerden de ona: tü selâm getirmeleri istenmiştir.[494] Allah'ın birine salâtı "raht günahlardan arındırma, manevî mak, nı yüceltme" mânasına kabul edilmiş, [eklerin ve müminlerin salâtı da o kir nin bağışlanıp yüceltilmesi şeklinde rumianmıştır [495]Namazlarda tekrar edilen Tahiyyat ı sında Allah'a, Peygamber'e, namaz k ların kendilerine ve Allah'ın bütün : kullarına salâtü selâm okunur, ardır Resûl-i Ekrem'e ve Hz. İbrahim'e öze lât ve bereket dualarında bulunulur tür metinler Hz. Muhammed'in ki sünnet. İslâm inancı ve dolayısıyla İbc teki konumunu göstermektedir.
Müminlerin Hz. Peygamber'e karş revleri sıralandıktan sonra belirtili gereken bir husus da ona karşı saye lık gösterilmesine izin verilmeme; Bütün peygamberler, inkarcıların I kuvvete dayanan reaksiyonlarının ya ra psikolojik eziyetlerine de mâruz mıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de "nebîye vey lah'a ve resulüne eziyet" diye ifade len, dünyada ve âhirette lanete ve t verici cezaya sürükleyeceği haber ve bu davranış [496] II. (VIII.) yüzyıldan itibaren günd getirilmiş, muhtemelen ilk defa Kâdi tarafından derli toplu olarak ele alınmıştır [497] Peygamber'e ezi¬yet alay, küçümseme, çekiştirme, ayıpla¬ma, iftira, aile hayatını karalama vb. şe¬killerde olabilir. "Seb" ve "şetm" (dil uzat-ma, ta'netme, şahsiyetini zedeleyici asıl¬sız eleştiriler yapmal kelimeleriyle ifade edilen bu tür eziyetler dinî ve ahlâkî ha¬yata maddî eziyetlerden daha büyük za¬rarlar getirebilir. Âlimler Hz. Peygam¬ber'e dil uzatan müşrik, münafık, inkarcı ve bozguncuların zararlarını ortadan kal¬dırmak için bazı maddî müeyyideler be¬lirlemiştir.[498]
Kur'an'da Cenâb-ı Hakk'ın, resulü Mu-hammed'i bütün dinlere hâkim olacak hak dinin nebîsi olarak gönderdiği [499] onu peygamberlerin so¬nuncusu yaptığı [500] Kur'an'ı bozulmak ve yok olmaktan koruyup ken¬di muhafazası altına aldığı [501] hak dinin son halkasını teşkil eden İslâ-miyet'i nihaî şekline erdirdiği [502] ve ondan başka din arayışına kalkı¬şanın bu davranışının asla kabul görme¬yeceği [503] ifade edilmiş, bu suretle Resûluilah'ın son peygamber ol¬duğu vurgulanmıştır. Ayrıca bunu belir¬ten birçok rivayet hadis kitaplarında yer almıştın. Hz. Muham-med'e verilen risâletin evrenselliği çeşitli âyetlerde belirtilmektedir.[504] Son pey¬gamberin nübüvvetinden günümüze ka¬dar geçen on dört asırlık zaman içinde peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkanlar olmuşsa da bu hareketler sapkınlık ola¬rak değerlendirilmiş ve iddia sahipleri kit-leleri etki I eyemem iştir. Bu sosyolojik rea¬lite sözü edilen faaliyetlerin ilâhî irade ve planla da bağdaşmadığını göstermekte¬dir.[505]
Allah nezdinde makbul ve seçkin insan¬lar olan peygamberlerin arasında üstün¬lük farkının bulunduğu Kur'an'da bildiril¬miştir.[506] Re-sûl-i Ekrem, övünç vesilesi yapmadan kendisinin insan türünün ve kıyamet gü¬nünün efendisi olduğunu söylemekle bir¬likte. Yine, "Meryem oğlu îsâ aşırı bir şekilde Övüldüğü gibi beni de Övmeye kalkışmayın" demiş [507] veko-nuşması sırasında onu överken aşırılığa kaçan bir sahâbîyi uyarmıştır.[508] Kâdî İyâz, Hz. Peygamberin beyanları arasın¬daki farklılığı tevazu gösterme, diğer pey¬gamberlere bir nakısa getirmeme ve esa¬sen nübüvvetle risâletin kendisinde bir üstünlük tercihinin bulunmaması gibi se¬beplerle açıklamıştır.[509]
Kur'ân-ı Kerîm'de geçmiş peygamber¬ler için "abd" ve "beşer" kelimeleri kullanıl¬mış, on âyette Resûlullah'tan abd olarak söz edilmiş, ayrıca beşer olduğunu söyle¬mesi emredilmiştir.[510] Bu husus birçok hadiste de yer almıştır.[511] Resûl-i Ek¬rem kendisine hürmette aşırıya kaçılma¬sını menetmiş [512] ölüm döşeğinde iken. peygamberle¬rinin kabrini mâbed edinenleri ağır bir dille yermiş, müslümanları böyle bir dav¬ranıştan sakindırmıştır.[513]
İslâm dininde Peygamber sevgisine bü¬yük önem verilmekle birlikte bütün sev¬gilerin üstünde Allah sevgisinin bulun¬duğu özellikle belirtilmiştir.[514] "Bir şeyi aşırı derecede sevmen gö¬zünü kör, kulağını sağır edebilir" mealin¬deki hadisin de işaret ettiği gibi [515] Peygamber sevgisi onun gerçek hayatı, şahsiyeti ve dindeki konumuyla paralel olmalıdır. Ehl-i kitap, aslında tek tanrı inancına sahip olduğu halde peygamberlerine beşer üstü bir ko¬num biçmiş, böylece tevhid ilkesini zede¬lemiştir.[516] İslâm tarihinde Hz. Peygamber'İ tanrılaştırmaya kadar gi¬den inanç grupları ortaya çıkmamişsa da onun gerçek hayatı, şahsiyeti ve konu¬muyla bağdaşmayan bazı aşın telakkiler bilhassa halk kitleleri arasında etkili olmuştur. Zaman zaman yabancılar tara¬fından Resûl-i Ekrem'in şahsiyetiyle ilgili yakıştırmalar ileri sürülmüş, bunun ya¬nında Peygamber'İ yüceltme amacıyla asılsız rivayetler ve hayal ürünü malzeme¬ler de üretilmiştir. Aklî ve naklî ilimler ala¬nında uzman olan bir kısım âlimler dahi Resûlullah'a dair haber ve rivayetlerde bazı yanlışlıklara düşmüştür. Nitekim Ebû Abdullah el-Halîmî, el-Minhâc il şu'a-hi'1-îmûn adlı eserinin Peygamber sevgi¬sine ayırdığı bölümlerinde sa¬hih olmayan birçok rivayeti toplamıştır. Aynı şey. Kâdî İyâz'ın eş-Şifâ3 ve Süyûtî"nin el'Haşâ\şü'l'kübrâ adlı eserleri için de söz konusudur. Süyûtî, el-Le'âli'l-maşnüsında mevzu olduğuna hükmet¬tiği rivayetlerle ilk dönem muhaddisleri-nin zayıf veya mevzu kabul ettiği nakille¬rine bile bu eserinde yer vermiştir. Hz. Muhammed'in şahsiyetini doğru olarak bilip tanımak, iman ve gönül hayatını ona göre düzenlemek her müslümanın önem¬li görevlerinden biridir. Zira Muhammed aleyhisselâmın Kur'an ve Sünnet ile sahih siyer kitaplarında yer alan gerçek şahsi¬yeti taklit edilip uyulması mümkün olan en güzel örnektir.
B) İbadet Hayatı ve Hukuktaki Yeri.
Hz. Peygamber'in, içinde yetiştiği toplumun dinî telakkilerinin merkezinde yer alan çok tanrı inancından ve putlara tapma gibi ritüellerden baştan beri uzak durdu¬ğu, peygamberlik öncesinde Kabe'yi ta¬zim gibi İslâm'daki ibadet anlayışına pa¬ralel dinî davranışlarda bulunduğu bilin-mektedir. Onun vahiy almadan önceki dö¬nemde geçmiş peygamberlerden birinin dinine göre amel etmekle yükümlü olup olmadığı meselesi İslâm âlimlerince geniş biçimde tartışılmıştır. Hz. Muhammed'in tâbi değil metbû sayıldığı gerekçesiyle buna olumsuz bakanlara karşılık bazı de-lillerden hareketle ve Âdem. Nûh, İbrahim, Mûsâ, îsâ isimlerini tasrih ederek belirli bir peygamberin dinine uyduğunu ileri sürenler yahut izlediği yolun bütün peygamberlerin dinine uygun olduğunu söyleyenler de vardır. Birçok usulcü ise aklen mümkün görünse de böyle bir mü-kellefiyetin fiilen varlığı konusunda delil bulunmadığı için bir hüküm belirtmenin doğru olmayacağı kanaatindedir. Resû-lullah'ın hayatını inceleme ve değerlen¬dirme açısından önem taşıması bir yana, muayyen bir naklî bilgiye değil değişik naslardaki ifadelerin yorumuna dayanan bu görüş ve tartışmaların bizzat Resûl-i Ekrem'in yükümlülüğü açısından pratik sonucunun bulunmadığı genellikle kabul edilir. Bu konunun fıkıh usulündeki asıl önemi ise Kitap ve Sünnet'te anılan, fakat yürürlükte bırakıldığı veya kaldırıldığı bil¬dirilmeyen önceki İlâhî dinlere ait hüküm¬lerin müslümanlar bakımından da kaynak değeri taşıyıp taşımamasıyla ilgilidir.[517]
Kur'ân-i Kerîm'de kendisine itaatin Al¬lah'a itaat etmek gibi olduğu ve Kur'an'ı insanlara açıklamakla görevlendirildiği bildirilen Hz. Muhammed'in [518] teşri" içerikli söz. fiil ve onaylarının kitaptan sonra ikinci ana kay¬nak sayılması, ibadetlerin yanı sıra hukukî İlişkiler alanına ait meselelerin hükümle¬rini delillerden çıkarma işini üstlenen fı¬kıh ilminin bütün İslâm âlimlerince kabul gören temel ilkelerinden biri olduğundan, Resûl-i Ekrem'in hayatının peygamber¬lik sonrası dönemi İslâmiyet'teki ibadet ve hukuk ahkâmı bakımından özel bir önem taşır. Usûl-i fıkıhta bu anlamıyla sünnet delili çok geniş biçimde incelen¬miştir. Hadislerin rivayetiyle ilgili mese¬leler yanında değişik sünnet türlerinden ve özellikle Hz. Peygamberin fiillerinden farklı mânalar çıkarılabilmesi olgusu ve sünnetin kitap delili karşısındaki konu¬mu etrafında gelişen metodolojik tartış¬malar bu konuda zengin bir literatürün oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bu ara¬da Resûlullah'ın teşri' içerikli tasarrufla¬rının peygamber sıfatıyla yahut hâkim veya devlet başkanı gibi bir sıfatla işlen¬miş olması da bunlara bağlanacak sonuç¬lar açısından önemlidir. Doğrudan pey¬gamberlikle ilgisi bulunmayan ordu dü¬zeni, meyve ağaçlarına aşı yapılması gibi konularda Resûl-i Ekrem'in kendi bilgi ve tecrübesine göre kararlar verdiği hususu genel kabul görmekle birlikte onun şer'î hüküm kapsamına giren meselelerde ic-tihad yoluyla -vahiy almadan- açıklama yapmasının mümkün olup olmadığı hususu tartışılmıştır. Şer'î hüküm ve re'y kavramlarının tanım ve kapsamıyla ilgili görüş farklılıklarının etkisi altında cere¬yan eden bu tartışmalarda iki temel yak-laşımdan biri Hz. Peygamber'in ictihad yoluyla bir şey söylemediği, diğeri de bu¬nun mümkün olduğu yönündedir. Hatta ikinci grupta yer alan Hanefî usulcüleri-ne göre Resûl-i Ekrem gerektiğinde icti¬had etmekle görevlidir ve bu konuda üm¬metine örnek teşkil etmiştir. Bununla birlikte onun içtihadı vahyin kontrolünde olmasıyla başkalannınkinden ayrılır; di¬ğer bir ifadeyle onun ictihadla ulaştığı so¬nuçlar vahiyle düzeltilmemişse isabetin¬de tereddüt kalmaz ve vahiyle sabit hü¬kümler gibi hüccet kabul edilir.[519]
Hz. Muhammed'in sîreti. ibadet kavra¬mının "Allah'ın hoşnutluğunu kazanma çabası içinde olma ve bu maksatla yapı¬lan iradî davranışlar" şeklindeki geniş an¬lamı esas alınarak incelendiğinde onun bütün yaşantısının bu amaca yönelik ol¬duğu görülür. İbadetin "yaratana saygı, sevgi ve itaatin simgesi olan belirli dav¬ranış biçimleri" mânası esas alındığında ise onun başta namaz, oruç, zekât ve hac olmak üzere bu kapsama giren ibadet¬lerle ilgili söz. uygulama ve davranışları¬nın özünü ve amacını Allah'a tam bir tes¬limiyetle, içtenlikle, sırf O'nun rızasını gözeterek, vahiyle bildirilenlere sadık kala¬rak kulluk yapma ve ruhu arındırma ça¬bası içinde olma şeklinde ifade etmek mümkündür. İbadetin şekli konusunda Resûlullah'ın kendisinin örnek alınmasını istemesi [520] dar anlamıyla ibadetin vah¬yin sınırları içinde kalması gerektiği husu¬sunda bir uyandır. Resûl-i Ekrem cema¬atle namazı teşvik etmiş ve ashabına biz¬zat imamlık yaparak bu konudaki örnek¬lik misyonunu hayatı boyunca sürdür¬müştür. Birçok hadisinde genel olarak temizliğin ve manevî arınmanın önemini vurguladığı gibi bazı ibadet şekillerinde beden, elbise ve ibadet mahallinin mad¬dî temizliğinin, ayrıca bir çeşit ibadet temizliğinin (hükmî temizlik) şart olduğu¬nu bildirmiştir.[521] Hz: Peygamber'in günlük yaşayışını inceleyen eserlerde ibadetlere ilişkin uygulamala¬rına da geniş yer verilmiş olup bunların müslümanlar açısından ne anlam ifade ettiğini belirlerken onun İbadet hayatını bir yandan peygamberlik görevinin, öte yandan şükreden bir kul olabilmenin [522] icapları arasında den¬geleyerek düzenlediği göz ardı edilme¬melidir. Nitekim Hz. Muhammed'in bu alandaki bazı uygulamalarının ümmeti için bir ölçü sayılmadığı veya aynı hükmü taşımadığı naslarda ifade edilmiştir. Me¬selâ visal orucu ümmeti için caiz değildir ve ona farz olan teheccüd namazı üm¬meti bakımından nafile ibadetlerdendir. Diğer taraftan Resûlullah'ın ibadetlere ve günlük yaşantıya ilişkin uygulamaların¬dan bunların dinî bildirim içermekle bir¬likte vücûb düzeyinde bağlayıcı olmadığı sonucuna ulaşılanlar teklifi hüküm ter¬minolojisinde mendup kavramıyla, Hz. Peygamber'in verdiği önem derecesine göre de sünnet-i müekkede, sünnet-i gayri müekkede, mendup. müstehap gibi kavramlarla ifade edilir. Fakat hacdaki bir kısım uygulamalarında görüldüğü gibi bir ibadetle ilişkili olan bazı fiilleri bir kısım âlimlerce ibadet amaçlı sayılırken bazıla¬rı tarafından başka gerekçelerle açıklan¬mıştır. Bu arada Resûl-i Ekrem'in teşrîî otoritesi ibadetler kapsamında mütalaa edilen helâl-haram meseleleri açısından değerlendirilirken kendisinin dünya ni¬metlerinden haz alan ve buna bağlı ter¬cihlerde bulunan bir beşer olduğu da [523] göz ardı edilmemelidir. Bu se¬beple usul âlimlerince, onun sırf beşer olarak İşlediği fiillerin yükümlülük ifade eden şer'î hükümlere dayanak kılınama¬yacağına, ancak mubahlık hakkında özel delil sayılabileceğine, bütün terklerinden de haramlık sonucunun çıkarılamayaca¬ğına dikkat çekilir. Hz. Peygamber'in, sof¬radaki yemeğin kızarmış bir keler olduğu-nun açıklanması üzerine yemekten vaz¬geçtiğini farkeden ve onun haram mı ol¬duğunu soran sahâbîye, "Hayır, bizim yö¬rede bulunmaz, hoşuma gitmediği için yemiyorum" cevabını vermesi [524] bu hususu des¬teklemektedir. Resûlullah'ın bu alandaki bildirimlerinden ve ümmetine örnek ol¬mak üzere yaptığı uygulamalardan çıkan önemli bir sonuç da şudur: İbadet hü¬kümlerinde insana gücünün üstünde bir görev yüklenmemesi, kolaylık ve kolay¬laştırma temel ilke olmakla birlikte kişi¬nin de belirtilen çerçevede kalan yüküm¬lülüklerin aşkın bir kaynaktan geldiği, yüksek hakikat ve hikmetler içerdiği inan¬cını koruyarak tam bir teslimiyet içinde bulunması ve bunların meşakkatini bir külfet değil yüce varlığa kul olma hazzını tattıran görevlerin tabii uzantısı şeklinde telakki etmesi gerekir. Nitekim Hz. Peygamber, bazı dinî yükümlülükleri ağır bu¬lan ve İslâmiyet'e şartlı olarak girmek is¬teyen kişilere ve gruplara tâviz vermemiş, sadece onların içinde bulunduğu şartlara göre geçici kolaylıklar sağlamıştı.[525]
Diğer taraftan müslümanların Resûl-i Ekrem'e karşı vecîbeleri kapsamında bazı özel hükümler vardır ki bunların bir kıs¬mı onun hayatından sonrası için de yü¬rürlüktedir. Meselâ Peygamber'e itaat ve sevgi ilkesi sahâbîleriyle sınırlı olmayıp bütün müminler için geçerli ve önemlidir. Salavat getirerek onun İçin dua edilme¬si ve ona olan sevgi ve bağlılığın değişik vesilelerle tazelenmesi emir ve tavsiye edildiği gibi [526] fıkhî hükmü hak¬kında mezhepler arasında farklılıklar olsa da- namazların her oturuşunda diğer sâ-lih kullarla birlikte Peygamber'in özel ola¬rak selâmlanmasın! içeren Tahiyyat dua¬sının okunması [527] ve bazı na¬mazların ilk oturuşuyla bütün son oturuş¬larda Resûlullah'ın yanı sıra İslâmiyet'in tebliğinde seçkin bir yere sahip olan aile¬sine salât okuyarak [528] minnetle anılması na¬mazın tâli unsuru sayılmıştır. Bu kapsam¬daki hükümlerin bir kısmı ise sadece be¬lirli bir süre uygulanmış veya onun yakın çevresindeki müminleri muhatap almış¬tır; ancak bunlardan çıkan sonuçlar da bütün müslümanlar için önem taşır. Me¬selâ Hz. Peygamber'le özel görüşme yap¬mak isteyenlerden hali vakti yerinde olan¬ların fakirlere bağışta bulunması emrinin [529] asıl hedefi gerçek¬leşince tasadduk hükmünün bir kural ha¬linde işletilmesine gerek kalmamıştır. Fa¬kat müslümanların böyle bir tecrübe ya¬şamaları, geride bir yandan Resûl-i Ek¬rem'in nezaketine ve insanları incitme¬mek için gösterdiği hassasiyete dikkat çeken, öte yandan imkânı olanların ihti¬yaç sahiplerini sürekli gözetme vecîbesi¬ne vurgu yapan öze! bir mesaj bırakmış¬tır. Resûlullah'ı ziyaret ederken, onun hu-zurundayken ve ona hitap ederken âdâb-ı muaşerete uyma hususunda daha özenli davranılmasını emreden, onu üzecek ha¬reketleri yasaklayan ve onu incitmeyi Al¬lah'ı incitme gibi niteleyen âyetler de [530] şeklen onun ha¬yatıyla sınırlı hükümler içermekle birlikte, bunların bütün müminler için peygam¬berlik makamına ve Resûl-i Ekrem'in hâ-tırasına gösterilmesi gereken saygı hususunda dikkatli olunması mesajı taşıdığı açıktır.
İslâm tebliğinin temel ilkelerinden olan tedrîcîlik uyarınca hukukî ilişkiler alanın¬daki bozuk yapının ıslahı için önce inanç ve ahlâk temellerinin hazırlanmasına ağır¬lık verilmiş, bu alanda toplu bir düzenle¬me yapma cihetine gidilmemiştir. Hz. Peygamber'in Medine'ye yerleşirken ora¬daki yetkililerin katılımıyla oluşturduğu esas teşkilât içerikli metin, bir yandan dı¬şa karşı tek bîr yönetici tarafından tem¬sil edilecek siyasî birliği tescil ederken öte yandan müslümanların kendi içinde ba-ğımsız bir sosyal yapı teşkil ettiklerini, do¬layısıyla Mekke dönemindekinden farklı olarak hukukî yaptırımları olan kurallar döneminin başladığını gösteriyordu. Gü¬nümüze ulaşan bu yazılı belgeden Hz. Muhammed'in, yeni kurulan siyasî birli¬ğin başkanı ve içeride farklı gruplar ara¬sında çıkabilecek ihtilâfların nihaî yargı mercii olduğu anlaşılmaktadır ve uygula¬ma da bu yönde gerçekleşmiştir. Müslü¬manlar bakımından yapılacakyeni huku¬kî düzenlemelerin vahye dayanması esas olduğundan teşri" erkinin merkezinde Re¬sûlullah'ın yer alması tabii idi. Kaldı ki. Hz. Peygamber'in ve onun sağlığında saha¬benin ictihad ettiğini kabul edenlere gö¬re de, Resûl-i Ekrem'in bu içerikteki İcti-hadî görüşleri doğrudan ilâhî vahiyle ve Peygamber'in muttali olduğu sahabeye ait ictihadlar onun tarafından düzeltil-memişse neticede vahiy kapsamında sa-yılmaktadır. Yargı ve yürütme erklerinin işletilmesi ise Resûlullah'ın bizzat yetki kullanması veya başkalarını yetkilendir¬mesi yoluyla gerçekleşmekteydi.
Hz. Peygamber'in hukukî ilişkiler ala¬nında tebliğ ettiği ilke ve hükümlerle or¬taya koyduğu Örnek uygulamaların ortak hedefi daha çok belli kişi ve grupların menfaatlerini korumaya yarayan, bilgi-sizlikten beslenen, taklide dayalı bozuk yapının değişmesi yönünde bir zihniyet inkılâbı gerçekleştirmek; ilâhî iradeye ay¬kırılık taşımamak şartıyla adalet ve mas¬lahatın dengelenmesine dayalı bir meş¬ruiyet anlayışı tesis etmek; İnsanın insan olmaktan kaynaklanan değerlerini koru-mak: yönetenlerle yönetilenler arasında¬ki ilişkilerde hukuku hâkim kılıp keyfîliği önlemek; barışı, zulüm ve zorbalığa karşı tavır koymayı esas alan bir milletlerarası ilişkiler düzeni kurmak şeklinde özetle¬nebilir. Eskiye ait her şeyin sökülüp atıl¬ması amaçlanmadığından Resûlullah'ın getirdikleriyle İslâm öncesi döneme ait olanlar arasındaki ilişki hep ilga yönünde olmamış, İslâm teşriinin ilkeleriyle çatışmayan, toplumda köklü yer tutmuş ku¬ral ve kurumların önemli bir kısmına do¬kunulmamış veya değişiklikler yapılarak korunmuştur. Bazı kavâid müelliflerinin İbadetler ve hukukî ilişkiler alanındaki bü¬tün sonuçlan kuşatıcı nitelikte kabul et¬tiği beş temel prensip, kitabın yanı sıra Hz. Peygamber'in birçok söz ve uygula¬masından destek alır. Bunlardan Me-celle'öe, "Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir [531] "Zarar izâle olunur [532] şeklinde ifade edilenler özellikle Resûlullah'ın cevâmiu'l-kelimden (veciz sözler) sayılan, "Ameller ancak niyetlere göredir" "Za¬rar vermek de zarara zararla mukabele etmek de yoktur [533] mealindeki hadislerine dayandırılır. Hakkında özel düzenleme bulunmayan durumlarda örf ve âdetin hakem rolü üstleneceğini belirten, "Âdet muhakkem-dir" kaidesi de [534] yukarı¬da temas edilen sosyal gerçekliklerin dik¬kate alınması yönündeki teşri" siyaseti¬nin özlü bir ifadesidir. Hz. Peygamber'in tebliğ ettiği hükümle¬rin ve gerçekleştirmeyi hedeflediği zih¬niyet inkılâbının doğru anlaşılabilmesi açısından onun olumsuz bulduğu davra¬nışlar hakkındaki sözlerini bizzat kendi¬sinin onları yapmama şeklindeki uygula¬malarıyla pekiştirmesinin ayrı bir önemi vardır. Meselâ kölelik bir hamlede ve ke¬sin biçimde kaldırılmamakla birlikte Kitap ve Sünnet'te bu kurumun tedricen kalk-masını sağlayacak düzenlemelere yer ve¬rilmiş, Resûl-i Ekrem de kölelere iyi mua¬mele edilmesini, hatta onlara ailenin bir ferdi gibi davranılmasını ısrarla istemiştir.[535] Bizzat kendisinin peygamberlik ön¬cesinde hediye edilen köleyi azat etmesi ve daha sonra bu tavrına sahip çıkması, Medine döneminde köle edinme imkân¬ları varken bu yola tevessül etmediği gibi hukukî yollarla mülkiyetine geçen köle ve cariyelerini de uzun süre bu statüde tut¬mayıp tamamını hayatta iken azat etmesi [536] onun insanın özgür¬lüğüne verdiği değer hakkında önemli mesajlar içerir. Yine, evlilikte karşılıklı hak ve ödevlere riayetin önemini belirtmekle birlikte sosyal gerçeklik olarak kadının mağduriyetini dikkate alan Resûl-i Ekrem erkekler hakkında en iyi olmanın ölçütü¬nü eşine iyi davranma şeklinde belirlemiş, kendisi de birçok evlilik yapmış olmasına rağmen hiçbir eşine nezaket sınırlarını aşan bir muamelede bulunmamış [537] aile kurumunun kadına değer verilmesi esasına dayalı ol¬ması gerektiği hususunda kesin bir tavır ortaya koymuştur. Aynı şekilde öç alma-nın tutku haline geldiği bir toplumda ye¬tişmesine, kendisini intikam almaya yö¬neltecek şartların bulunmasına rağmen hayatı boyunca kişisel bir öç alma yoluna girmemiş, intikam konusundaki olumsuz bakışını.
İbadetlerde olduğu gibi hukuk alanın¬da da Hz. Peygamber'e özgü birtakım hükümler bulunduğu ve naslarda onun konumuna özel atıflar yapıldığı görülür. Kendisine bir imtiyaz tanınmasının söz konusu olmadığı bu hüküm ve atıflarla onun peygamber veya devlet başkanı sı¬fatına, dolayısıyla görevinin yüklediği ağır sorumluluğa yahut bu konumunun mü¬minler tarafından iyi algılanması gereği¬ne dikkat çekmenin amaçlandığı anlaşıl¬maktadır. Nitekim torununun zekât hur¬malarından bir tane almasına bile müsa¬ade etmeyip zekât gelirlerinin kendisine ve ailesine helâi olmadığını belirtirken [539] aynı zamanda yö¬netimi kendisine verilen kamu mallarının şahsî serveti olmadığını da anlatmış olu¬yordu. Yine zekât dışındaki devlet gelirle¬rinden pay alma konusunda yetkisini kul-lanırken asgari geçim şartlarını esas al¬mış ganimeti, diğer peygam¬berler gibi o da ailesine zikre değer mad¬dî bir miras bırakmamıştır. Buna karşılık kamu malına göz dikenlerin yüklendiği ağır vebale dikkat çektiği, aldatma yoluy¬la kazanç sağlayanları şiddetle kınadığı [540] bilhassa malî konular¬da keyfîliği önleyıp şeffaf yönetim ilkesi¬ni titizlikle uyguladığı halde bunu idrak edemeyen ve Resûlullah'ı üzecek tavırlar ortaya koyan kişiler uyarılmış, onun konu¬muna ve görevinin bir parçası olan takdir yetkisine saygı gösterilmesi istenmiştir.[541] Dört¬ten fazla hanımla evlenmesine izin veril¬mesi ve daha sonra eşlerini boşayıp yeni evlilikler yapmasının yasaklanması da [542] Hz. Pey¬gamber'e has olup evlilik hayatının büyük bölümünü tek eşli geçirdiği dikkate alın¬dığında bunların bazı hikmetlere dayalı istisnaî hükümler olduğu anlaşılır.
Resûlullah'ın asıl görevi ilâhî mesajı tebliğ etme ve açıklama olmakla beraber konumu ve içinde bulunduğu şartlar onun topluma liderlik yapması, dolayısıy¬la sadece kendisinin değil ailesinin de ilgi odağı olması sonucunu beraberinde ge¬tirmişti. Bu konumun aslî görevin lâyıkıy¬la yerine getirilebilmesi açısından taşıdığı önemi ve ilgililerin bu husustaki ağır so¬rumluluğunu hatırlatmak üzere Kur'ân-ı Kerîm'de, Peygamber ailesi hakkında top¬lumsal refahtan pay alma arzusunu sınır-lamaktan aile üyeleri dışında kalanlarla görüşme usulüne varıncaya kadar bir dizi özel hüküm ve uyarıya yer verilmiştir. Re-sûlullah'ın eşlerinden, ya peygamber ha¬nımı olarak kalma yahut dünya nimetle¬rinden yararlanan sıradan bir fert olma arasında seçim yapmalarının istenmesi onları bilinçli bir statü tercihine yöneltir¬ken bunun şeref yönü ve külfetiyle birlik¬te çok özel bir statü olduğu ifade edilmiş¬tir.[543] Resûl-i Ek¬rem'in müminlere kendilerinden daha ya¬kın ve eşlerinin de onların anneleri oldu¬ğunu, vefatından sonra Peygamber eş¬leriyle evlenmenin ebedî olarak yasaklan¬dığını, buna karşılık Hz. Muhammed'in eski evlâtlığı Zeyd'in veya -öz çocukları dışında- hiçbir erkeğin babası olmadığını bildiren âyetler [544] beraber değerlendirildiğinde Resû-lullah ile müslümanlar arasında hukukî sonuçları bulunan bir akrabalık bağının tesis edilmesinin değil onunla müminler arasındaki manevî yakınlık bağının vur¬gulanması yanında eşlerine özel bir saygı gösterilmesi gerektiğini zihinlere yerleş¬tirmenin hedeflendiği ve bu amaçla da somut bir yasaklık hükmünün konduğu anlaşılmaktadır.
C) Örnek Oluşu.
Peygamberlerin gönderilişinin başlıca amacı, gönderildikleri toplumları veya bütün insanları Allah'ın iradesi doğrultusunda zihnî ve amelî planda değiştirme ve dönüştürmedir. Peygamberleri eğitimci, düşünür vb. Ki¬şilerden ayıran en önemli özelliklerinden biri onların vahiy yoluyla kendilerine bildi¬rilen inanç, ibadet, ahlâk ilkelerini tebliğ etme yanında bunların anlaşılması ve uy-gulanması hususunda insanlara model olma sorumluluğu taşımalarıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de bütün peygamberlerin kendi¬lerine uyulması, dolayısıyla model alınma¬ları için gönderildiği belirtilir.[545] Yeni bir kitap getirmemiş, sadece Allah'tan aldığı emirle dönemindeki veya kendisinden önceki bir kitabın hükmünü yaşatmakla sorumlu kılınmış peygambe¬rin bulunmasına karşılık bir peygambe¬rin aracılığı olmaksızın insanlara doğru¬dan indirilmiş hiçbir ilâhî kitabın olma¬ması, dinlerde kutsal kitaplar kadar bu kitapların hayata geçirilmesinde rehber¬lik ve örneklik edecek peygamberlerin bü¬yük önem taşıdığını göstermektedir. Ni¬tekim Kur'an'da belirtildiğine göre Mekke putperestlerinin arada peygamber olma¬dan vahyin bir melek vasıtasıyla indirilme¬si yolundaki istekleri reddedilmiştir.[546] İnsanlara belli inanç ve değerlerin benimsetilmesinde soyut an¬latımdan çok somut örneklerin etkili ol¬duğu bilinmektedir. Bu sebeple ilâhı kitaplardaki emir ve yasakların hayata na¬sıl geçirileceğini göstermek için mutlaka bir uygulayıcıya ihtiyaç vardır. Bu uygula¬yıcı peygamberdir; diğer uygulamaların İlâhî kitaplardaki hükümlere uygunluğu-nun ölçüsü de peygamber tatbikatıdır. Zira Allah peygamberleri doğru yolun rehberleri kılmış, onları örnek alıp izle¬meyi emretmiştir.[547] Esasen önceki peygamberler de sonrakiler için bi¬rer örnektir; nitekim Hz. İbrahim ve onun yolundan gidenler Hz. Muhammed'e mo¬del olarak gösterilmiştir [548] Geçmiş peygamberlerin tebliğ mücadelelerine dair Kur'an'da verilen bilgi¬lerin asıl amacı da bunların Resûl-i Ekrem için örnek oluşturmasıdır.
Pek çok âyet ve hadiste Resûlullah'ın bildirdiği ve hayatında uyguladığı hüküm¬lere uyulması ve onun izinden gidilmesi emredilmiştir. Çünkü Hz. Peygamber din konusunda kendiliğinden bir şey ortaya koymamış, yalnız kendisine vahyedilenleri bildirmiş [549] yaşayışında da sadece kendisine vahyedilenlere uy¬muştur.[550] Birçok âyette emir ve yasakların doğrudan Resûl-i Ek¬rem'e yöneltilmesi de onun davranışla¬rında ümmetine örnek olmakla yükümlü kılındığına ve muhataplarına model ola¬rak gösterildiğine delâlet etmektedir. Bu sebeple ona itaat etmek Allah'a itaat et¬mek demektir.[551]
Öte yandan çok sayıda âyette Hz. Pey¬gamber inancındaki sebatı, Allah'a bağlılığı, ibadete düşkünlüğü, tövbe ve istiğ¬far konusundaki titizliği. Allah yolunda kararlı davranışları ve fedakârlıkları, düş¬manları karşısındaki sabır ve sebatı, sa-vaşlardaki kahramanlığı; insanlara, diğer canlılara ve özellikle müminlere karşı duy¬duğu sevgi ve şefkati, affediciliği, teva¬zuu, dürüstlük ve adaleti, nihayet üstün ahlâkını ve kişiliğini oluşturan pek çok meziyet ve erdemiyle anılmakta ve insan¬lara bir örnek olarak gösterilmektedir. "Beni rabbim terbiye etti ve en güzel şekil¬de terbiye etti [552] "Ben ahlâk güzelliklerini tamam¬lamak için gönderildim" mealindeki ha¬dislerde [553] bunun gerekçesi ve amacı ortaya kon¬muştur. Bu husus, "Hiç şüphe yok ki sizin için, aranızdan Allah'ın lutfuna ve âhiret gününe inananlar ve Allah'ı çokça anan¬lar için Resûlullah'ta güzel bir örneklik vardır" mealindeki âyette özlü bir ifadeyle dile getirilmiştir. Bu âyet, müminlerin Hendek Savaşi'nda ya¬şadıkları güçlükler karşısında Hz. Peygamber'İn kararlılığını örnek almaları gerekti-ğini bildirmek üzere inmiş olmakla bera¬ber İslâm âlimleri, âyetin müslümanlara dini İlgilendiren her konuda Resûl-i Ek¬rem'i model almaları hususunda mutlak bir emir olduğunu söyler.[554]
Bu âyet ve hadisler yanında, Resûlullah'ı tanıyanlar da onun hayatı boyunca davranışlarıyla örnek alınmaya değer ol¬duğunu görmüşler, inkarcılar bile zaman zaman bunu ifade etmek zorunda kal-mışlardır. Müslümanlar ise onun gibi ol¬mayı, onun gibi yaşamayı bir ilke edin¬mişlerdir. Müşriklerin baskıları yüzünden Habeşistan'a hicret etmek zorunda ka¬lan müslümanlann sözcüsü Ca'fer b. Ebû Tâlib'in. Ashame en-Necâşî'nİn huzurun¬da müslüman olmalarının sebeplerini açıklarken Hz. Peygamberin ortaya koy¬duğu ilkeler hakkında söyledikleri [555] yine Ebû Süfyân'm henüz müslüman oimadan Bizans İmparatoru Herakleios'un yanında Resûlullah'ın kişili¬ği hakkındaki itirafları [556] onun örnek bir kişiliğe sahip bulunduğunu göstermektedir. Pek çok hadiste ashabın kendi tutum ve davra¬nışlarının gerekçesini, "Resûlullah'tan böyle gördük, böyle duyduk, Resûlullah şöyle şöyle yapardı..." şeklinde ifade et¬meleri de bunu teyit etmektedir.[557]
Ashap döneminden başlamak üzere müslümanlar, bir davranışın veya uygulamanın doğruluğunun ya da yanlışlığı¬nın gerekçesini Hz. Peygamberin uy¬gulamasından göstermeye büyük önem vermişlerdir [558] Kaynaklarda Resûlul¬lah'ın izinden gitmenin hükmü hakkında başlıca üç görüş ileri sürülmüştür.
1. Müstehap oluşuna dair delil bulunmadıkça onu örnek almak vaciptir.
2. Vacip oluşuna dair delil bulunmadıkça örnek alınması müstehaptır.
3. Dinî konularda örnekliği vacip, dünya işlerinde müstehaptır.[559] Hâkim görüşe göre Resûl-i Ekrem'in bütün yap¬tıkları ve söyledikleri tek bir hüküm çer¬çevesine sokulamaz; başta Kur'an olmak üzere diğer deliller ve karineler de göz önüne alınarak onun her fiili ve sözü ayrı ayrı değerlendirilmek suretiyle bağlayı¬cı olup olmadığı belirlenir [560] Tartışmalar konuya teorik bir çerçeve çiz¬me amacına yönelik olup Resûlullah'ın ha¬yatının örnek alınması müslümanlar ta-rafından dünya huzuru ve âhiret kurtu¬luşu için kutsal bir görev kabul edilmiş¬tir. İbn Hazm âhiret iyiliğini, dünya bilge¬liğini, düzgün yaşayışı, ahlâk güzellikle¬rini kazanmak ve erdemlerle donanmak isteyenlerin Hz. Muhammed'i örnek al¬maları gerektiğini belirtmekte ve bunun gerekçesini şöyle açıklamaktadır: "Resû-îullah her türlü iyilikte örnek ve önder¬dir. Allah onun ahlâkını övmüş [561] çeşitli faziletleri kâmii şekliyle on¬da toplamış ve onu bütün kusurlardan uzak tutmuştur" [562] Gazzâlî/hyâ'ü 'ulûmi'd-dinde Peygamber'in ahlâkının Kur'an ahlâkı olduğunu belirten hadisi [563] ve bu ahlâkın özelliklerine dair bazı âyetleri zikrettikten sonra, "Resûlullah Kur'an ile terbiye edil¬miş, insanlar da Resûlullah ile terbiye edil¬miştir" demektedir.
Müslümanlar, Asr-ı saâdeften itibaren Resûl-i Ekrem'in örnek teşkil edecek tu¬tum ve davranışları hakkında bilgi eksik¬liklerini gidermeye çalışmışlardır. Emevî Halifesi Muâviye'nin bu yöndeki talebine Mugire b. Şu'be'nin verdiği yazılı cevap bunun güzel bir örneğini teşkil etmekte¬dir. Mektupta Mugire, Hz. Peygamber'in her namazın sonunda okuduğu duayı kay¬detmiş ve onun bazı ahlâk ilkeleri hakkın¬da bilgi aktarmıştır [564] Ayrıca hadis ve siyer literatürü yanında Ebû îsâ et-Tirmizî'nin Şemâ'ilü'n-nebî, Nesâî'nin Amelü'l-yevm ve'1-leyle, Ah-med b. Hüseyin el-Beyhaki'nin ed-Daca-vâtü'l-kebîre, Nevevî'nin el-Ezkâr adlı eserlerinin yazılışındaki başlıca amaç da Hz. Peygamberin kişiliğini ortaya koyup ümmetin onu örnek almasını sağlamaktır.
Resûl-i Ekrem'in davranışlarının örnek alınması sadece dinî etkenlere bağlı ol¬mayıp bunun önemli bir sebebi de Pey¬gamber hâtırasına duyulan derin saygı ve ona karşı beslenen vefa duygusudur. Sünnetin canlılığını korumasında bu say¬gı ve vefanın önemli bir payı vardır. Bu¬nunla ilgili olarak Medine'ye hayli geç bir tarihte hicret eden Ebû Bürde şunu an¬latmaktadır: "Medine'ye girdiğimde beni Abdullah b. Selâm karşıladı ve, 'Gel seni evime götüreyim, Hz. Peygamber'in içti¬ği kâse ile sana su ikram edeyim, ardın¬dan Resûlullah'ın namaz kıldığı mescid-de sen de kılarsın' dedi. Bana sevik içirdi, hurma ikram etti, daha sonra Peygam¬ber'in mescidinde namaz kıldım [565] Ashaptan Ebû Berze'-nin. müslümanların ulaştığı manevî zen¬ginlik ve yükselişin İslâm ve Hz. Muham-med sayesinde gerçekleştiğini belirten sözü de [566] bu ve¬fanın güzel ifadelerinden biridir.
Hz. Peygamber'in şahsiyeti, bilim ve düşünce adamlarının çeşitli konulardaki görüşleri için de örnek teşkil etmiştir. İs¬lâm âlimleri arasında daha çok hadisçi ve fıkıhçıların ahlâk anlayışı ve dünya görüş¬leri üzerinde Resûl-i Ekrem'in ahlâk ve yaşayışının formel yanı etkili olmuştur. Nitekim bunların yazdığı ahlâk kitapları çoğunlukla "âdâb" tarzında eserlerdir. Bunlarda hayatın çeşitli alanlarıyla ilgili davranışların âdâb ve erkânı Peygam¬ber'in davranış tarzı örnek alınarak işle-nir. Hadis mecmualarının "edeb", "birr", "rtişâm" gibi başlıklar taşıyan bölüm¬leriyle Buhârî'nin el-Edehü'l-müîred\ Ebü'ş-Şeyh el-İsfahânî'nin Ahlaku 'n-ne-bîve âdâbüh adlı eseri, Ahmed b. Hüse-yin el-Beyhaki'nin el-Âdâüı sayısı yüzle¬re varan bu tür eserlerden bazılarıdır.
D) Mucizeleri.
Sözlükte "benzeri başka¬larınca gerçekleştirilemeyen harikulade olay" anlamına gelen mucize peygamber¬lerin doğruluğunu kanıtlayan yegâne de¬lildir. Ahd-i Atîk'te Hz. Musa'ya, Yeşû, İl-ya ve Elişa'ya. Ahd-i Cedîd'de Hz. îsâ'ya, Kur'an'da Hz. Nûh, İbrahim, Salih, Mûsâ, Ya'küb. Süleyman'a ve îsâ'ya mucizeler nisbet edilmiştir. Hz. Muhammed dünya¬ya gelmeden önce Zend Avesta, Hint Ve¬da ve Puranalar'ı. Eski Ahid ve Yeni Ahid gibi kutsal metinlerde âhir zamanda bir peygamberin geleceğine ilişkin müjdeler yer almıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de de [567] Tevrat ve İn¬cil'de onun peygamber olarak gönderile¬ceğinin yazılı olduğu bildirilmektedir. Kut¬sal metinlerin etkilerinin görüldüğü Or¬tadoğu bölgesinde yaşayanlar arasında yeni bir peygamber beklentisinin mev¬cut olduğu [568] zaman ilerledikçe beklentilerin daha da arttığı [569] bilinmektedir.
Hz. Muhammed'le ilgili olarak nübüv¬vet Öncesinde birtakım harikulade olay¬ların meydana geldiği rivayet edilmektedir. Bunların bazıları şunlardır: Âmine'-nin ona hamile iken gördüğü bir rüyada doğuracağı çocuğun önemli bir mevkiye sahip olacağının kendisine bildirilmesi [570] babasının alnında bulu¬nan nurun ona hamile kalması üzerine annesine intikal etmesi [571] doğumu esnasında melekle¬rin kendisine yardımcı olması [572] sütannesinin yanında iken çevresinde bazı fevkalâde İlklerin görülmesi, Ehl-i kitap âlimlerinin ve kâhinlerin onun son peygamber olaca¬ğını keşfetmesi.[573] Ay¬rıca Duhâ ve İnşirah sûrelerinin muhte¬vasından Allah Teâlâ'nın Hz. Muhammed'e gençliğinde bazı olağan üstü lütuf ve yardımlarda bulunduğu an¬laşılmaktadır.
Resûl-i Ekrem'e peygamberliği döne¬minde verilen mucizeler farklı şekillerde gruplandırılmıştır. Mucizeler mahiyetleri bakımından aklî (mânevi), hissî (maddî) ve haberi mucizeler, muhatapları yönünden helak ve hidayet mucizeleri, kaynakları açısından Kur"an'la ve sahih rivayetlerle sabit olanlar ve zayıf senedterle rivayet edilenler şeklinde ele alınabilir.[574]
Aklî Mucizeler. Resûlullah'ın en bü¬yük mucizesi Kur'ân-ı Kerîm'dir. Önceki peygamberlere kendi dönemlerinde önemli görülen alanlarda mucizeler ve¬rildiği gibi Hz. Muhammed'e de kendi devrinde en çok itibar gören dil, üslûp, hi¬tabet ve edebî sanatlar alanında olağan üstü bir özelliğe sahip Kur'ân-ı Kerîm in¬dirilmiştir. Kur'an'da kendisinin mucize oluşu, benzerinin gerçekleştirilemeyece¬ğini bildiren meydan okuma (tehaddî) âyet-İeriyle ortaya konmuştur. Bu meydan oku¬yuş Kur'an'ın tamamının [575] on sûresinin [576] veya bir sûresinin [577] benzeri¬nin meydana getirilmesi hususunda in¬karcılara çağrıda bulunma şeklinde ifade edilmiştir. Tehaddî Medine döneminde de sürmüştür.[578] İslâm tarihinde Kur'an'ın benzerini yazmaya kalkışan bazı şair ve edebiyatçıların te¬şebbüsleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. [579]Kur'an üs¬lûbu, edebî tasvirleri, iç kompozisyonu, muhteva bütünlüğü, farklı seviyedeki in¬sanlara hitabı, gönüllere etkisi, i'câzı ve gayba ilişkin haberleriyle erişilmesi müm¬kün olmayan bir eserdir.
Hz. Peygamber'in nübüvvetinin ispatı¬na yer veren âlimler onun risâletle görevlendirildiği zamana ve coğrafyaya da dik¬kat çekmişlerdir. Milâdî VII. yüzyılın başla¬rında hemen bütün insanlar o dönemde mevcut dinlerden birine mensup bulunu¬yordu. Hz. Muhammed, atalarından inti¬kal eden herhangi bir hâkimiyet mirasına sahip olmadığı gibi kırk yaşına kadar bu alanda bir iddia da ileri sürmüş değildi. Nübüvvetini izhar ettiği coğrafya o gün¬kü dünya şartlarında dikkat çekmeyen önemsiz bir yerdi. Mensup bulunduğu kabilenin ileri gelenleri kendisini destek¬leyecek yerde ona karşı direnmişlerdi. Bu engellere rağmen onun tebliğ ettiği di¬nin kısa zamanda dünya dinleri içinde ye¬rini alması ve günümüzde müslüman sa¬yısının dünya nüfusunun dörtte birini teş¬kil etmesi olağan üstü sayılması gereken bir durumdur. Bazı müellifler. Hz. Pey-gamber'in hayatının her safhasında her türlü şartta üstün ahlâkın canlı örneğini ortaya koymasını da bir tür aklî mucize olarak değerlendirmiştir.[580]
Hissî Mucizeler. İslâm âlimlerinin bü¬yük çoğunluğu, Resûl-i Ekrem'e Kur'an dışında da mucizeler verildiği ve bunla¬rın başında hissî mucizelerin geldiği ka¬naatindedir Bazılarına Kur-'an'da temas edilen, çoğu hadis literatü-ründeki rivayetlere dayandırılan bu tür mucizelerin sayısı Kütüb-i Sitte'öe fazla olmamakla birlikte a'lâmü'n-nübüvve, delâilü'n-nübüvve ve hasâisü'n-nebîtürü eserlerde büyük bir yekûn tutmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'de kıyametin yaklaştığını ve ayın ikiye ayrıldığını ifade eden âyetle [581] bazı hadis rivayetlerine dayanan âlimler ekserisi Mekke dönemin¬de müşriklerin Hz. Peygamberden hissî mucize istediğini, bunun üzerine ayın iki¬ye ayrılıp tekrar birleştiğini kabul eder.[582] Bazı âlimler ise böyle bir mucizenin meydana gelmediği¬ni, âyette sözü edilen olayın kıyametin kopmasından önce bir alâmet olarak vu¬ku bulacağını söylemektedir İsrâ ve mi'rac hadisesinin âlimlerin çoğunluğu tarafından ruh-be¬den ilişkisi çerçevesinde (cismanî) ger¬çekleştiği kabul edilirken bazıları onu Hz. Peygamber'in yaşadığı ruhî tecrübe ola¬rak görmektedir Kur'an'da bildirilen hissî mucizelerden biri de Bedir Gazvesi'nde müminlerin meleklerle des¬teklenmiş olmasıdır.[583] Savaşa katılan meleklerin müminlere manevî destek verirken müşriklerin yüzlerine ve ellerine vurmaları emredilmiştir.[584] Bu destek çerçevesinde savaşa iştirak eden müminlerle müşriklerin sayısı bir¬birine farklı gösterilmiş [585] müminlerin kalbine sükûnet veril¬miş, susuzluk çekmemeleri için yağmur yağdırılmıştır.[586] Ayrıca Kur¬'an'da Hendek ve Huneyn savaşlarında Cenâb-ı Hakk'ın düşmanlarına karşı fırtı¬na ve görünmeyen ordular gönderdiği, müminlere de sükûnet verdiği bildiril¬mektedir.[587] Âyetlerde yer alan "destekleme" ve "hezimet verme" kavramlarını maddî ve¬ya manevî olarak anlamak mümkündür. Hatta "müjde ve iyimserlik", "gönül ra¬hatlığı" ifadeleri [588] göz önüne alındığı takdirde ma¬nevî destekleme biçimindeki yorumun güç kazanacağı söylenebilir. Bununla bir¬likte hadis ve siyer kitaplarında Kur'an'in beyanlarını somutlaştıran bazı rivayetler yer almaktadır.[589]
Hz. Peygamber'in hayatı incelendiğin¬de kendisine daha çok manevî destek ve¬rildiği görülür. Nitekim Mekke'de müşrik¬lerin baskısının arttığı, boykot ve öldür¬me dahil her türlü şiddete başvurulduğu dönemde müsfümanlann bir kısmı Habe¬şistan'a göç etmiş, İslâm'ı tebliğ etmek amacıyla gittiği Tâifte çeşitli eziyetlere uğrayan Resûlullah'a mi'rac gibi hidayet ve nusret mucizeleri verilmiştir. İnşikâ-ku'1-kamer dışındaki mucizelerin iddia ve talep üzerine değil, Resûl-i Ekrem'in ve müminlerin çaresiz duruma düştüğü za¬manlarda desteklenmeleri için vuku bul¬duğu görülür. Mucizede iddia ve meydan okuma nitelikleri arandığı halde Kur'an'da sözü edilen olaylarda bu nitelikler mevcut değildir.
Hadis ve siyer literatüründe Hz. Pey-gamber'e ait çeşitli hissî mucizelere yer verilmiş, bunun için listeler düzenlenmiş¬tir. Bunlardan bazıları şunlardır: Ağacın hareket ederek Resûlullah'ın yanına gel¬mesi, çakıl taşlarının kendisine selâm ver¬mesi, devenin halinden şikâyette bulun¬ması, kızartılmış koyun etinin, zehirli ol¬duğunu Resûl-i Ekrem'e haber vermesi, nübüvvet öncesinde bir bulutun onu de¬vamlı gölgelendirmesi, omuzları arasında nübüvvet mührünün bulunması, karan¬lık ve yağmurlu bir gecede yolculuk yap¬ma durumunda olan bir sahâbîye verdiği asanın yolunu aydınlatması, az miktarda su ve yiyecekle çok sayıda insanın doyu¬rulması.[590] Bazı kimseler. Hz. Peygam-ber'e ne kadar çok mucize nisbet edilirse nübüvvetinin o derecede ispat edilmiş olacağı kanaatini taşımaktadır.[591] Ancak bu yak¬laşım Kur'an'ın ifadeleriyle uyuşmadığı gibi hadis ilmi açısından da sağlıklı görün¬memektedir. Kur'ân-ı Kerîm inkarcıların Resûl-i Ekrem'den kaynak fışkırtması, içinden sular akan hurma ve üzüm bağ¬ları icat etmesi, altından bir eve [592] veya hazinelere [593] sahip ol¬ması, semaya yükselip oradan okuyacak¬ları bir kitap getirmesi, Allah'ı ve melek¬leri kendilerine göstermesi [594] haber verdiği azabın bir an önce gelmesi [595] şeklinde mucizeler talep ettiklerini, fakat Resûlullah'ın onlara mucizelerin Al¬lah katında bulunduğunu, kendisinin sa¬dece bir uyarıcı olduğunu [596] yanında Allah'ın hazinelerinin bulun-madığını, gaybı bilmediğini ve melek ol¬madığım [597] söylediğini ha¬ber vermektedir. Kur'ân-i Kerîm'de ayrı¬ca peygamberlerden cahil ve inkarcıların mucize istediği [598] onların mucizeleri gördüklerinde yüzlerini çevirip bunun eskiden beri de¬vam edegelen bir büyü olduğunu söyle-dikleri [599] önceki kavimler¬den, istedikleri mucizeler verildiği halde iman etmeyen birçok topluluğun helak edildiği [600] bu sebeple müş¬riklere bekledikleri mucizelerin gösteril¬meyeceği [601]bildirilmektedir. Resûlullah, önceki peygamberlere muha¬taplarının iman etmesine yardımcı ola¬cak mucizelerin verildiğini bildirmiş, ken¬disine verilen mucizenin ise ilâhî vahiy¬den ibaret bulunduğunu, bu sebeple kı¬yamet gününde tâbilerinin çok olacağını umduğunu ifade etmiştir [602] Âhâd yolla sabit olan bu ha¬berler. Resûl-i Ekrem'den hissî mucize¬lerin zuhur ettiği konusunda bir kanaat meydana getirirse de (tevâtür-i ma'nevî) bunlar kesinlik derecesine ulaşmadıkları için tek tek iman konuları arasında düşünülmemiştir.
Haberi Mucizeler. Hz. Peygamber'in geçmişe, içinde bulunduğu zamana veya geleceğe ilişkin bazı hususları haber ver¬mesi ve bunların bildirdiği şekilde ger¬çekleşmesidir. Resûluliah okuma yazma bilmediği, tahsil görmediği ve kimseden özel bilgi almadığı halde geçmiş peygam¬berlerin mücadeleleri ve Ashâb-ı Kehf kıs¬sası gibi tarihî olayları haber vermiş, baş¬ta Ehl-i kitap olmak üzere dönemin âlim¬leri tarafından herhangi bir itirazla kar¬şılaşmamıştır. Aynı şekilde Bizanslıların İranlılar'ı yeneceğini [603] müş¬riklerin ileride bozguna uğrayacağını [604]Mekke'nin fethedilece-ğini ve müslümanların geleceğinin par¬lak olacağını [605] bildirmiştir. Hz. Peygamber'in düşmanlarının kendisi için kurduğu tuzakları bazı şehir ve ülkelerin fethe¬dileceğini [606] önceden haber ver¬miştir. Fitne ve savaşların ortaya çıkacağı [607] kıyametin kopmasına doğru bazı alâmetlerin zuhur edeceği [608] gibi sünnet kaynaklı haberler de söz konusudur[609]
Resûl-i Ekrem'in mucizeleri kelâm li¬teratüründe önemli bir yer tutmaktadır. Bu konuda Kur'an'ın yaklaşımını esas alan kelâmcılar hissî mucizelerden çok aklî mucizeler üzerinde durmuştur. Ebû Man-sûr el-Mâtürîdî. Hz. Peygamber'den sâdır olan olağan üstü hadiseleri onun erdemli şahsiyeti, hissî ve aklî mucizeleri ve ona duyulan ihtiyaçtan doğan sosyolojik rea¬litelerden hareketle ortaya koymaya ça¬lışmıştır.[610] Eş-'arî, Resûlullah'ın mucizelerini Kur'ân-ı Kerim ve hissî mucizeler şeklinde ele al¬mış, Kur'an'ın i'câzına dair bilgilere yer verirken bazı hissî mucizelere de temas etmiştir. KâdîAb-dülcebbâr, hissî mucizeleri reddeden Naz-zâm gibi âlimlere karşı çıkarak mucizeleri zaruri (hissî) ve istidlâlî şeklinde ikiye ayır¬dıktan sonra birincisine çok sayıda insa¬nın az miktarda yemekle doyması, elin¬deki taşların Allah'ı teşbih etmesi, çağ¬rısı üzerine ağacın hareket etmesi, üzerinde hutbe okuduğu kütüğün inlemesi gibi hadisleri Örnek göstermiş, ikincisi için de Kur'an'ın muhtevasını zikretmiş¬tir [611] Ebü'l-Mu-în en-Nesefî de mucizeleri hissî ve aklî di¬ye ele almakta, birincisini Peygamber'in zatının dışında olanlar, zatıyla ilgili bulu¬nanlar ve güze] ahlâkı olmak üzere üçe, ikincisini de onun hali, nesebi, duaları, ha¬berleri, yaşadığı yer ve zaman, getirdiği kitap ve şeriata dair olmak üzere sekize ayırmaktadır.[612] Kelâm âlimleri genelde bu çerçeveyi korumakla birlikte son dönemlerde ka¬leme alınan bazı eserlerde Resûlullah'ın şahsında ve çevresinde gerçekleşen bü¬tün olaylar mucize olarak takdim edilmiş¬tir. Halbuki Resûl-i Ekrem'in sîreti ince¬lendiğinde kendisinin fiil ve davranışla¬rında sebep-sonuç ilişkisine titizlikle ria¬yet ettiği görülür. Meselâ Bedir Gazvesi'n-de düşman hakkında bilgi toplamak üze¬re keşif kolları çıkarmış, ordusunu savaş bölgesinin coğrafî şartlarına göre yerleş¬tirmiş, ihtiyaç anında kullanılmak üzere yedek kuvvetler ayırmıştır. Bu hazırlıklar¬dan sonra dua ederek Allah'tan dinine ve müminlere zafer vermesini İstemiştir. Hz. Peygamber, Allah'ın emir ve yasakla¬rını insanlara tebliğ ederken öncelikle aklî ve mantıkî delillere başvurmuş, basîret sahibi, ön yargısız insanlar bu öğretile¬rinden hareketle onun doğru sözlü oldu¬ğunu kabul etmiştir. Bazı kişiler de aklî ve mantıkî delillerle yetinmeyerek mucize talebinde bulunmuş, bu sebeple ona hi¬dayet mucizeleri verilmiştir. Art niyetli bir üçüncü grup İse ondan hissî mucize istemiş, ancak Kur'an'da özellikle bu ka¬tegoriye giren talepler reddedilmiştir.
IV. İslam Kültüründe Hz. Muhammed
A) Tasavvuf.
1 (VII) ve II. (Vlll.) yüzyıl¬larda âbid ve zâhidlerin Resûl-i Ekrem'i algılayış tarzı, diğer müslümanlara nis-betle kendilerini daha fazla ibadete ver¬me ve daha çok âhirete yönelme şeklin¬de ortaya çıkıyordu; bu da teorik olmak¬tan ziyade pratik bir farklılıktı. Bu tür an¬layışlar Hz. Peygamber döneminde Ebû Zer el-Gıfârî, Abdullah b. Ömer. Abdullah b. Amr b. Âs, Ebü'd-Derdâ ve Osman b. Maz'ûn gibi İbadet ve zühd hayatı ile ta¬nınan sahâbîler arasında da mevcuttu. Hz. Osman'ın son döneminde başlayan ve Emevîler devrinde devam eden karışıklık¬lar ve iç savaşlar bazı müslümanları kendi¬lerini İbadete vermeye, dünyadan el etek çekmeye sevketmiş, bu da söz konusu farkların belirgin hale gelmesine sebep olmuştur.

İlk zâhid ve sûffler gerek dünyaya karşı mesafeli durup âhirete yönelme, gerek¬se daha çok ve daha nitelikli ibadet etme bakımından Resûlullah'ı örnek alıyor ve bu tutumlarını ahlâkî davranışlarında da sürdürüyorlardı. Allah'ı görüyormuş gibi ibadet eden takva sahibi bir mümin ol-mak [613] onların gayeleriydi. Zühd ve fakrı ter¬cih edip Allah'a çok şükreden bir kul ol¬mak için gecenin bir bölümünü ibadetle geçiren Hz. Peygamber'i [614] örnek alıyor, onun izinden giderek kurtuluşa ereceklerine inanıyorlardı. Bundan do¬layı farzların yanı sıra nafile ibadetleri de yerine getirmeye çalışıyor, ayrıca hak hukuk gözetmede hassasiyet gösteriyor¬lardı.
Kur'an'da Allah'ı sevmek ve O'nun ta¬rafından sevilmek için Peygamber'e ita¬at şart koşulduğundan [615] ilk sûfîler Resûl-i Ekrem'in daha çok Al¬lah'ın sevgili kulu (habîbullah) olma [616] niteliği üzerinde dur¬muştur. Allah'ı, resulünü ve Allah yolun¬da mücâhedeyi her şeye tercih etme ko-nusunda Kur'an'da yer alan uyanlar [617] ve iyi bir müminin Peygam¬ber'i kendisinden daha çok sevmesi ge¬rektiğini belirten hadisler [618] onlar üzerinde etkili olmuştur. II. (VIII.) yüzyılın ikinci yansın¬dan itibaren Basra'da Râbia el-Adeviyye'-nin öncülük ettiği bir grup sûfî daha çok ilâhî sevgi üzerinde durmaya ve sevgi unsurunu öne çıkarmaya başladı. Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Muhammed'e yönelik ezelî sevgisi olmasaydı hiçbir şeyin var olmayacağına inanan sûfîler için kutsî hadis ola¬rak kabul ettikleri, "Sen olmasaydın felek¬leri yaratmazdım" ifadesi [619] büyük bir önem taşır.
Sûfîler arasında sıkça görüldüğü nak¬ledilen kerametler Resûl-i Ekrem'in yo¬lundan gitmenin bir semeresi olarak ka¬bul edilmiş, her ne kadar onun vefatıyla vahiy sona ermişse de rüya, ilham ve fi-râset yoluyla bazı bilgilere sahip olmak mümkün görülmüştür. Sûfîlerin kendile¬rini Peygamberin vârisi saymalarının se¬bebi, onun yaşadığı manevî ve ruhanî ha¬yatı devam ettirdiklerine dair inançların¬dan kaynaklanmaktadır.
III. (IX.) yüzyılda Ebû Saîd el-Harrâz ve Sehl b. Abdullah et-Tüsterî tarafından Resûl-i Ekrem Kur'an gibi bir nur olarak [620] algılanmaya başlanmış, onların ardından Hallâc-ı Mansûr Kitâ-bü'i-Tavâsîn'ûe bu anlamda nur üzerin¬de genişçe durarak nûr-ı Muhammedi te¬orisini geliştirmiştir. Buna göre Allah ilk önce Hz. Muhammed'in nurunu, bu nur¬dan da diğer varlıkları yaratmıştır. Bu gö¬rüşle ilgili olarak, "Allah'ın ilk yarattığı ka¬lemdir" [621] "Âdem ruhla beden arasında iken ben peygam¬ber idim "Allah'ın ilk ya¬rattığı şey akıldır" [622] gibi hadisler rivayet edilmiştir. Burada akıl ve kalemden maksat Hz. Peygamber'in nu¬ru olup onun manevî hüviyeti anlamına gelen bu nura hakîkat-i Muhammediyye de denilmiştir. Hz. Âdem'den başlayıp bü¬tün peygamberlerde tecelli eden bu nu¬run en son Resûlullah'ta gerçek sahibiyle buluştuğu kabul edilmiştir.[623]
Gizli bir hazine olan Cenâb-ı Hak bilin¬meyi murat etmiş ve ilk defa taayyün-i hubbî şeklinde, yani Hz. Peygamber'in nuru ve sevgisi olarak tecelli etmiş, ar¬dından diğer varlıkların hepsini bu nur¬dan yaratmıştır. Onun âlemlere rahmet oluşunun [624] anlamı bu¬dur.[625] Buna göre ev¬renin var oluş sebebi Allah'ın Hz. Muham¬med'e duyduğu sevgidir. Süleyman Çele¬bi, "Gel habîbim sana âşık olmuşam / Cümle halkı sana bende kılmışam"; "Ben sana âşık olunca ey şerîf / Senin olmaz mı dü âlem ey latîf" gibi beyitlerde bu mu¬habbeti aşk olarak niteler.
Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Hakk'ın Resûl-i Ekrem'in nurunu ve bu nurdan halkı yaratmasını ayna misaliyle anlatır. Ona gö¬re âlem Hakk'a nazaran bir aynadır; Hak İsim. fiil ve sıfatlarıyla bu aynada tecelli eder. Fakat insan yaratılmadan önce bu ayna cilâlı olmadığından ilâhî tecellileri net olarak yansıtmıyordu. Âdem (insan) bu aynanın cilâsı olmuş, her şeyde tecelli eden Hak en mükemmel şekilde insanda tecelli ettiğinden ona halife adı verilmiş¬tir. Âleme göre insan yüzüğün kaşı, göze göre ise göz bebeği gibidir.[626] Şeyh Galib, "Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen" beytinde bunu anlatır. Hak, diğer insanlara nazaran Hz. Muhammed'-de en mükemmel şekilde tecelli ettiğin¬den mutlak anlamda insân-ı kâmil odur. Onun vârisleri olmaları sebebiyle velîlere de insân-ı kâmil denir. Aziz Mahmud Hü-dâyî, "Âyînedir bu âlem her şey Hak ile kâim Mir'ât-ı Muhammed'den Allah gö¬rünür dâim" derken Hz. Peygamber'in bu Özelliğini dile getirmiştir.
Hakîm et-Tirmizî, Kur'an'da geçen "hâ-temü'n-nebiyyîn" son peygamber ifade¬sinden [627] hareketle "hâte-mü'1-evliyâ" teorisinin temelini atmış, da¬ha sonra bu görüşü İbnü'l-Arabî geliştir-miştir.[628] Bu telakki daha çok İbnü'l-Arabî'nin izleyicileri veya onun etkisinde kalan mutasavvıflar tarafından benim¬senmiştir. Hz. Muhammed'in son pey¬gamber olması sûfîlere son velî telakki¬sini, onun mi'racı da ruhanî mi'rac fikrini ilham etmiştir. Ruhanî mi'rac yaptığını ilk defa söyleyen ve bunu uzunca anlatan Bâyezîd-i Bistâmî'dir. İbnü'l-Arabî, eî-Fütûhâtü'l-Mekkiyye ve Kitâbü'l-İsrâ'da manevî mi'raclarını anlatır.
Sûfîler, kendilerine doğrudan ve dolaylı olmak üzere iki yoldan feyiz ve İlham gel¬diğini söylerler. Allah'tan vasıtasız aldık¬ları bilginin yanı sıra tarikat silsilesine dahil bulunan meşâyih aracılığı ile de Hz. Peygamber'e ulaştıklarını, ondan bilgi al¬dıklarını ve her iki bilginin de kendilerine has olduğunu ifade ederler. Telkin yoluyla Allah'tan Cebrail'e, ondan Hz. Muham-med'e, ondan Hz. Ali'ye [629] intikal eden özel bilgi ve manevî mirasın tarikatın sil¬silesinde yer alan velîler aracılığıyla şeyh¬lere ulaştığını kabul ederler. Bundan do¬layı sûfîler nezdinde Hz. Peygamber özel anlamda marifet ve ilham kaynağıdır.
Tasavvufta Resûl-i Ekrem'in şefaati, ona sığınma ve ondan yardım talebinde bulunma önemlidir. Mutasavvıflar "dahî-lekyâ Resûlellah" sana sığındım ey Allah'ın elçisi, "şefaat yâ Resûlellah" deyip onun ruhundan yardım ve şefaat umarlar. Aynı şekilde mutasavvıflar, fıkıh âlimleri mek¬ruh saydıkları halde dua esnasında "bi-hakki resûlike" peygamberin yüzü suyu hür¬metine demekte bir sakınca görmezler ve bu tarzda dua etmeye önem verirler. "Fena" kelimesi tasavvufta Allah'la ilgili olarak kullanıldığı gibi fena fillâh "Al¬lah'ta fâni olmak" Hz. Peygamber için de fena fi'r-resûl kullanılması âdettir. Onlara göre Peygamber'de fâni olmak Hak'ta fâni olmanın mukaddimesidir. Sû-fî şairler mahbûb-i hudâ olması itibariyle Resûl-i Ekrem'i güle benzetir, hilye-i şerifleri gül şeklinde yaparlar; buna "gül-İ Muhammedi" denir.
"Rüyada beni gören gerçekten görmüş olur, çünkü şeytan benim suretime gire¬mez" mealindeki hadise [630] dayanan bazı mutasavvıflar Hz. Peygamber'i rüyada gördüklerini söylemiş ve onun gördükleri tavrından çeşitli mânalar çıkarıp hayat¬larını buna göre düzenlemişlerdir.[631] Bu konuda birçok menkıbe anlatılır. Felç olan İmam Bûsîrî'nin rüyasında Resûl-i Ekrem'i gör¬düğü, hastalığının iyileşmesi için ondan öğüt aldığı, Peygamber sevgisini teren¬nüm eden Kaşîdetü'l-bürde'sin'ı bunun üzerine yazdığı rivayet edilir. Ahmed er-Rifâî'nin de Resûlullah'ın kabrini ziyaret ettiğinde böyle bir hal yaşadığı kaydedil¬mektedir.
Dinî bilginin kaynağına ulaşma konu¬sunda zahir ulemâsından farklı bir yol ta¬kip eden mutasavvıfların hadis âlimlerin-ce sahih kabul edilen bazı rivayetleri sa¬hih saymadıkları, zaman zaman da hadis kitaplarında yer almayan bazı ifadeleri, "Hz. Peygamber'in sözü olduğu keşfen sabittir" gerekçesiyle sahih kabul ettikle¬ri, hatta bu nitelikteki metinlere büyük önem verdikleri görülmektedir. Ahmed b. Mübarek es-Sicilmâsî'nin el-İbrîz'ın-de İbnü'l-Arabi'nin el-Fütûhâtü'1-Mek-/fiyye'sinde hadislerin keşf açısından de¬ğerlendirilmesine ve yorumlanmasına sık¬ça rastlanır. Bununla beraber hadis âlim¬lerinin usulünü esas alıp hadis öğrenen ve rivayet eden mutasavvıflar da vardır.
Sûfîler, insân-ı kâmil olarak gördükleri ve Allah'a giden yolda rehber edindikleri Hz. Peygamber'in sîretine, sünnetine, her türlü tutum ve davranışına büyük önem vermiş, her vesile ile ona olan bağlılık¬larının mutlak ve tam olduğunu ifade et¬mişlerdir. Şâtıbî, el-İHişârri da (I, 88-99) sûfîlerin her hususta Resûl-i Ekrem'i ör¬nek aldıklarını, sünnetine bağlı kaldıkla¬rını ve hadislere önem verdiklerini vurgu¬lamak için onların bu konuda söyledikleri sözleri nakletmiştir. Sûfîler sahih hadis-lerdeki salavat örneklerini esas alıp sala-vatlar düzenlemişlerdir. Çoğu nesir, bir kısmı manzum olan bu salavatlann gün¬lük vird şeklinde okunması tarikat âdabı olarak uygulanagelmiştir.
B) Arap Edebiyatı.
Asr-ı saadetten iti¬baren günümüze kadar Hz. Peygamber hakkında kaside, mersiye, mevlid, hilye, şemail vb. türlerde pek çok yazı kaleme alınmıştır. Bunlarda, "Hıristiyanların Mer¬yem oğlu îsâ'yı aşırı derecede övdüğü gibi beni de övmeye kalkışmayın" mealindeki hadise [632] genelde riayet edilmiş, aşırılık¬lar ulemâ tarafından eleştirilmiştir. Şiir¬lerin giriş bölümünde mecazi aşk ve ka¬dın tasviri edebe uygun bulunmamış, bu¬nun yerine hayalî sevgilinin özlem ve hicra¬nı dile getirilmiş ve Resûluüah'ın anılarını barındıran yerlere duyulan hasret ifade edilmiştir. Çok sayıda şair Bûnet Sü'âd ve Muhammed b. Saîd el-Bûsîrî'ye ait Ka-şîdetü'l-bürde ve eî-Kaşîdetü'1-hem-zj'yye'si gibi kasidelere taştîr ve tahmîs yoluyla bir nevi ilaveli nazireler ortaya koy¬muştur. Hz. Peygamber için söylenen şi¬irlerin ilki muhtemelen amcası Ebû Tâ-lib'in "Lâmiyye"sidir. Ebû Tâlib yeğenini darda kalanların sığındığı, güvenilen, ma¬sum, halim, reşîd, âdil nitelikleriyle öv¬müştür.[633] Onun peygamberliğini müjdeleyen kâhin şiirle¬riyle cinlerden ve hatiften geldiği kabul edilen şiirler de zamanımıza ulaşmıştır. Resûl-i Ekrem'in amcası Hamza müslü-man olduğunda söylediği dizelerde onu seçkin ve saygın vasıflarıyla övmüş, ken¬disini savunacağını vaad etmiştir.[634] Hz. Peygamber ve gazveleriyle ilgili şiirleri bulunan veya ken¬disine nisbet edilen Ebû Bekir'in hicret sırasında sığındıkları Sevr mağarasını ve Sürâka olayını anlattığı "Râiyye", Hz. Ömer'in İslâmiyet'i benimsemesinden sonra söylediği "Râiyye", Ebû Süfyân'ın İslâm'a girişi esnasında Resûi-i Ekrem'i övdüğü "Dâliyye" zikredilecek diğer şiir¬lerden bazılarıdır.[635] Câhiliye dönemi kâhinlerinden sa-hâbîSevâd b. Kârib el-Ezdî, "Bâiyye"sin-de Hz. Peygamber'i verdiği gaybî haber¬lerin doğruluğuna güvenilen kimse, nebi¬lerin en yücesi ve Allah'a götüren vesile diye övmüştür.[636] Resûlullah'ın amcası Abbas'a nis¬bet edilen "Kâfiyye"de gayb haberlerin¬den ve peygamberin mahlûkatın ilki oldu¬ğundan söz edümektedir.[637] Bu fikir sonraki asırlarda geniş ölçüde iş¬lenmiş, özellikle Muhyiddin İbnü'l-Arabî ve Bûsîrî ile doruk noktasına ulaşmıştır. Küleyb b. Esed el-Hadramî, methiyesinde eskilerin ve önceki peygamberlerin Hz. Muhammed'd en haber verdiğini söyle¬miş, o da şairin başını okşamıştır.[638]
Kâ'b b. Mâlik, Mekke'nin fethinden ön¬ce İslâm'a ve Hz. Peygamber'e yöneltilen hicivlere cevap vermiş ve Resûlullah'ın takdirini kazanmıştır.[639] Ayrıca "Fâiyye"sinde Resûl-i Ek¬rem'i ahlâkî erdemleriyle övmüş olup "Hemziyye" ve "Mîmiyye"si Bedir, "Ayniy-ye"si Uhud Gazvesi'yle ilgilidir.[640] Abdullah b. Revâha da müşrik şairlere karşı İslâm'ı ve Hz. Peygamber'i müdafaa etmiştir. Onun "Râiyye"si abartı, haşiv ve tekrarlardan uzak olan övgü türünün ve hüsn-i tehal-lus sanatının güzel örneklerindendir.[641] Bu anlayış diğer İslâm şairleri¬nin de temel niteliği sayılır.
Hassan b. Sabit, İslâm'ı ve Hz. Peygam¬ber'i savunmak için çok sayıda şiir kaleme almıştır. Onun, Kâ'b b. Züheyr'İn hicviye¬lerinden sonra bu türde şiirler söyleme¬ye başladığı sanılmaktadır. Hassan coş¬kulu bir üslûpla Peygamber'in fizikî ve ruhî portresini anlatmıştır. Temîm heyeti şairi Zibrikân b. Bedr'in "Ayniyye"sine mukabele olan "Ayniyye" bu konuda en güzel kasidelerden biridir.[642] Mek¬ke'nin fethinden önce Resûl-i Ekrem'i hicvetmiş olan Ebû Süfyân'a cevap olarak yazdığı "Hemziyye" ile [643] Peygamber ve ashabı¬nın övgüsüne dair üç "Dâliyye"si de [644] önemli şürlerindendir. Abbas b. Mirdâs. Hz. Peygamber için nazmetti-ği kasidelerinde medihle fahri bir arada kullanmıştır. Mukaddimesiz-nesîbsİz öv¬güye başlayan şiirlerinden "Kâfiyye", "Râ¬iyye" ve "Mîmiyye"siyle bir kıtası zamanı¬mıza ulaşmıştır.[645] 9 (630) yılın¬da Resûl-i Ekrem'in huzuruna birçok elçi heyeti gelmiştir; bunlar Resûlullah'ı yüce sıfatlarla övmüştür. Ünlü muallaka şairi Meymûn b. Kays el-A'şâ'ya ait olan veya ona nisbet edilen yirmi dört beyitlik "Dâ¬liyye" de Hz. Peygamber ve daveti hakkın¬da kaleme alınmış ilk seçkin şiirlerdendir.
Resûl-i Ekrem'e hayattayken takdim edilmiş en mükemmel övgü şiiri Kâ'b b. Züheyr'in kasidesidir. Kâ'b, kardeşi Bü-ceyr'in müslüman olması üzerine onu ve Hz. Peygamber'i hicveden bir şiir yazmış [646] bu sebeple Resulullah onun cezalandırılmasını istemiştir. Ancak daha son¬ra Peygamber'den özür dileyerek müslü¬man olmuş ve kasidesini okumuştur. Ka¬sideyi çok beğenen Resulullah, Yemen'-den gelen hırkasını (bürde) çıkarıp Kâ'b'ın omuzlarına koyarak onu ödüllendirmiş, bundan dolayı şiir Kaşîdetü'l-bürde adıy¬la meşhur olmuştur.
Hz. Peygamber'e dair methiyelerin ilk mensur örneği Ümmü Ma'bed'e ait me¬tindir.[647] Hicret sırasında Resûl-i Ekrem'i ça¬dırında misafir eden bu kadın Peygam¬ber'/ o esnada çadırda bulunmayan ko¬casına anlatmış [648] ve o anda hatiften onu öven bir şiir işitilmiş. Has¬san b. Sabit bu şiire nazire yazmıştır.[649] Hz. Ali'nin bazı hut¬belerinde Resûlullah'la ilgili sözleri de ilk mensur övgü örneklerindendir. Bir hut¬besinde onun peygamberliğinin kadîm ol¬duğunu, nesilden nesile geçerek kendi¬sine intikal ettiğini söylemiş [650] bu fikir nûr-ı Muhamme-dî nazariyesi olarak bazı mutasavvıfların şiirlerinde geniş ölçüde işlenmiştir.
Emevîler devrinde bazı şairler Resûl-i Ekrem'le nesep ilgisi olmadığı halde ona mensup olmakla iftihar etmiştir. Hz. Ömer'in neslinden gelen Osman b. Utbe ile Osman b. Vâkıd bunlardandır.[651] Bu dönemde Hâşimî(Ale¬vî) şairlerinin Resulullah ve Ehl-i beyt'i İle iftihar etmesi ileri boyutlara ulaşmıştır. Yine bu devirde fetihler sebebiyle uzak bölgelere dağılmış bulunan şairler tara¬fından Hicaz. Medine. Peygamber ve Rav-za-i Mutahhara özlemi dile getirilmiş, sonraki devirlerde bunlara duyulan özlem bir şiir teması haline gelmiştir.
Hz. Ali'ye nisbet edilen bazı hutbelerde Resûl-i Ekrem'in methinden Âl-i beyt'in methine intikal edilmesi sebebiyle [652] Şiî şairlerinde Peygamber'in Övülmesi ya¬nında Ehl-i beyt'in övülmesi de gelenek halini almıştır. Ali'nin hakkı olarak görü¬len hilâfetin ona verilmemesi, kendisiyle oğlu Hüseyin'in şehid edilmesi Ehl-i beyt'e dair methiye ve mersiyelerin gelişmesini hızlandırmış, neticede Resûlullah'ın met¬hi ailenin atası olması dolayısıyla sözü edi¬len bir konu haline gelmiştir. Böylece Ehl-i beyt taraftan şairler akımı ortaya çıkmış ve günümüze kadar devam etmiştir. Bili¬nen en eski Ehl-i beyt övgüsü görüşen şairHz. Peygamber'! ve Ehl-i beyt'i Öven kasidesini yazmıştır.[653] Kümeyt el-Esedî, "Hâşimiyyât" adını ver¬diği kasideleriyle Ehl-i beyt sevgisini de-rinleştirmiştir. Hâşimiyyât içinde iki "Bâ-iyye" ve bir "Lâmiyye" ile "Mîmiyye" en Önemli kasidelerdir.[654] Resûl-i Ekrem'e övgü vesilesiyle Ehl-i beyt'i de öven, kendileri¬ne yapılan zulümleri dile getiren şairler oldukça fazladır. Bunların arasında Ebü'l-Atâhiye, Di"bilel-Huzâî [655] Şerif er-Radî ve Mih-yâr ed-Deylemî'yi zikretmek mümkündür. Fatımî ve Eyyûbî devirlerinde halifeler ve Ehl-i beyt için yazılan övgülerde genellikle Hz. Peygamber bilvesile söz konusu edil¬miş, kutsal yerlere Özlem şiirleri gelişmiş¬tir. Melikü'n-nühât Ebû Nizâr Hasan b. Sâfî'nin birkaç kasidesi. Bahâeddin İb-nü's-Sââtî'ninBtmef Sü'âd'a naziresi, İb-nü'd-Dehhân'ın Resûlullah'ın kabrini ziya¬ret özlemini dile getirdiği kasidesi, Ebü'l-Haccâc el-Belevî'nin Hz. Peygamber'i bü¬tün sevgilerin ve varlıkların hulâsası ola¬rak vasfettiği "Sîniyye"si [656] Zemahşerî ve Ebû Verdî'nin Bâ¬net Süâd nazireleri [657] bu döneme ait eserler¬dendir. Ayrıca Zemahşerî'nin elli üç be-yitlik bir "Râiyye"si vardır.[658]
Endülüs ve Mağrib şairlerinin eserlerin¬de Şia ve Ehl-i beyt izlerine pek rastlan¬maz, ancak tasavvuf! izler görülür. Başta Medine ve Ravza-i Mutahhara olmak üze¬re kutsal makamlara duyulan hasret, Hz. Peygamber'in sıfat ve menkıbelerinin an¬latılması ortak konuların başında yer alır. İbn Habîb es-Sülemî [659] ve Muhammed b. Abdullah İbn Lübb'ün [660] şiirleri, İbnü'l-Arîf'in "el-Kasîdetü'l-Hâiyye"si [661] bun¬lardan bazılarıdır. Mağribli Mâliki fakihi ve şair Ebû Muhammed Abdullah b. Ebû Ze-keriyyâ eş-Şukrâtısî et-Tevzerî, el-İcîâm bi-mıfcizâti'n-nebiyyi aleyhi's-selöm adını verdiği eserini Hz. Peygamber'in kabrinin karşısında yazdığı bir "Lâmiyye" ile bitirmiştir. Şukrâtısî bu manzumesiyle sonraki asırlarda sîreti nazım halinde an¬latanlara öncülük etmiştir.
Her kasidesi yirmi beyitten oluşan, be¬yitleri alfabe sırasına göre ayrı harflerle başlayan yirmi dokuz kaside ve kafiyeleri farklı olan "işrîniyyât" türü Peygamber övgülerine de uygulanmıştır. Ebû Zeyd Abdurrahman b. Yahleften b. Ahmed el-Fâzâzî bu türün öncülerindendir.[662] Berberi asıllı Mâlekalı şair İbnü'l-Murahhal. el-Mucaşşerâtü'l-lüzû-miyye'sinde lüzûm-ı mâ lâ yelzem sana-tını icra etmiştir. Muhammed Şerrâf el-Endelüsî'nin Bânet Sü^âd nazîresi. Lisâ-nüddin İbnü'l-Hatîb'in altı kasidesi ile bir kıtası, Ahmed b. Muhammed el-Makka-rî'nin na'l-i şerifi konu alan manzumesi, iki kaside ve tahmisi, Ebû Hayyân el-En-delüsî'nin Bânet Sü'âd nazîresi, Endü¬lüs ve Mağrib'de Resûl-i Ekrem'in met¬hine dair yazılmış başlıca eserlerdendir.
VII. (XIII.) yüzyılda Peygamber kaside¬leri, Ebû Zekeriyyâ Cemâleddin Yahya b. Yûsuf es-Sarsari ve Muhammed b. Saîd el-Bûsîrî'nin eserleriyle doruk noktasına ulaşırken bu hususta tasavvufî akım da açık biçimde ortaya konulmuştur. Şiirle¬rinde nûr-ı Muhammedi'nin bütün mah-lûkattan önce yaratıldığı, onun nurunun peygamberden peygambere intikal ede¬rek kendisine ulaştığı düşüncesi geniş olarak yer almıştır. Bağdat'ın Moğollar ta¬rafından işgali sırasında katledilen Yah¬ya b. Yûsuf es-Sarsarî Arap edebiyatında peygamber methi konusunda tanınmış üç büyük şairin ilkidir.[663] İbn Ke-sîr onun şiirlerinin tamamının peygam¬berlerin methine dair olduğunu, Resûl-i Ekrem için nazmettiği kasidelerin yirmi cilde ulaştığını kaydeder.[664] Sarsarî. Yûsuf b. İsmail en-Nebhânî'nin antolojisinde 3068 bey-tiyle en fazla kasidesi olan şair konumun-dadır.
Muhammed b. Saîd el-Bûsîrî'nin Pey¬gamber methine dair en tanınmış eseri Kaşîdetü'l-bürde'dır. Onun, eserini ha¬yatının sonlarına doğru felç geçirdiği sı¬rada yazdığı ve kasidenin bereketiyle şifa bulduğu kaydedilir. Bu sebeple kaside, Kâ'b b. Züheyr'in Kaşîdetü'l-bürde'sın-den ayrılması için Osmanlı kültüründe Kaşîdetü'l-bür'e şifa kasidesi adıyla da tanınır. Bunun kadar meşhur olmamakla birlikte Bûsîri'nin en büyük eseri el~Ka-şîdetü '1-hemziyye'sidir. 455 beyitlik ka¬side bir siyer mahiyetindedir. Bunların dı¬şında Kâ'b b. Züheyr'in kasidesine nazîre olarak yazdığı "Zuhrü'1-meâd fî vezni Bâ¬net Süâd" ile üç "Bâ-iyye"si "Hâiyye"siyle iki "Dâliyye"si ve "el-Lâmiyye ffl-medâihi'n-nebeviyye, el-Lâmiyyetü'1-ûlâ,[665] "el-Kasîdetü'l-Mudariy-ye fi's-salâti alâ hayri'l-beriyye [666] ve "el-Kasîdetü'1-hâiyye madıyla evrâd olarak okunmak için nazmedilmiş kasideleri mevcuttur.
Abdürrahîm b. Ahmed el-Buraî el-Ye-menî'nin el-Kaşîdetü'l-mîmiyye's\ ile Bûsîrî'nin Kaşîdeîü'l-bürde'si arasında benzerlikler vardır. Yalın bir üslûpla yazı¬lan kasidede nûr-ı Muhammedi fikri işlen¬miştir. Zamanımıza ulaşabilen şiirlerinin çoğu Peygamber methine dair olan Bu-raî'nin bir mevlidi de bulunmaktadır. Şa¬ir bazı dizelerinde Resûl-i Ekrem'i beşer üstü sıfatlarla övmesi yüzünden eleştiril¬miştir. Nebhânî antolojisinde onun 1029 beyte ulaşan çok sayıda kasidesine yer vermiştir. Bu devirde sûfî şair Emînüddin Ali b. Osman el-Erbîlî de el-Kaşîdetü'l-/dhire'siyle sûfî akımın Önemli temsilcilerindendir.
Peygamber övgüsü konusunda VII. (XIII.) yüzyılın önemli temsilcilerinden bi¬ri de Ebû Abdullah Mecdüddin Muham¬med b. Ebû Bekir el-Vitrî el-Bağdâdî olup 661 (1263) yılında tamamladığı el-Ka-şâ'idü'l-vitriyyât' ile (vitriyye) yeni bir edebî türün öncülerinden sayılmıştır. Onun her kasidesi tekli sayı (vitr) olarak yirmi bir beyitten oluşmuş ve yirmi do¬kuz kasideden teşekkül etmiştir. Eser Beyrut(1910), Kahire(1324, 1344), Fas (1310, 1321) ve Bombay'da basılmış, üzerine birçok tahmis ve şerh yazılmıştır.[667] İbn Ebü'l-Hadîd dees-Seb'u'l-'alevİyyât'i ile [668] bu sahanın Önemli temsilcilerindendir. 611'de (1214) Medâin'de nazmedilen ve yedi uzun kasideden oluşan bu eserde Hz. Peygamber ve Ehl-i beyt'i ile Abbasî Halifesi Nasır- Lidînillâh övülmüş, ayrıca Hz. Ali'ye insan üstü nitelikler atfedilmiş-tir. Eser üzerine birçok şerh yazılmıştır.[669]
VIII. (XIV.) yüzyılın en büyük temsilcile¬rinden Şehâbeddin Mahmûd el-Halebî, Ehne'I-menâ'ih fî esne'l-medâ^ih [670] ve Menâzilü'l-ahbâb ve me-nâzihü'î-elbâb{nşr. AbdürrahîmMuham-med Abdürrahîm, Kahire 1989) adıyla iki divan hazırlamış olup Nebhânî'nin anto¬lojisinde en fazla kasidesi bulunanlar ara¬sında Sarsarî'den sonra gelir. İbn Seyyi-dünnâs'ın Bânet Sücod nazîresiyle "Tâiy-ye" ve el-Kaşîdetü'l-'ayniyye'sı vardır.[671] AyrıcaMinehu'1-mi-daft'ında sahabenin Hz. Pey-gamber'e dair şiirlerini derlemiştir. Büş-ra'1-lebîb bi~zikra'i-habîb adını verdiği eseri [672] Resûlullah için yazılan ka¬sidelerle şerhlerine dairdir. Peygamber'-le ilgili birçok kaside yazmış olan İbn Nü-bâte el-Mısrî'nin altı kasidesi önemlidir.[673] Yoğun edebî sanatlara yer verilen kasidelerin nesîblerinde nübüvvet kavramıyla bağ¬daşmayan bazı ifadeler görülür. Burhâ-neddin el-KIrâtî de ei-Kaşîdetü'İ-hem-zi'yye'si [674] Bânet Sü'âd'a nazîre olan "Lâmiyye"si [675] ve Kct-şîde fîmedhi'n-rıebis\y\e [676] bu alanda önemli bir şairdir.
VIII. (XIV.) yüzyılda Peygamber methi¬yeleri konusunda tekellüflü eserlerin ve¬rildiği bir devreye girilmiştir. Bûsîrî'nin Kaşîdetü'l-bürde'slnden ilham alınmak¬la birlikte onun tekellüflü sakim bir taklidi olarak ortaya konan ve "bedîiyye" adı ve¬rilen bu medih türü çeşitli şartlarla kayıt¬lıdır. Kaşîdetü '1-bürde ise her beyitte en az bir bedîî sanat İcrası şartını taşımadığı için bedîiyye türünden sayılmaz. Bu şart¬ların tamamını, el-Kâfiyeiü'i-bedfiyye adını verdiği ve 151 bedîî sanat icra ettiği 14S beyitlik bedîiyyesiyle Safiyyüddin el-Hillî gerçekleştirdiğinden türün gerçek anlamda öncüsü kabul edilmiştir. XIV. (XX.) yüzyılın başlarına kadar 100'ün üze¬rinde bedîiyye yazılmış, daha sonra şiir sanatında meydana gelen anlayış deği¬şikliği sebebiyle terkedilmiştir İbn Hicce'nin kendi bedîiyyesine şerh olarak hazırladığı Hizânetü'l-edeb"\ türle ilgili zengin örnekler içeren bir ede¬biyat hazinesidir. Bedîiyye müelliflerinden Şa'bân el-Âsârî, en büyüğü400 beyit olan ve 240 edebî sanat içeren üç manzume kaleme almıştır. İslâm edebiyatından et¬kilenen hıristiyan nâzımlar da XII. (XVIII.) yüzyıldan itibaren Hz. îsâ İçin bedîiyyeler yazmışlardır.
IX. (XV.) yüzyılda Resûl-İ Ekrem'le ilgili şiir yazanların başında Şemseddin Mu-hammed b. Hasan en-Nevâcî, Abdülke-rîm b. Dırgâm et-Tarâifîve İbn Hacer el-Askalânî gelir. Nebhânî, antolojisinde İbn Hacer'in yedi kasidesine yer vermiştir. İb-nü'l-Cezerî, Zâtü'ş-şifâ fî sîreti'n-nebiy-yi'J-Muştafâ adlı eserinde halifeleriyle birlikte Hz. Peygamber'in sîretini nazma çekmiştir. X. (XVI.) yüzyılda "Hemziyye"si [677] ve Fethu'I-mübîn fî medhi şefFi'î-müz-nibîn'ı ile [678] Abdülazîz b. Ali el-Mekkî ez-Zem-zemî; "Dâliyye, Tâiyye, Ayniyye, Kâfiyye, Lâmiyye [679] ve "Mî-miyye" kasideleriyle Alâeddin b. Melik el-Hamevî; "Bâiyye, Dâliyye, Râiyye, Fâiyye, Lâmiyye, Mîmiyye" gibi kasideleriyle Ebü'l-Mekârim [680] el-Bekrî peygamber methine dair eser ve¬renlerin başlicalarıdır [681] XI. (XVII.) yüzyılda, Râ'iku'î'âdâb fî medhi seyyidi'l-cArab adlı müstakil divanı [682] "Mîmiyye"si ve "Nûniyye"sİ ile [683] Şehâbeddin İbn Ma'tûk el-Mûsevî; "Tâiyye, Hâiyye, Hâiyye, Râiy¬ye", iki "Zâiyye" ve "Nûniyye" kasideleriyle Muhammed es-Sâlihî el-Hilâlî ed-Dımaş-kî; tanınmış "Dâliyye"siyle Abdullah el-Hicâzî el-Halebî; "Maksûre"si ve "Kâfiy-ye"siyle Şehâbeddin el-Hafâcîve Kaşîde fî medhi'n-nebî [684] "Hâiyye" ve "Ayniy¬ye" kasideleriyle İbnü"n-Nehhâs el-Mede-nî sayılabilir.[685]
XII (XVIII) ve XIII. (XIX,) yüzyıllarda eser verenler arasında Bânet Sücâd nazîresi, Buraî'nin kasidesine ve İbnü'l-Arif in şii¬rine tahmîsleri, İbnü'I-Fânz'ın kasidesine taştîri, bazı müveşşahları ve birçok şiiriy¬le Abdülganî en-Nablusî ve özellikle Yû¬sufb. İsmail en-Nebhânî anılmalıdır. Neb-hânî'nin bu alanda telif ve derleme ola¬rak meydana getirdiği başlıca eserleri şunlardır: en-Nazmü'i-bedf fîmevli-di'ş-şef? [686] et-Taybetü'l-ğarra1 fî medhi seyyidi'l-enbiyâ' [687] Scfâdetü'l-mecâd fîmuvâze-neti Bânet Sü'âd Kaşîde-tü'1-kavli'l-hak fî medhi seyyidi'1-haik [688] Kaşâ'idü's-sâbikati'1-ci-yâd fî medhi seyyidi'1-Hbâd eî-Mecmûtatii'n-nebhûniyye fi'l-medâ^ihi'n-nebeviyye 1-el-'Uküdü'l-lü'Iü'iyye fi'l-medâ3ihi'l-Muhammediyye [689] Dîvânü'1-Medâ'ihi'n-nebeviyye.[690] Nebhânî, eî-Mecmû'atü'n-Neb-hârıiyye fi'İ-medâ'ihi'n-nebeviyye ad¬lı dört ciltlik eserinde başlangıçtan XIV. (XX.) yüzyıla kadar kaleme alınan peygam¬ber övgülerinden yaptığı seçmeleri top¬lamıştır. Bu antolojide otuz dokuz sahâ-bîye ait 461 beyitle 213 şaire ait 25.066 beyit bulunmaktadır. İbn Seyyidünnâs, Minahu'l-midah adlı antolojisinde on ikisi kadın olmak üzere 198 sahâbînin öv¬gü ve mersiyesine yer vermiştir.
Mevlid türü manzumelerin de Peygam¬ber methiyeleri arasında önemli bir yeri vardır. Bu manzumeler Resûlullah'ın gü¬zel ahlâk, sıfat ve erdemleriyle övülmesi açısından bir medih çeşidi olduğu gibi onun hayatını, vefatını, mucizelerini an-latmalan sebebiyle birer muhtasar siyer mahiyetindedir. Vefat edenin arkasından ağlamayı yasaklayan hadislerin tesiriyle olmalıdır ki Resûl-i Ekrem İçin nazmedil-miş mersiyeler genellikle kısa ve bekle¬nenin aksine azdır. Ancak onun vefatın¬dan sonra kaleme alınan methiyelerin bir¬çoğunda mersiye özellikleri de bulunur. Bilhassa Hz. Peygamber'le birlikte Ehl-i beyt'in de övüldüğü Kümeyt el-Esedî, Di*-bil el-Huzâî. Şerif er-Radî, Mihyâr ed-Dey-lemî gibi şairlerin Şîa'yı hatırlatan övgü¬lerinde bu husus açık biçimde görülür. Resûl-i Ekrem'e dair en çok mersiye yazan şair Hassan b. Sâbit'tir. Onun dört "Dâliy-ye"siyle bir "Râiyye"si ve "râ" kafiyeli iki beyti bu konuya dairdir.[691] Hassan b. Sabit, Hz. Peygamber'in vefatından duyduğu derin üzüntüyü et¬kili bir üslûpla dile getirdiği gibi onun anılarını barındıran yerleri de zikretmiş, ahlâkî erdemlerini ve fizikî özelliklerini tasvir etmiştir. Hz. Ömer hüznünü dile getirdiği sekiz beyitlik "Ayniyye"yi yazmış¬tır. Hz. Fâtıma da derin acısını toplam dokuz beyitlik üç kıtasında dile getirmiştir.[692] Lebîd b. Rebîa "Lâmiyye"sinde Hz. Pey-gamber'i yüce sıfat ve erdemlerle över¬ken hüznünü de ifade etmiştir.[693] Bunlardan başka Resûiullah'ın halaları Safiyye, Ervâ ve Âtike ile amcası¬nın kızı Hind bint Haris b. Abdülmuttalib ve Hind bint Üsâse, Âtike bint Zeyd, azat¬lısı Ümmü Eymen'e ait bazı beyit ve kı¬talar verilmekte, Hz. Ebû Bekir. Osman, Ali, Kâ'b b. Mâlik, Abdullah b. Üneys, Ebû Züeyb el-Hüzelî, Mücfiye b. Nu'mân el-Atekî'ye de bazı kıta ve beyitler nisbet edilmektedir.[694]
Modern ve çağdaş Arap edebiyatı dö¬nemlerinde Hz. Peygamber'le ilgili lirik, sembolik, serbest ve mensur şiir, senfoni şiiri, marş, tiyatro ve temsil şiiri, destan vb. türlerde birçok eser kaleme alınmış¬tır. Muhafazakâr akıma mensup şairler Resûiullah'ın fizikî ve manevî nitelikleriy¬le ahlâkî erdemleri üzerinde durmuş, ay¬rıca şarkiyatçıların kendisine ve İslâm'a yönelik iftiralarına cevap vermiştir. Bu akıma mensup şairlerin başlıcaları Mah-mud Sami Paşa el-Bârûdî, Ahmed Şevki, Yûsuf en-Nebhânî, Ahmed Muharrem, Abdüllatîf es-Sayrafî, Muhammed Ab¬dülmuttalib, Ma'rûf er-Rusâfî, Azız Aba¬za, Kâmil Emîn, Abdullah Tayyib, SâvîŞa'lân'dır.
Yenilikçi şairler ise eserlerinde daha çok Resûl-i Ekrem'i vesile edinerek çağ¬daş sorunları dile getirmişlerdir. Bunlar Mahmûd Hasan İsmail, Âmir Buhayrî, Mahmûd Guneyyim, Muhammed Abdül-ganî Hasan ve Apollo grubu şairleri, Ab-durrahman Şükrî ve Abbas Mahmûd el-Akkâd'm öncülük ettiği Divan grubu [695] şairleri, sembolistler, serbest şiir, mensur şiir ve tef ile şiiri mensuplarıdır. Cezayir'in Fransızlar, Mısır'ın İngilizler tarafından iş¬gal edilmesi, Osmanlı Devleti'nin dağıl¬ması ve hilâfetin kaldırılması, 1967 hezi-metiyle yahudilerin Filistin topraklarına girmesi, Arap ve İslâm ülkelerinde em¬peryalizmin tahribatı neticesinde Arap ve İslâm dünyasının parçalanmış, ezilmiş ha¬li yenilikçi şairleri eski şanlı tarihî devirleri tekrar yaşatmaya vesile olacak bir kur¬tarıcı model ve millî kahraman tasvirine yöneltmiştir. Özellikle Arap milliyetçisi şa¬irlerle hıristiyan Arap şairleri. Hz. Muham-med'i temel vasfı olan nübüvvetinden önce millî kurtarıcı, millî kahraman ve sos¬yal reformcu yönleriyle ele almışlardır. Gerçekleştirdiği sosyal adalet ve reform sebebiyle Ahmed Şevki [696] Yemenli Abdülazîz el-Mukâlih [697] ve Zeyneb Azb [698] gibi şairler Resûl-i Ekrem'i "sosyalistlerin önderi ve babası" olarak nitelemişlerdir.
Modern dönemde Resûiullah'ın methi konusunda tasavvuf! şiirler bir dereceye kadar zayıflamış, nûr-ı Muhammedîve kutub nazariyeleri daha mâkul ve tutarlı ifadelere kavuşmuştur. Yine de tasavvufî akımın geleneksel görüşleri Abdullah Tay-yib'in "Su'dâ" kasidesinde [699] Mısırlı şair Mahmûd Hasan İs¬mail'in "Maa'nnûri'l-a'zam" adlı serbest şiirinde [700] ve yine Mısırlı şair Ahmed el-Muhaymir'in 1947'de ödül alan "Muhammed Mu'cize-tü'1-vücûd" kasidesinde ele alınmıştır. An¬cak tasavvufî akımın en büyük temsilcisi olan Bûsîrî'nin Kaşîdetü'l-bürde'sın'ın tesiri bu devrede de devam etmiş, ona modern bir anlayışla nazîre ve taştır ya¬zanlar olmuştur. Mahmûd Sami Paşa el-Bârûdî'nin Keşfü^ğumme fi mectfn sey-yidi'l-ümme'sl Ahmed Şevki'nin Neh~ cü'1-Bürde'sl Ahmed el-Hamlâvî'nin Minhâcü'l-Bürde'sl Zeyneb Azb'in Bür-detü'r-Resûl'ü ve Abdülazîz Muhammed Bey'in Taştîrü'l-Bürde'sı bunlardan ba¬zılarıdır.
Şîa şairlerinin de modern çağda daha mâkul bir çizgi izledikleri söylenebilir. Bu özellik Batı kültürünün etkisinde kalan Lübnan Şîası'nda daha belirgindir. İbra¬him el-Berrî'nin Li'n-nebiyyi ve âlihî adlı divanı ile "Hükûmetü'n-nebî" adlı kaside¬sinde bu değişimi görmek mümkündür. Kendini Ehl-i beyt şairi olarak tanıtan Mahmûd Cebr'in "el-ükâü'l-ewer kaside¬sinde [701] olduğu gibi kadîm Şîa görüşünü sürdü¬renler de vardır.
Modern dönemde birçok şair Resûl-i Ekrem'i sevilen, yüksek ahlâkî erdemlere sahip bir peygamber ve en üstün sıfatları kendinde toplayan kâmil İnsan olarak tas¬vir etmiştir. Emîr Şekîb Arslan, Ma'rûf er-Rusâfî, Cezayir'in işgali sebebiyle Emîr Abdülkâdir el-Cezâirî, Mısır'ın işgali sebe¬biyle Hİfnî Nâsıf. Ahmed Şevki, Hafız İb¬rahim, Ahmed Muharrem, Ahmed el-Kâ-şif, Abdülmuhsin el-Kâzımî, Resûlullah'ı millî kahraman ve millî kurtarıcı gibi ni¬teliklerle anmakta bir sakınca görmemiş¬lerdir. Özellikle Mahmûd Dervîş, Ali Hâ-şim Reşîd gibi Filistinli şairlerin çoğu Hz. Peygamber'in yalnız bu yönünü ele al¬mıştır.
Arap kökenli hıristiyan edip ve şairler Hz. Peygamber İçin, birbiriyle boğuşan ve çağın gerisinde kalan Araplar'ı barıştırıp birleştiren, yüksek bir millet ve devlet ha¬line getiren sosyal reformcu portresi çiz¬miş, bu konuda Batılı edip ve şairlerle aynı görüşü paylaşmıştır. Mısırlı Nazmı Lûkâ'nın "Vâ Muhammedâh", "Muham¬med: er-Risâle ve'r-resûl". "Ene ve'i-İs-lâm"; Lebîb er-Riyâşî'nin "Nefsiyyetü'r-Resûli'l-Arabî"; Halîl İskender el-Kıbrîsî'-nin "Da'vetü nasâra'1-Arab Ii'1-İslâm"; Ha¬lîl Cum'a et-Tuvâl'in "Tahte râyeti'l- İslâm"; Nasrî Selheb'in "Fî Hutâ Muhammed"; Arap Sosyalist Ba's Partisi genel sekreteri Mîşîl (Mîşâl) Aflak'ın "en-Nebiyyü'1-Arabî" ve eş-Şâirü'1-karavî Reşîd Selîm el-Hûrî'-nin "el-Mevlidü'n-nebevî" kasideleri buna örnek olarak zikredilebilir.[702] Bazıları da Hz. Pey-gamber'e karşı övgülerini Kur'an'a ve Arap diline olan hayranlıkları şeklinde dile getirmiştir. Cûrc Selestî'nin "Necve'r-re-sûli'l-a'zam Cûrc Say-dah'ın "el-Mevlidü'n-nebevî [703] RiyâzMa'lûf un "Yânebiyye'l-Arab Ah¬med eş-Şârifİn "Hubbü Muhammed" [704] Muhammed Abdül-muttaiib'in "Zıllü'l-Bürde" adlı kasideleri bunlardan bazılarıdır. Âişe İsmet Teymûr, Bârûdî, Mustafa Sâdık er-Râfiî, Sâbire Mahmûd el-İzzî ve Ömer Bahâeddin el-Emîrî gibi şairler ise Resûl-i Ekrem'e şikâyet ve isteklerini arzetmiş, ondan şefaat dilemişlerdir.
Resûlullah'ın hayatı bu dönemde, ya Mısırlı Azîz Abaza'nın İşrâ/câtü's-sjreti'z-2eiciyye'sinde yaptığı gibi tasvir ve be¬yan yoluyla ya da İslâm âleminin sorun¬ları ile bağıntılı olarak dile getirilmiştir. Bunların bir kısmı belli olayları konu edi¬nirken bir kısmı Yûsuf en-Nebhânî'nin eİ-'l/Jtüdü'Mü'Jü'iyye'sinde görüldüğü gibi sîreti özetlemiştir. Bu tür teliflerin bazılarında anlatım Hz. Peygamber'in dilinden sunulmuştur. Zekî Mübârek'in "Tevdîu Mekke" kasidesi [705] M. Abdülganî Ha-san'ın "İle't-Tâif" adlı tiyatro eseri Abduh Bedevi'nin "en-Nebî ve'l-vatan" kasidesi [706] ve Salâh Abdüssabûr'un "Hurûc" kasidesi [707] bunların ör¬neklerindendir. Mekke ve Medine ile diğer mekânlara duyulan özlem de şiirlerde ge¬niş ölçüde yer almıştır. Sudanlı İbrahim Dâvûd Abdülkâdir Fetânî'nin "Taybetü't-Hz. Peygamberin sîreti ve gazveleriy-le ilgili olarak özellikle Homeros'un İlya-da (İliadea) ve Odessea adlı destanların¬dan ilham alınıp bazı destanlar da ortaya konulmuştur. Bu faaliyet, Süleyman el-Bustânî'nin İlyada'yı 1887'de Arapça'ya tercüme etmesiyle başlamıştır. "Melha-me" ve "mutavvele" adı verilen bu man¬zumelerin ilki, Ahmed ŞevkTnin 1894 Ey¬lülünde Cenevre'de düzenlenen Milletle¬rarası Müsteşrikler Kongresi'nde okudu¬ğu "Kibârü'l-havâdiş fivâdi'n-Nîl" adlı mu-tavvelesidir. Onun Düvelü'l-cArab ve Hızamâ'ü'l-îslâm adlı manzum piyesin¬de Resûlullah'ın ve İslâm'ın tarihi desta-nımsı bir üslûpla anlatılmıştır. Ahmed Muharremin el-İlyâdetü'l-İslâmİyye I Dîvânümecdi'l-İslâm'ı, Âmir el-Buhay-rî'nin Emîrü'l-enbiya'ı, Kâmil Emîn'in el-Melhametü'l-Muhammediyye's\, Mahmûd Halîl Hatîb'in Büşra'l-'âşıkln bi-bulûği seyyidi'l-mürselînı de bu tür eserlerdendir. Bu dönemde tiyatro ve temsil olarak manzumeler de yazılmıştır. Muhammed Mahmûd Zeytûn'un Mîîâ-dü'n-nebTsi 1948'de Mısır Maarif Bakanlığı tiyatro eseri altın madalya ödülünü kazanmıştır. Mahmûd Hasan İsmail'in "Sürâka b. Mâlik"i de bu nevidendir. Ayrıca Abduh Bedevi Mu¬hammed kaşîd sinfoni adıyla bir eser yazmıştır.
Resûl-i Ekrem'le ilgili eski şairlerin te¬liflerini toplayan ve İnceleyen birçok eser kaleme alınmıştır. Yukarıda sözü edilen ve bibliyografyada geçenlerin dışında ka¬lan çalışmaların bir kısmı şunlardır: Yû¬suf en-Nebhânî, Efdalü'ş-şalavât "ala seyyidi's-sâdât Selâhad-din es-Sibâî. Gurretü'1-medâ'ihi'n-ne-beviyye (Kahire 1991); Muhammed Sa¬lim Mahmûd, el-Medâ%u'n-nebeviyye [708] Muhammed b. Sa'd b. Hüseyin, el-Medâ'ihü'n-nebeviyye beyne'I-ma'tedilîn ve'l-ğulât [709] Salâh îd, el-Medâ%u'n-ne-beviyye min fetreti't-tekvîn ilâ merha-leti'n-nuzc; Enver es-Senûsî, el-Medtfi-hu'n-nebeviyye fi'I-Endelüs.[710]
1883-1980 yıllan arasında Resûl-i Ek¬rem hakkında çeşitli münasebetlerle yazı¬lan kitap, makale ve şiirlerin sayısı800'ün üzerindedir. Bu sahada en çok telifi kay¬dedilenlerin başında Sâvî Şa'lân, Âmir el-Buhayrî, Abdülganî Selâme, Abdullah Şemseddin, Muhammed Hârûn el-Hulv, Resûl-i Ekrem'le ilgili modern dönem şiirlerini bir araya getirip inceleyen başlı¬ca eserler şunlardır: Hilmî Muhammed el-Kâûd, Muhammed fi'ş-şFri'1-hadîs Sa'deddinel-Cîzâvî.Aşdâü'd-dîn fî'ş-şicri'l-Mışriyyi'I-hadîş [711] el-Âmilü'd-dînîü'ş-şFri'1'Mişriyyi'I-hadîş [712] Fârûk Hurşîd. Muhammed fi'1-edebi'l-hadîs (mıfâşır) [713] Ahmed Kemâl Zekî, Muhammed fi'I-edebi'l-hadîs; Ali Uşri Zâyid, İstid-^â^ü'ş-şahşiyyeti't-türâşiyye fi'ş-şFri'l-mucâ [714] Mahir Hasan Feh-mî, er-Resûl fi'l-edebi'l-'Arabiyyi'l-ha-dîş.[715]
C) Fars Edebiyatı.
İslâm sonrası Derî Farsçasfnm ortaya çıkması ve olgunlaş¬ması İran halkının İslâm'a girmesiyle pa-ralellik arzeder. İranlılar, baştan itibaren dinî düşüncelerini Arapça'nın yanında millî dilleri olan Farsça ile ifade etmeye çalışmışlar, bu alanda kaleme aldıkları he¬men her eserde Hz. Muhammed'in haya¬tına atıfta bulunmuşlardır. Böylece onun hayat hikâyesi, yaşadığı olaylar birçok tel¬mihin ve mazmunun kaynağını oluştur¬muştur. Farsça yazan müellif ve şairler, Arapça siyer ve tarih kitaplarını Farsça'¬ya tercüme etmenin yanında Resûl-i Ek¬rem'in hayatını müstakil olarak veya ha¬life ve imamların hayat hikayeleriyle bir¬likte kaleme almışlardır. Muhammed b. Cerîr et-Taberî'nin Tânhu'1-ümem ve'l-mülûk'ü, İbnü'l-Esîr'ineJ-Kâmi/'i gibi genel tarih kitaplarından başka İbn Hi-şâm'ın es-Sîretü'n-nebeviyye'sı, Vâkı-dî'nin ei-Meğâzi'si, İbn Sa'd'ın et~Taba-kütü'l-kübrâ's\, Tirmizî'nin Şemâ'İlü'n-nebfsı, Kâdî İyâz'ın eş-Şi/d'ı, Tabersî'nin Mekârimü'l-ahlâk'ı, İbn Seyyidünnâs'ın yûnü'i-eşer'i tamamen veya kısmen Farsça'ya çevrilmiştir. Hatta aslı Sanskrit-çe olan Kelîîe ve Dimne ile Pehlevîce olan Vîs ü Râmîn gibi eserler Farsça'ya aktarıldığında hamdeleden sonra Hz. Pey-gamber'i öven cümleler ilâve edilmiştir. Doğrudan Resûl-i Ekrem'den söz eden veya geniş ölçüde onu anlatan mensur ve manzum birçok eser kaleme alınmıştir.[716]
Farsça şiirlerde Hz. Muhammed'in öv¬güyle anılması bir gelenektir. Ancak ilk dönem şairlerinin eserlerinde na't pek görülmez. Bu husus, şairlerin hediye bek¬lentisiyle daha çok zamanın hükümdar¬larını ve idarecilerini methetmelerinden kaynaklanmış olmalıdır. Evhadüddîn-i En-verî, Ferruhî-i Sistânî, Unsûrî, Menûçihrî ve Ascedî gibi şairlerin divanlarında na't vb. şiirler yer almazken Senâî, Ferîdüddin Attâr, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Sa'dî-İ Şîrâzî, Molla Câmî gibi mutasavvıf şairler¬le Moğollar döneminde ve sonraki asır¬larda yaşayan şairler Resûl-i Ekrem'in vasıflarını ve mucizelerini anlatan şiirler yazmışlardır. Şairler Kur'an'a, siyer ve ta¬rih kitaplarına dayanarak Hz. Peygam-ber'in güzel ahlâkını anlatmışlar, ona kar¬şı olan sevgilerini coşkulu kasidelerle ifade etmişlerdir. Ayrıca Farsça manzum eser¬lerin çoğunda Resûlullah'ın na'tlan yer alır. Na'tlarda çok defa "der nat-ı Pey¬gamber", "der na't-ı seyyidü'l-mürselîn", "der na't-ı Hazret-i Seyyid-i kâinat", "der na't-ı Hazret-i Peygamber-i ekrem", "en¬der na't-ı Peygamber-i mâ Muhammed-i Mustafâ", "Der sıfât-ı mi'râceş", "Der na't-ı Resûl-i Ekrem", "Der menkıbet-i Hazret-i Risâletpenâh", "Ender sıfât-ı Peygamber", "Sıfât-ı ba's ve irsâl-i vey", "Fî fazîletihî alâ Cebrâîl ve sâiri'l-enbiyâ"'. "Der medh-i Hazret-i Resûl-i Ekrem", "Fî na't-ı Resûlillâh" gibi başlıklar bulunur.

Destan edebiyatının en önemli şairle¬rinden Firdevsî, Şd/ınâme'sine tevhidle başladıktan sonra iki cihanda kötülükten arınıp Allah katında iyi bir adla anılmanın Peygamber'in sözlerine giden yolu bul¬makla mümkün olabileceğini dile getiren na'tını yazar. Esedî-i Tûsî, Gerşâsbnâme adlı eserinin başında dünyanın Hz. Mu¬hammed'in yüzüsuyu hürmetine yaratıl¬dığını, isminin Allah'ın ismiyle beraber anıldığını belirtir ve onun bazı mucizele¬rini aktarır. Nâsır-ı Hüsrev'in divanında da Resûlullah'ı öven şiirleri yer alır.
Tasavvuf şiirinin önemli temsilcilerin¬den Senâfnin divanında, liadîkatü'l-ha-kîka'smda ve diğer mesnevilerinde Re¬sûl-i Ekrem çeşitli vasıflarıyla övülür. Ce-mâleddîn-i İsfahânî'nin Hz. Peygamber'i methettiği terkibibendi Fars edebiyatı¬nın şaheserlerdendir. En önemli kaside şairlerinden sayılan Hâkânî-i Şirvânîde gerek divanında gerekse hac dönüşü mesnevi tarzında kaleme aldığı Tuhfe-tü'l-cIrâkeyn adlı eserinde Resûl-i Ek¬rem'i methetmiştir. Divanının başında dünyadan şikâyet edip Resûlullah'ı övdü¬ğü na'tta onun övgüsünden bahsetme¬yen hikâyenin hikâye değil kâhinlerin ef¬saneleri olabileceğini belirtir. Ferîdüddin Attâr'ın divanında, İlâhînâme's'mde, Mantıku 'f-tay/ında ve Muşîbetnâme'-sinde Hz. Muhammed'i öven şiirler yer alır. Nizâmî-i Gencevî'nin hfamse'sini oluşturan mesnevilerin her birinde en az bir na't bulunur. Kemâleddîn-i İsfahanı de babası Cemâleddîn-i İsfahânî gibi ön¬de gelen kaside şairlerinden olup Resû¬lullah'ı övdüğü terkibibendi Fars edebi¬yatındaki en güzel na'tlara örnek olarak gösterilir. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevisinin birçok yerinde Peygam¬ber sevgisinden söz edilir. Daha çok Gülistan ve Bostan gibi eserleriyle tanınan Sa'dî-i Şîrâzî'nin âşıkane gazellerinde, hik-metli kasidelerinde ve fîosfân'ında Re¬sûl-i Ekrem'i öven manzumeleri vardır. Abdurrahman-ı Câmî'nin gerek divanın¬da gerekse Heft Evreng mesnevisinde na'tlar, ayrıca mucizelerini ve peygam¬berlik alâmetlerini anlatan birçok şiiri yer alır. Bunlardan başka Hz. Muhammed'i metheden şairler arasında Emîr Hüsrev-i Dihlevî, Şeyh Fahreddîn-i Irâki, Evhadüd¬dîn-i Merâgi, Hâcû-yi Kirmânî, İbn Ye-mîn-i Tuğrâî, Selmân-ı Sâvecî, İbn Hüsâm, Hilâlî-i Çağatâyî, Ehlî-i Şîrâzî, Vahşî-i Bâf-ki, Sâib-i Tebrîzî, Âşık-ı İsfahânî, Visâl-i Şîrâzî, Dâverî-i Şîrâzî, Sürûş-i İsfahânî, Yağmâ-i Cendekî, Meliküşşuarâ Sabûrî, son dönem şairlerinden Edîbü'l-Memâlik Ferâhânî. Muhammed İkbal, Meliküşşu¬arâ Bahar, Emîrî Fîrûzkûhî, Kâsım-ı Resâ, Abbâs-ı Şehrî, Muhammed Rızâ Hazâilî, Abdülhüseyn-i Ferzîn, Bânû NûrîGîlânî sayılabilir.
Fars edebiyatında Hz. Peygamber'in mucizeleri ve başından geçen olaylar bir¬çok telmihin ve mazmunun kaynağını oluşturmuştur. Hadislerin birçoğu Fars¬ça'ya çevrilmiş veya şerhedilmiş ya da ba¬zı şiirlerde anlamı pekiştirici unsur olarak kullanılmıştır. Ayrıca Kur'an'da Resûl-i Ekrem'den bahseden âyetlere ve onunla ilgili kutsi hadislere sıkça atıfta bulunul¬muştur: Peygamber'in nur saçmasına ve feyiz bahşetmesine işaret eden ve ona mahsus olan çerağ. ümmî olması, Sevr mağarasında Ebû Bekir ile gizlenmesi, örümceğin mağaranın kapısını örmesi ve güvercinin oraya yumurta bırakması bu hikâyeden gar, yâr-ı gar, târ-ı ankebût, ke-bûter gibi telmihler Fars şiirinde çokça kullanılmıştır, keçi yavrusu ve timsah / kertenkelenin peygamberliğine şehâdet etmesi [717] müs-lümanların önce yenilip ardından zafer elde ettikleri Huneyn Gazvesi, ayın yarıl¬ması [718] taşın konuşması ve kumun / çakıl taşının teşbih etmesi [719] mi'rac, Hannâ-ne sütununun ağlaması [720] cin gecesi Ferîdüddin Attâr, beyit 3021, Hz. Ali'nin namazını kılması için güneşi geri döndürmesi [721] yahudile-rin taşla Peygamber'in dişini kırmaları [722] siyah saçla¬rını taraması ve iki tarafa ayırması [723] sırtında bulunan nübüvvet mührü [724] gibi.
D) Türk Edebiyatı.
Hz. Peygamber'-le ilgili çeşitli bilgiler, Türkler'in müslü-man olmasından itibaren ortaya koyduk¬ları edebiyat eserlerinde büyük bir zen¬ginlikle yer almıştır. Bunda Kur'an'ın, ha¬dislerin ve peygamber kıssalarının başın¬dan beri Türk edebiyatının muhtevasını belirleyen kaynakları arasında bulunma-sının yanında Türkler'in Müslümanlığı sa¬mimiyetle benimsemelerinin de payı var¬dır. Ayrıca millî unsurlarla örtüşen İslâm kültürünün Türk kültürü ve yaşayışı üzerindeki kuvvetli etkisiyle bu iki kültürün zamanla birbirinden ayırt edilemeyecek şekilde kaynaşması da rol oynamıştır. Bu kaynaşmanın kökleri Satuk Buğra Han destanına [725] kadar inmektedir. Destan, Hz. Peygam-ber'in mi'racda Satuk Buğra Han'ın ru¬huyla karşılaşıp dünyaya dönmesinin ar¬dından, üç asır sonra gelecek ve Müslü¬manlığı Orta Asya'da yayacak olan bu yi¬ğide dua edişinin tasviriyle başlar ve sa-hâbîlerin bu zatı görmek istemeleri üze¬rine Satuk Buğra Han'ın kırk atlısıyla hu¬zurda görünmesinin an atılmasıyla geli¬şir. Böylece Resûlullah'ın mi'racı sözlü edebiyatın en eski ürünlerinden birine girmiş olmaktadır. Bu ve benzeri efsane¬ler daha sonra "seçkin ümmet: Türkler" kavramının teşekkülünü etkilemiştir.
Türk edebiyatının kitap halindeki en eski eserlerinden olan Kutadgu Büig'öe bir na't-ı peygamberi yer almış, Atebe-tü'}-hakâyık'ta ise kırk hadis türünü te-mellendirecek surette hadis tercümeleri edebiyata girmiştir. Bu ilk dönemdeki di¬ğer bir eser, Ahmed Yesevî'nin Hz. Peygamber'e dair unsurların zenginliğiyle dikkat çeken Dîvân-ı Hikmetedir. Ah¬med Yesevî. hikmetleriyle geniş halk kit¬lelerini etkileyerek Türk toplumunda pey¬gamber sevgisinin temellerini atmıştır. Yesevî'nin Anadolu'daki takipçisi Yûnus Emre, Resûl-i Ekrem'le ilgili değerleri, oluşum halinde bulunan Anadolu Türk şii¬rine aktarmakla kalmamış, daha da geliş¬tirip zenginleştirerek Türk tasavvuf edebi¬yatına ciddi biçimde tesir etmiştir. Onun, "Canım kurban olsun senin yoluna / Adı güzel kendi güzel Muhammed" matla'lı şiiri, Türk dilinin en lirik İfadeleriyle pey¬gamber sevgisini ortaya koyan manzu¬melerinden biridir. Yine Anadolu Türk edebiyatının ilk temsilcilerinden Şeyyad Hamza'nın, "Senin aşkın kamu derde de¬vadır yâ Resûlellah / Senin katında hacet¬ler revadır yâ Resûlellah" beytiyle başla¬yan na'tı mevlid törenlerinde de okunan diğer bir örnektir.
Osmanlı coğrafyasında Türk- İslâm ede¬biyatı adı altında Hz. Peygamber ağırlıklı bir edebiyat ortaya konulmuştur. Kur-'an'da Resûl-i Ekrem'e dair âyetlerin ik¬tibas ve telmih yoluyla intikal ettiği ede¬bî eserlerde Resûlullah'm isim ve sıfatla¬rı, fizikî, ruhî ve ahlâkî vasıflan, aile haya¬tı, mucizeleri vb. konularda verilen bilgi¬ler Türk edebiyatının bu hususta ne kadar zengin olduğunu göstermektedir. Na't-larda yer alan Resûl-i Ekrem'le ilgili âyet¬lerin sayısı bir tesbite göre yetmiş beş ise de [726] diğer edebî me¬tinler göz önüne alındığında bu sayının birkaç misli artacağı muhakkaktır. Ha¬disler de edebî metinlere girerek değişik mazmun ve remizlerde kullanılmıştır. Bunların na'tlarda en çok kullanılanları¬nın yirmi beş civarında olduğu belirtil¬mektedir; ancak [727] Öbür türlere ait metinlerde yer alan hadislerin sayısı çok daha fazladır. Hz. Peygamber etrafında gelişmiş edebiyat türleri yanın¬da kısas-ı enbiyâlarda kendisi hakkında yazılmış geniş bölümler bulunmaktadır. Resûl-i Ekrem'le ilgili kaside ve gazeller de zengin bir alan teşkil eder. Ayrıca Hz. Peygamber'in ayak bastığı yerler hakkın¬da Ahmed Fakih'in Kitâbü Evsâfı mesâ-cidi'ş-şerîfe'sinden itibaren geniş bir li¬teratür oluşmuştur.
Resûlullah'a dair edebî eserlerle çeşitli şiirler kaleme alınmıştır. Bunların arasın¬da tevhid, münâcât, ramazâniyye, bayra-miyye (ıydiyye), mersiye, maktel, muhar-remiyye, menâkıbnâme. velâyetnâme, menâsik-i hac, deve, güvercin, geyik hi¬kâyeleri, pendnâme, nasihatnâme, fütüv-vetnâme, tâcnâme, devriyye ve nutuklar sayılabilir. Ahmed Bîcan'ın Envârü'l-âşı-kîn'in ikinci kısmında olduğu gibi dinî-tasavvufî eserlerin bazı bölümlerinde Hz. Peygamber'e dair konulara yer verilmiş¬tir. Ayrıca din dışı kitaplarda aşk, âşık-mâşuk ilişkisi gibi hususlar işlenirken sev¬gilinin güzelliğine ait vasıfların pek çoğu ideal Ölçüleri itibariyle Resûlullah'ın şah¬sında toplandığından onunla beraber ele alınarak teşbih, tevriye, tenasüp gibi ede¬bî sanatlar içinde değişik mazmunlarla anlatılmıştır. Eski Türk edebiyatında Hz. Peygamberle ilgili çeşitli olaylar, mekân¬lar, Ehl-i beyt'i ve ashabı birer remiz ve mazmun halinde beyitlere girmiştir. Re¬sûl-i Ekrem'in özel İsimleri yanında gül, bülbül, âyîne, servi, nihai, şems, kamer, mâh, çerağ, nur, kimya, muallim, imam, fahr-i kâinat, ekmel-i âdem, şefî-i üm¬met, suitân-ı kevneyn gibi kelime ve ter¬kipler de remiz veya mazmun şeklinde kullanılmıştır. Çeşitli şairlerin divanları üzerinde yapılmış incelemelerde yer alan zengin malzeme bu konuda bir fikir ver¬mektedir.[728]
Gül Hz. Peygamber'i ifade etmekte en çok rağbet edilen çiçek olmuştur. Resûl-i Ekrem'in yüzü, yüzünün ve teninin rengi, kokusu, peygamberler arasındaki yeri ve değerinin gonca, gül-i ra'nâ, gül-cemâl, gül-gûn, gül-i hoş-bûy. gül-i güi-zâr-ı nü-büvvet gibi tabirlerle ifade edilmiştir. Fu-zûlî'nin "Gül" redifli kasidesi bu anlayışın en güzel örneğidir. Dinî-tasavvufî eser¬lerde ele alınan aşk, aşk-ı Muhammedî, akl-ı evvel, nûr-ı evvel, nûr-ı Muhammedî, hakîkat-i Muhammediyye, sırr-ı Muham¬medî, cevher-i Muhammedî, taayyün-i evvel, velâyet-i mutlaka, levh-i mahfuz, rûh-ı a'zam vb. kavramlar pek çok örnek¬te yer almıştır.
Türk edebiyatında Hz. Peygamber'le doğrudan ilgili belli başlı türler şunlardır:
1. Na't. Özellikle kaside tarzında yazılan ve divanlarda tevhid ve münâcâttan son¬ra gelen şiirler olup hemen her şair çok defa birden fazla na't kaleme almıştır. Si¬nan Paşa'nın Tazarru''nâme'sindeki gibi bazı mensur örneklerin dışında dinî ve ta-savvufî olmak üzere iki grupta toplana¬bilecek bu manzumeler Türk edebiyatın¬da bir kişi hakkında yazılmış en zengin türü teşkil eder. [730]
2. Siyer. Re-sûl-i Ekrem'in hayatını kronolojik olarak anlatan manzum veya mensur eserlerdir. Türkçe'deki en eski örnekleri daha çok tercümeye dayanan bu teliflerin ilki, Darîr'in 790'da (1388) Ebü'l-Hasan el-Bekrî el-Kasasî'nin kitabından hareketle yazdığı Sîretü'n-nebıdir. Türkçe siyer ve mev-lid literatürü üzerinde derin izler bırakan bu eserden sonra birçok telif-tercüme kitap kaleme alınmıştır. Nİyâzî, Lâmiî Çe¬lebi, Bakî, Karaçelebizâde Abdülaziz, Ab-dülbâki Arif Efendi, Veysî, Nâbî, Nev'îzâ-de Atâî, Altıparmak Mehmed Efendi ve Eyüp Sabri Paşa bu hususta en tanınmış kişilerdir. Peygamber sevgisini ön planda tutmaları, manzum olmaları ve değişik meclislerde okunmaları dolayısıyla mev-lidlere yakın özellikler gösteren manzum siyerler "siyer mevlid" adıyla tanınmıştır; Hafı'nin Zâdü'i-meâd'ı ile Yazıcıoğlu Mehmed'in Muhammediyy e's'm'ı bu gruba dahil etmek mümkündür.
3. Mev¬lid. Süleyman Çelebi'nin812'de( 1409) ka¬leme aldığı Vesîletü'n-necâVtan itiba¬ren yazılan mevlidler Türk edebiyatının Hz. Peygamber'le ilgili en zengin türle¬rinden birini oluşturur. Resûl-i Ekrem'in doğumu, mi'racı ve bazı ahlâkî özellikle¬rinin anlatıldığı bu manzumelerin bir kıs¬mı bestelenmiş olup dinî toplantılarda okunmaktadır. [731]
4. Mu'cizâ-tü'n-nebî. Hz. Muhammed'in doğumun¬dan itibaren müşahede edilen olağan üs¬tü hallerle mucizelerinin anlatıldığı man¬zum veya mensur eserlerdir. Edirneli Ab-durrahman Ubeydî'nin £vsâf ve Mu'ci-zatı NebTsl bu türün en tanınmış örne¬ğidir.[732] Bostanzâde ve Taşlı-calı Yahya'nın Güî-i Sad-berk adlı eser¬lerinde 100 mucize ele alınmaktadır. Bun¬ların manzumları lirik, mucizeleri kelâm noktasından ele alan mensurları ise di¬daktik ağırlıktadır.
5. Esmâü'n-nebî. Hz. Peygamber'in Kur'an'da, diğer mukaddes kitaplarda ve hadislerde geçen isimleri¬nin yanında ashabının onun için kullandı¬ğı, dinî ve edebî eserlerde onu vasfetmek için zikredilmiş isim ve sıfatlarından der¬lenmiş, doksan dokuzdan 2000'e kadar varan isimlerini açıklayan manzumelerle konuyu hadis veya kelâm açısından ince¬leyen mensur eserlerdir. Abdullah Salâhî Uşşâki'nin, "Gül-i Sad-berg-i Evrâd Berâ-yı Tuhfe-i Ubbâd" adıyla bir bölümünü es-mâ-i nebîye ayırdığı eseri türün tanınmış örneğidir.[733] Hasib Efendi'nin Delâiü'hayrat'tan faydalanarak yazdığı Dür-retü'1-esmâ [734] 1000 beyit kadardır. Ayrıca mu¬ammaların bir kısmı da Hz. Peygamber'in isimleri üzerine düzenlenmiştir. Abdül-mü'min Efendi'nin Muammeyât iî es-mâi'n-nebîaleyhi's-selâm adlı eseri [735] buna örnek gösterilebilir. Hafız İbrahim buna Şerhu esmâi'n-nebî adıyla bir şerh yazmıştır. [736]
6. Evsâfü'n-nebî. Resûl-i Ekrem'in çeşitli özelliklerini anlatan bu kitaplara, Afîfüd-din Saîd b. Muhammed b. Mes'ûd el-Kâ-zerûnî'nin eî-Müntekâ iî evşâfi'n-ne-biyyil-Muştafâ'sı gibi [737] Arapça eserler kaynaklık etmiştir. Ebû Ahmed Ubeydul-lah b. Abdullah b. Tâhir el-Huzâî'ye nisbet edilen Risale iî evsâfi'n-nebî ve mu'ci-zâtihî adlı manzum eserde görüldüğü gi¬bi [738] bunların bazıları mu'cizât-ı nebîlerle birlikte ele alınmıştır.
7. Şemail. Hz. Pey¬gamber'in maddî ve manevî özelliklerini anlatan Arapça rivayetlerin toplandığı Tir-mizî'nin eş-Şemâ ilü'n-nebeviyye ve'l-haşû 5işü 'J-M uşta/a viyye'sinin tercüme¬siyle şerhine dayanan ve daha çok men¬sur olarak kaleme alınan bu türün Türk edebiyatında bilinen en eski örneği Hoca Sâdeddin Efendi'ye nisbet edilen Risâle-tü'ş-şemdiiiyye'dir. Tirmizî'nin eseri, Ha¬san Hüsâmeddin Nakşibendî tarafından Hazret-i Muhammed'in Şemâiî-i Şerî-îesi adıyla Türkçe'ye çevrilmiştir. [739]
8. Hilye. Başlangıçta şemaillerin içinde bir bölüm iken sonraları Resûl-i Ek¬rem'in sadece fizikî özelliklerini aktaran rivayetlerin daha çok manzum olarak ya¬pılmış tercümesidir. Bu eserler, ilk defa XVI. yüzyılda Hâkânî Mehmed Bey tara¬fından ortaya konulduktan sonra müsta¬kil bir tür olarak gelişmiştir.
9. Mi'râcîyye. Mi'racın çoğunlukla kaside ve mesnevi şeklindeki metinlerde ele alındığı bu zen¬gin tür, XV. yüzyıldan itibaren mi'rac kan¬dillerinde okunmak üzere yazılıp beste¬lenmiş örneklerle daha da zenginleşmiş¬tir.[740] 10. Regâibiyye. Re-gaib kandili dolayısıyla kaleme alınan ka¬side ve mesnevilerdir. Receb ayının ilk cu¬ma gecesinin Hz. Muhammed'in ana rah¬mine düştüğü gece olduğuna inanıldığı için bu şiirler Hz. Peygamber, annesi Amine ve babası Abdullah'la ilgiliyse de daha çok Resûlul!ah"ın faziletleri, yetim ve öksüz oluşu gibi konular ele alınmış¬tır. Türk edebiyatında az rastlanan bu tü¬rün ilk örneği Salâhî Efendi'nin kaleme aldığı, La'lîzâde tarafından bestelenmiş, Matlau'1-fecr adıyla da anılan 213 beyitlik Risâîe-i Regâibiyye'sıdir.
11. Gazavatnâme. Ünlü kumandanlarla efsanevî kahraman¬ların savaşlarını anlatan eserlerin genel adı olmakla birlikte Hz. Peygamber'in gazvelerinin anlatıldığı manzum veya mensur eserler de bu ismi taşımaktadır. Türk edebiyatında bilinen ilk örnek Dur¬sun Fakih'e nisbet edilen 640 beyitlik Ga-zavaînâme adlı mesnevidir.[742] Ahmed Refik'in (Altınay) Gazavât-ı Ce-lîle-i Peygambens\ de [743] tanınmış bir örnektir. Bunların bir kısmı, Dursun Fakih'in telif ettiği Gazavatnâ-me'nin diğerlerinden biraz farklı bir nüs¬hasında Dolduğu gibi Gazavât-ı Kıssa-i Mukaffa' şeklinde ga-zanın adıyla anılır.
12. Hicretnâme. Hz Pey¬gamber'in hicretine dair mesnevilerle di¬ğer şiirlerden oluşur. Bu alanda bilinen en eski mesnevi Nahîfî'nin 788 beyitlik hic-retnâmesidir. Konu siyer, mevlid ve mi'râ-ciyye gibi eserlerin içinde de ele alınmıştır. Tasavvufi kitaplarda Resûlullah ile Hz. Ebû Bekir'in yol arkadaşlığı ele alınıp maddî hicrete manevî hicret eklenerek yeni bir tasavvufi kavram ortaya konulmuştur. Bu konuda Nesîmî, Bursalı İsmail Hakkı, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Leskofçalı Ga-lib gibi şairlerin eserlerinde pek çok ör¬nek vardır. [744]
13. Şefaatnâme. Resûl-i Ekrem'in şefaatini ta¬lep etmek için yazılan manzumelerdir. XIV. yüzyıl şairlerinden Ömeroğlu'na ait 125 beyitlik Şefoatnâme [745] bilinen tek müstakil örnektir. Ayrıca Hz. Peygam-ber'e dair manzum eserlerin çeşitli yer¬lerinde konuya temas edildiği görülür. Bazıları ilâhi ve tevşîh olarak bestelenen bu manzumelere Zekâî Dede'nin suzinak makamındaki, "Yâ Resûlellah şefaat eyle Allah aşkına" ve. "Yâ Habîbellah meded eyle mürüvvet kânısın" mısralarıyla başla¬yan ilâhileri örnek gösterilebilir.
14. Fazi-letnâme. Resûl-i Ekrem'in faziletlerini ve diğer peygamberlerden üstün oluşunu anlatan eserlerdir. Hadis literatüründe "hasâis" bahsinin "fezâilü'n-nebî" koluna giren Türkçe eserler de bu adı taşımakta¬dır. Bu türe Kemalpaşazâde i!e Âbirî'nin Efdaîiyyetü nebiyyinâ ala sâiri'1-enbiyâ başlıklı risaleleri [746] örnek verilebilir
15. Kırk Hadis. Bu türün İlk örnekleri Arapça'dan tercüme yoluyla mensur olarak Fars edebiyatında ortaya çıkmış, daha sonra bunlar nazma çekil¬miştir. İlk Türkçe örnek olan Nehcü'1-fe-râdîsten itibaren bu tarzda eser verilme¬si rağbet bulunca Ali Şîr Nevâfden Fuzûlî, Nâbî ve Âlî Efendi'ye kadar birçok Türk şairi tarafından değişik konularda kırkar hadis derlenerek Türkçe'ye çevrilmiştir. Çoğunlukla kıta şeklinde düzenlenen bu çeviriler zamanla bir mecmua çeşidi ha¬line gelmiştir Bazı mü¬ellifler 100 veya 101 hadis derlemeleri de yapmıştır. Bu konuda "gül-i sad-berk" de¬nilen eserler yanında Latîfînin Sübha-tü'l-uşşâk'\ gibi farklı adlar taşıyan örnek¬ler de yazılmıştır.[747] Ayrıca 1000yahut 1001 hadis ça¬lışmaları da vardır. Bu türdeki eserlerin manzum olanına Vecîhî Paşazade Ke¬mal'in Bin Hadis'ı [748] men¬sur olanına ise Mehmed Arif Bey'in Bin Bir Hadis'l [749] örnek gösterilebilir.
E) Urdu Edebiyatı.
Hint alt kıtasında Gazneliler devrindeki fetih hareketleri¬nin ardından oluşmaya başlayan Urdu dili daha teşekkül aşamasında İslâmî unsur¬ları yoğun biçimde bünyesine almıştır. Özellikle mutasavvıfların İslâmiyet'i yay¬mak amacıyla halkın üzerinde etkisi bu¬lunan şiiri tebliğ faaliyetlerinde kullanma¬ları Urdu edebiyatının ilk örneklerinden başlayarak dinî konuların yanında söz, davranış ve şahsiyetiyle Hz. Muhammed'i bu edebiyatın ayrılmaz bir parçası haline getirmiştir. Resûl-i Ekrem'in üstün vasıf¬larının övüldüğü na'tın Urdu edebiyatın¬da da ağırlıklı bir yeri vardır. Allah'ın Kur-'an'da adını yücelttiği, müminler için şe¬faat yetkisine sahip, dünya ve âhirette rehberliğine ihtiyaç duyulan bu büyük in¬sana olan inanç, ürünlerini yeni vermeye başlayan Urdu edebiyatında na'tın diğer konulardan önce şiirde yer almasına ze¬min hazırlamıştır.
Bazı araştırmacılar tarafından Urdu¬ca'nın ilk örneklerinden kabul edilen Gî-sûdırâz'ın (ö. 825/1422) kaleme aldığı şiir parçalan, Urdu şiirinde Hz. Peygamber'e sevgi ve bağlılığın bu dilin erken dönem¬lerinde başladığını göstermesi bakımın¬dan önemlidir. Yine Urduca'nın erken de¬vir eserlerinden Fahreddin Nizâmî'nin Ka¬dem Rao Padam Rao adlı mesnevisinde hamdeleden sonra Hz. Muhammed'in öv¬güsüne yer verilmiştir.[750] IX (XV) ve X. (XVI.) yüzyıl¬larda Burhâneddin Kutb-iÂlem, Şeyh Sadreddin, Şah Mîrâncî Şemsülmeâlî, Şeyh Bahâeddin Bacın, Kebîr, Şah Bur-hâneddin Canım, Hûb Muhammed Çiştî gibi mutasavvıf şairlerin de Resûl-i Ek¬rem'e muhabbetlerini dile getirdikleri na'tları bulunmaktadır.
Kutubşâhî Devleti'nin kurucusu Zillul-lah mahlaslı Sultan Kulı Kutubşah ile ha¬leflerinden olup Urdu edebiyatının ilk di¬van sahibi şairi kabul edilen Muhammed Kulı Kutubşah Resûlullah'ın methine yer vermişlerdir. Muhammed Kutubşah gazellerinin makta' beyitlerinin çoğunu na't şeklinde kaleme almıştır. Ayrıca külliya¬tında bu muhtevada gazeller, manzume¬ler, rubâîler yanında müstakil bir na'tıyye mesnevisi de yer almaktadır. Abdullah Kutubşah'ın gazellerinde de övgü beyit¬leri bulunmaktadır. Bu dönemde Nûrnâ-me, Mevlûdnâme, Mfrâcnâme, Vefât-nâme gibi mesnevilerle manzum sîret yazıcılığı da gelişmiş ve Molla Vechî, Gav-vâsî, Tabîî, Emîn Gucerâtî, San'atî gibi şairler na't yazmışlardır. Molla Vechî'nin 1018'de kaleme aldığı Meşnevî-i Kutb-i Müşteri'nin dil ve muhteva bakı¬mından Nizâmî'nin mesnevisini geride bıraktığı söylenir.[751] Âdilşâ-hîler'den Muhammed Âdilşah zamanın¬da şair Mevlânâ Nusretî 130 beyitlik bir Micracnâme kaleme almıştır. Bu dönem¬de yeni yeni ortaya çıkan mürettep divan¬larda yer alan Hz. Peygamber'e övgüler dışında onun hayatından kesitlerin akta¬rıldığı müstakil eserler de meydana geti¬rilmiştir. XII. (XVIII.) yüzyılda yaşamış, Urduca'nın büyük şairlerinden Velî Dekke-nînin gazel, kaside, rubâî, müseddes ve müstezat tarzındaki na'tları, ayrıca çağ¬daşı mutasavvıf şair Kâdî Mahmûd Bahrî ve Firakı" Bîcâpûri'nin de na't ve menkıbe¬ye dair şiirleri vardır.
Evrengzîb'in vefatının ardından Bâbür-lü saltanatının çöküş dönemine girme¬siyle başlayan karışıklıklar edebiyatta bir karamsarlık havasının hâkim olmasına yol açmış, bu durum şiirlere Allah'a ve Hz. Muhammed'e münâcâta yöneliş şeklinde yansımıştır. Devrin mutasavvıf şairlerin-den Cânî ile Şeyh Fâzıl Batâlevî'nin na't-ları bu açıdan dikkate değerdir. Sevdâ-yı Dihlevî'nin na't kasideleri dil ve sanat açı¬sından türünün seçkin örnekleri kabul edilir. Hâce Mîr Derd ve Mîr Muhammed Taki de şiirlerinde Hz. Peygamber'in met¬hine yer vermiştir. Ancak mutasavvıf şair-lerin saray çevresine ve zenginlerin mec¬lislerine girmesiyle şiirdeki dinî motifler azalmaya başlamış, aşk ve romantik ko¬nular şiire hâkim olmuştur. Leknev'de Şiî mezhebinin yaygınlığı, ayrıca eğlence ve sefahat düşkünlüğü şairleri dinî konular¬la Hz. Muhammed'i methetmekten alı-koymuştur. Bu arada şairler na'tlara yer vermişlerse de ardından Hz. Ali'yi öne çı¬karan beyitler yazmışlar veya Şîa imam¬ları İçin methiyeler kaleme almışlardır. Bunun yanında Nevâziş Ali Şeyda ile Mu¬hammed Bakır Agâh manzum siyer yazı¬cılığının Önemli temsilcileri olmuştur. Böy¬lece XIII. (XIX.) yüzyılın ortalarına kadar Resûl-i Ekrem'in na'tına önem veren fazla şair çıkmamıştır. Bu dönemden itiba¬ren Mîr Muhammed Taki bir müseddes. İsmail Şehîd Silk-i Nûr, Keramet Ali Şe-hîdî Kaşîde-i Garrâ, Mü'min Kaşîde-i Zemzeme-sencî-yi Tab1, Meşnevî-yi nâ-Tamâm, Mesnevi be Mazmûn-ı Ci-hâd ve Tazmin ber NaH-i Kuddûsî gibi dikkate değer şiirler yazmışlardır. Gâlib Mirza Esedullah'ın da na't türü gazelleri vardır. Lutf Ali Han Lutf gibi bazı şairler ise hayatlarını tamamen na't yazmaya vakfetmiş, 1840'ta Şehîdî Birelvî, Me¬dine'de Ravza-i Mutahhara'nın önünde onun şiirini okurken ölmüştür.
İngiliz sömürgeciliğine karşı 1857'de gerçekleştirilen ayaklanma sonrasında Urdu şiirinde na't yeni bir boyut kazan¬mıştır. Hint müslümanları arasında fikrî değişim hızlanmış, yeni bir ihsas tarzı ve toplumsal bilinç na'ta ayrı bir ses getir¬miştir. Bu dönem şairleri arasında Hâlî, Zafer Ali Han ve Muhammed İkbal gibi isimler önde yer almaktadır. Bunlar Re-sûlullah'a bağlılığı teşvik etmek, peygam¬ber aşkını canlandırarak olumlu bir güce dönüştürmek, onun üstün özellikleri ve öğretilerinden hareketle hayatın yüce de¬ğerlerine dikkat çekmek, İslâmî esasları yayarak bâtıla karşı mücadele etmek. Hz. Peygamber'in söz ve hareketleri ışığında nefis muhasebesini özendirmek, kâina¬tın ve yaratıcısının tanınmasında Resûl-i Ekrem'in rehberliğine olan İhtiyacı dile getirmek yönünde çaba göstermişlerdir.
1857 ayaklanmasında İngilizler tarafın¬dan idam edilen ve bütün şiirlerini na't ve menkıbeye hasreden Muhammed Kifa¬yet Ali Kâfî'nin manzumeleriyle Gulâm İmam Şehîd İlâhâbâdî'nin Mevlûd-i Şe-rîf-i Bahâriyye'sı peygamber aşkını en iyi yansıtan eserlerdendir. Hafız Lutf Bi¬relvî de na'tı gazel türüyle sınırlandırmış ve gazel içerisinde na'ta yeni bir tarz ka¬tarak bu türü en üst noktaya ulaştırmış¬tır. Müftî Gulâm Server Lâhûrî ile Mehâ-mid-i Muhammedi Tauşîfât-ı Muslafauî adlı bir na't divanı bulunan Gulâm Mus¬tafa Işki na'thanlar arasında çok rağbet görmüştür. Böylece na't Emîr Mînâyî ve Muhsin Kâkûrevî dönemine kadar geli¬şim sürecini tamamlamıştır. Emîr Mînâyî. Hz. Peygamber'e olan sevgisini Mefrâ-mid-i Hûtemü'n-nebiyyîn, Meşnevî-yi Nûr u Tecellî-i Ebr-i Kerem, Şubh-i Ezel, Şâm-i Ebed, Leyletü'I-kadr ve Şâh-i Enbiyâ3 gibi eserlerinde ortaya koymuştur. Hâlî, İslâm'ın yayılışını ve ar¬dından gerilemesiyle müslümanların içi¬ne düştüğü sıkıntıları anlattığı Müsed-des-i Medd ü Cezr-i İslâm Müseddes-i Hâlî adlı eserinde nebîler arasında "rah-mef'İn kendisine lakap olarak verildiği Hz. Muhammed'in rehberliğiyle Hint müs-lümanlanna yol göstermeye çalışmıştır.
Sîretü'n-nebî adlı hacimli bir eseri bu¬lunan Şiblî Nu'mânî, Hz. Peygamber'in hayatının bazı kesitlerini sade bir üslûp¬la nazmetmiş, Asr-ı saadet günlerinden manzaraları şiirine aktarmıştır. Mevlânâ Zafer Ali Han na'tlarında müslümanların çektiği sıkıntıları kendi şiir gücüyle bir¬leştirip Resûl-i Ekrem'in hayatının amelî yönlerine ağırlık vererek onu sevenlerin gönüllerinde cesaret ve fedakârlık duygu¬larını uyandırmaya çalışmıştır. Muham¬med İkbal'in Hz. Muhammed'e bakış açısı diğer şairlerden biraz daha farklıdır. İk¬bal, Resûlullah'a duyduğu sevgi yanında yaşadığı dönemde İslâm dünyasının içine düştüğü siyasî ve fikrî buhranlarla çare¬sizliği onun manevî huzurunda ifade et¬miş, bu sıkıntıları dile getirirken sebeple¬rini ve çözüm yollarını sorgulayarak Re¬sûl-i Ekrem'in rehberliğini istemiş, ba-zan da fikirlerini müminlerin sevinçleri¬ne ortak olduğunu düşündüğü Resûlul¬lah'a aktarmıştır. Şâd Azîmâbâdî, Mîlâd-nâme ve Zuhûr-i Rahmet adlı eserlerin¬de Hz. Peygamber'in doğumunu, pey¬gamberliğinin şanını, İslâmî Öğretileri ve peygamberin ahlâkını anlatır. Resûlul-lah'ın hayatına ve şahsiyetine ayrı bir yer veren Ahmed Rızâ Han Birelvî na't saha-sında ayrı bir ekol oluşturmuş, akıcı bir üslûpla inancının gücünü şiirlerine yan¬sıtmış ve sonrakilere örnek olmuştur. Ha¬san Rızâ Han Birelvî, Bîdem Vârisî, Mirza Muhammed Azîz, Dilû Râm Kevserî, Ma-haraca Kişan Parşâd. Nefis Halîlî. Mevlâ¬nâ Muhammed Ali Cevher, İkbal Süheyl gibi birçok isim şiirlerinde Hz. Peygamber sevgisine yer vermiştir.
Pakistan'ın kurulmasıyla birlikte yeni devletin dinle olan bağlarını güçlendir¬mek amacıyla dinî değerlere verilen ağır¬lık, bu değerleri çöküşe uğrattığı düşünü¬len pozitivizme ve ilhâda karşı mücadele için Hz. Muhammed'e yönelme ve haya¬tından kesitlerle insanlara yol gösterme. zor hayat şartlarında onun temsil ettiği yüce değerlere sığınma, sahip olduğu üs¬tün vasıfları överek bu vesile ile şefaati¬ne nail olma isteği na't yazımına hız kazandırmış, na'tların muhtevası ve sanat¬sal güzelliği daha da zenginleşmiştir. Ha¬fız Câlenderî, Abdülazîz Hâlid, Ca'fer Tâhir, Esed Mültânî, Bibzâd Leknevî, Gulâm Resul Ezher, Hafız Tâib, İhsan Dâniş, Mah¬şer Resul Nagarî, ÂsîZiyâyî, Kerem Hay-darî gibi şairler çeşitli nazım türlerinde na't kaleme almışlardır. Urdu edebiyatında modern şiirin Öncüleri de serbest şiir türünde na'tlar yazmıştır. Raca Reşîd Mahmûd, Pakistan'da 1948-1992 yılları arasında 400 kadar na'tnâmenin kaleme alındığını bildirmiş ve bunların bir listesi¬ni sunmuştur.[752]
Urdu edebiyatında na't ve manzum sîretler yanında mensur sîretler de yazıl¬mıştır. Urduca nesrin gelişmeye başlama¬sıyla birlikte ortaya çıkan bu süreçte eser¬ler tarihî ve dinî bilgileri de kapsamakta¬dır. Hz. Muhammed'e duyulan sevginin yansıdığı diğer bir tür de hac seyahatna-meleridir. Bu tür kitaplarda özellikle Ha¬remeyn'le ilgili gözlemler aktarılırken Re-sûl-i Ekrem'in hayatına dair bilgiler de ve¬rilmektedir. Şevket Ali Şah'ın Pohonçey Terey Huzur, Hacı Bahadır Şah'ın Refîk-i Hac, Münşî Bereket Ali'nin Rehnümâ-i Hac, Şeyh Nûreddin'in Riyâzü'1-Hare-meyn, Muhammed Abdülvehhâb'ın Se-fernâme-i Sa'âdet, Abdülganî Ensârî'nin Mekkî Medenî kâ Sefer, Raca Muham¬med Şerifin Âyîne-i Hicaz, Mümtaz Müftî'nİn Lebbeyk ve Nigâr Seccâd Za-hîr'in Deşt-i İmkân adlı eserleri bunlara örnek gösterilebilir.
F) Türk Hat Sanatı.
Hz. Peygamber, insan yaratılışında mevcut güzellik duy¬gusunu İslâm terbiyesiyle şekillendirerek yazının sanat seviyesine yükselmesinde etkili olmuştur. Bu sebeple bütün hat üs¬tatları yazıya aktardıkları dinî heyecanlarını Hz. Muhammed'in adı, şahsiyeti ve hadisleri etrafında göstermiş, birbirinden güzel kitap, levha ve kitabeler meydana getirmişlerdir.
İslâm medeniyetinin estetik değerle¬rinden biri Resûl-i Ekrem'in, "Allah gü¬zeldir, güzeli sever" ifadesidir.[753] Böylece Hz. Peygamber, müslümanlann her türlü çirkinlikten arın¬mış bir ruh ve fikir güzelliğine sahip olmalarını, iç temizliğinin hayatın bütün safhalarına estetik davranışlar ve sanat hareketleri şeklinde yansımasını hedef¬lemiştir. Sanat faaliyetlerini ve insan ru¬hunda tabii bir eğilim olan sanat gücünü dinî hayatın daha içten, feyizli yaşanması bakımından teşvik etmiş, insanların uzun bir tecrübe sonucu ulaştığı bilgi ve sanat birikimine vahyin ışığında istikamet ver-miştir. Sanatla imanı birleştirerek ona ilâhî bir vasıf kazandıran Resûl-i Ekrem sanat adı altında toplumun düzenini bo¬zucu, tevhidi ve ahlâkî değerleri yıkıcı ha¬reketlere karşı çıkmıştır.
Hz. Peygamber'in sosyal gelişme ve yükselme için gerekliliğini önemle vur¬guladığı konulardan biri yazı olmuştur. Yirmi iki harften ibaret Câhiliye devri Arap yazısı yirmi sekiz sesten oluşan di¬lin kusursuz yazılması için yetersizdi.[754] Kısa sesli harfler, benzer harfleri birbirinden ayıran noktalama işa¬retlerinin bulunmayışı okuma ve yazma¬da güçlüklere ve hatalara sebep oluyor¬du. Öyle anlaşılıyor ki Câhiliye devrinde ve hicretten sonra bir asırlık dönem içinde yazı hafızaya yardımcı durumdaydı.[755] Şekil, harf ve imlâ eksiklikleri¬ne rağmen Resûl-i Ekrem yöre halkının bildiği bu yazıyı vahyin yazılması ve öğre¬tilmesi için kullanmış, bir taraftan da harflerin belli kurallara uyularak okunaklı ve güzel yazılması, estetiği, noktalama ve harekeleme gibi konularda birtakım tav¬siyelerde bulunmuştur. Nitekim, "Allah beni bir öğretmen olarak görevlendirmiş¬tir [756] "Çocu¬ğun anne ve babası üzerindeki üç hakkı güzel yazmayı, yüzme ve ok atmayı öğ¬retmesi ve ona helâl rızık yedirmesidir [757] buyurması konuya ver¬diği önemi göstermektedir.
Bütün işlerinde ince bir zevke ve este¬tik anlayışa sahip olan Hz. Peygamber kâ¬tibine, "Hokkaya lika koy, kalemi eğri kes, besmelenin bâ'sını dik yaz, sîn harfinin dişlerini, mîm'in gözünü açık, ism-i celâli güzel yazmaya gayret et, "rahmân'da ka¬lemin mürekkebini yenile, nûn'un çana¬ğını uzat, 'rahîm'i de güzel yaz" diyerek [758] besmelenin göze hoş gelecek biçimde yazılmasını tavsiye eder¬ken estetik değerleri ortaya koymuş, böy¬lece yazının sanat seviyesine yükselme¬sini hedef olarak göstermiştir. "Bilgiyi ya¬zıyla bağlayın [759] "Güzel yazı gerçeğe açıklık kazandırır [760] sözleriyle de bilginin kaybolmaması için güzel yazıyla kaydedilmesini istemiş, bunun insanın akıl ve his dünyasını zenginleştirip mut¬luluk vereceğini belirtmiştir. Onun bu sözleri yanında okuduğu ahenkli Kur'an âyetleri, mûsikiye ve şiire karşı hassas olan devrin insanlarının ruhundaki sanat duygusunu uyandırmıştır. Mescid-İ Ne-bevî'nin Suffe denilen bölümünde asha¬bına bizzat ders vermiş, ayrıca burada Kur'an'ı ve okuma yazmayı öğreten kişi¬ler görevlendirilmiştir. Suffe'deki öğrenci sayısının 400'e yükselmesi üzerine Medi¬ne'nin diğer mahallelerindeki dokuz mes-cidde de yeni okullar açılarak okuma ve yazma yaygınlaştırılmıştır.
Daha sonra İslâm coğrafyasında görü¬len gelişmelere paralel olarak hat ve İs¬lâm'a ait sanatlar Kur'an ve hadisler et¬rafında biçimlenmiş, asırlar içinde farklı üslûplar ve çok zengin formlar kazanmış¬tır. Bu mücerret çizgiler müzikal bir ifade gücüne ulaşmış, dinî bir tesir icra etme¬sinin yanında XIX. yüzyılda Paul Klee ve Vasily Kandinsky gibi Batılı modern ressamları da etkilemiştir.
İslâm'ın ilme ve kitaba verdiği Önem so¬nucunda hat sanatının ilk güzel örnekleri kitap sanatları sahasında görülmüştür. Başta Kur'ân-ı Kerîm, Kütüb-i S itte, ha¬dis mecmuaları olmak üzere ilmî ve ede¬bî eserler hat sanatının üstatları tarafın¬dan en güzel şekilde yazılmış, tezhip ve cilt sanatlarının farklı üsluplarıyla şahe¬serler ortaya konulmuştur. Nitekim dün¬ya müze ve kütüphanelerinde usta hat¬tatların yazdığı hadislerin fevkalâde gü¬zel örnekleri zengin bir hazine oluşturur. Bunlar arasında eğitim, öğretim ve tes-bit maksadıyla sadece okunaklı olmasına dikkat edilmiş hadis kitapları olduğu gibi peygamber sözüne lâyık, güzel hatlara bürünmüş sanat değeri taşıyan pek çok kitap, mecmua ve murakka' da mevcut¬tur. Sultan Reşad'ın, Topkapı Sarayı Mü-zesi Hırka-i Saadet Dairesi'nde okunmak üzere Muzıka-i Sultanî hat hocası Hasan Rızâ Efendi'ye yazdırarak vakfettiği se¬kiz ciltlik Şahîh-i Buhârî hat, tezhip ve cildiyle bir şaheserdir. Bütün ciltlerin ya¬zımı nesih hatla 1913'te tamamlanmış, tezhip edilerek ciltlenmiştir.[761] Saray meşk hocası Ab¬dullah Vefâî tarafından güzel bir nesihle yazılmış, Osman b. îsâ es-Sıddîkî'nin Ğöyetü't-tavzîh li'1-Câmi'i'ş-şahîh adlı eseri serlevhası tezhipli, altın cetvelli, kla¬sik tarzda ciltlenmiş bir eserdir.[762] Reîsülhattâtîn Muh-sinzâde Abdullah Efendİ'nin 11. Abdülhamid'in emriyle nesih hatla yazdığı Şifâ-i Şerif de hat sanatının güzel örnekleri arasında yer alır.
Osmanlı hat sanatının kurucusu sayı¬lan Şeyh Hamdullah'ın 901 'de (1495) ne¬sihle yazdığı, tezhipli ve ciltli, Ferrâ el-Begavî'nin Meşâbîftu's-sünne'si seçme hadisleri İçeren güzel bir eserdir [763] Yine onun yazdığı, Bu¬hârî ve Müslim'den seçme hadisleri ihti¬va eden Radıyyüddin es-Sâgânî'nin Me-şârİku'I-envâri'n~nebeviyye's\ hat sa¬natı tarihi bakımından Önemli bir örnek¬tir.[764]
Hz. Peygamber'in kırk hadisini ezber¬leyenlerin kıyamet gününde ödüllendirile¬ceğini belirten sözleri [765] er¬ken devirlerden itibaren kırk hadis mec¬mualarının tertip edilmesine vesile ol¬muştur. Bu kırk hadislerin müze ve kü¬tüphanelerde mevcut manzum ve men¬sur tercümeleri meşhur hat ustalarının elinden çıkmış sanat değeri taşıyan ör¬neklerdir. Bunlar arasında. Eski Saray meşk hocası Hasan Üsküdârî tarafından 1112'de (1700) nesihle yazılmış, tezhipli, ciltli, Ali b. Ahmed el-Ensârî el-Karâfî'ye ait Kitâbü Nefehâti'l-'abîn's-sâri adlı eseriyle [766] Ahmed b. Abdülazîz er-Remâdî'nin el-Me-vâhibü'l-'azîziyye adlı, 1280'de (1863) nesih hatla yazılmış, serlevhası tezhipli, zilbahar ciltli hadis mecmuası [767] dikkat çekmektedir.
Resûl-i Ekrem'in müminlere en güzel örnek olan [768] yaşama tar¬zını, davranışlarını konu alan şemail ki¬tapları da hattatlar tarafından büyük bir emekle yazılmış, İslâm kitap sanatlarının güzel örnekleri arasında yer almıştır. Kanûnî Sultan Süleyman için istinsah edilen serlevhası tezhipli, klasik ciltli Muslihud-dîn-i Lârî'ye ait Şerh-i Şemd'ii-İ Tirmizî çok değerli eserlerdendir.[769] Türk hat sanatında şema¬ilin en yaygın ve feyizli bölümü hilye-i şe-rifelerdir. Hafız Osman'dan beri hattatlar arasında hilye yazmak bir gelenek halini almış, büyük hat ustaları sanat hünerle¬rini Kur'ân-ı Kerîm kitabetinden sonra hil¬ye yazmakta göstermiştir. Hilye-i Hâkâ-nf den seçme beyitler Yesârî Mehmed Esad, Yesârîzâde Mustafa İzzet, Mehmed Nazif Bey, Ömer Vasfi ve Aziz efendiler ta¬rafından ta'lik kalemiyle yazılmıştır. Buhârî'nin naklettiği, Hz. Muhammed'in mucizevî on özelliğinin kaydedildiği "Aşe-re-i mu'cizât-ı nebî"nin Mehmed Şevki Efendi gibi hattatların kaleminden mu¬rakka' ve levha olarak hazırlanmış güzel örnekleri vardır.
Osmanlı hattatları arasında Hafız Os¬man'ın 400'den fazla sülüs-nesih hilye yazdığı bilinmektedir.[770] Talebesi Yedikuleli Seyyid Abdul¬lah [771] Eğrikapılı Meh¬med Râsim.[772] Abdülkadir Şükrü [773] İsmail Zühdü (Yeni) [774] çeşitli hatlarla ve farklı düzenle¬melerle yazdığı hilyeleriyle meşhur Mus¬tafa Rakım [775] Mahmud Celâleddin Efen¬di (Raif Yelkenci koleksiyonu], büyük boy hilye yazımını başlatarak 200'e yakın hil¬ye yazan Kazasker Mustafa İzzet [776] Abdullah Zühdü [777] Mehmed Şefik [778] her gün sabah namazından sonra bir hil¬ye yazmakla hat sanatına en saf güzelliği¬ni kazandırmış olan Mehmed Şevki Efen¬di [779] hilye met-ninde sülüs ve nesih hattının yanında gu-bârî hattını da kullanan Mehmed Fehmi Efendi [780] Fi-libeli Arif Efendi [781] 2 metreyi aşan büyük boy hilye¬leriyle tanınan Hacı Hasan Rızâ [782] Yahya Hilmi Efendi [783] Mustafa Rakım tertibinde çeşitli hatlarla yedi büyük boy hilye yazan RifâîAziz Efendi [784] Kâmil Akdik [785] Macit Ayral Hamit Ay-taç [786] muhakkak, sülüs ve nesih hatla hilye yazan Türk hattatların dan dır. Yesârî Mehmed Esad [787] ve oğlu Ye-sârîzâde Mustafa Jzzet'Ie [788] Hulusi Efendi de [hilyeleriyle tanınan hat üstatlanndandır.
Müslümanların en çok okuduğu metin¬ler belirli sûre ve âyetleri, Allah'ın isimle¬rini, salavatve duaları içeren evrâd, delâ¬ilü'l-hayrât ve dua risaleleridir. Kur'an'ın Hz. Peygamber'e salâtü selâm getirmek¬le ilgili tavsiyelerinden [789] hareketle dinî hayatı daha feyizli yaşa¬mak, Hz. Muhammed'in şefaatini talep etmek maksadıyla okunan bu dua kitap¬ları hat üstatları tarafından büyük bir özenle yazılmış, tezhip ve cilt sanatlarının güzellikleriyle birleşerek İslâm sanatlarını zenginleştirmiştir. Kütüphane ve müze¬lerde sanat değeri taşıyan pek çok evrâd. evrâd-ı üsbûiyye ve Delöilü'l-hayrât ri¬saleleri bulunmaktadır. Bunlar arasında Hafız Osman,[790] Kazasker Mustafa İzzet [791] İsmail Zühdü (Yeni) [792] efendilerin yazdığı De-ltfilü '1-hayrât'lar çok tanınmıştır. Hasan Rızâ Efendi'nin (Hacı) 1302'de (1885) yazdığı nesih Deî&ilü'I-hayrât 1368'de (1949] Şam'da basılmıştır.
XV. yüzyıldan beri hat üstatlarının çe¬şitli hatlarla yazdığı kıtaların bir araya getirilmesiyle oluşan murakka'larda ge¬nellikle hadîs-i şerifler konu alınmıştır. Dünya müze ve kütüphanelerinde koru-nan ve İslâm medeniyetinin ulaştığı sanat seviyesini gösteren binlerce murakka" Re-sûl-i Ekrem'in erdemli ve huzurlu bir hayatın prensiplerini öğreten sözlerini içine almaktadır. Bunlar yazı, tezhip ve cilt sa¬natlarının uyandırdığı zevk ve hayranlık duygulan içinde peygamber sevgisinin gönüllerde daha canlı ve devamlı kalma¬sını sağlamıştır.
Kütüphane ve müzelerin en ilgi çekici yazı albümleri arasında kıta formunun ölçü ve kurallarını ortaya koyan, Şeyh Hamdullah'ın sülüs ve nesih hatlarla Hz. Muhammed'in hadislerini yazdığı al-bümler [793] muhak¬kak, reyhânî, tevki ve rikâ' murakka'-lar [794] Osmanlı hattatlarına örnek olmuştur. Derviş Ali'nin Türk ve İs¬lâm Eserleri Müzesi'nde [795] Hafız Osman'ın İstanbul Üniversi¬tesi Kütüphanesinde [796] Kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin Yale Üniversitesi ile [797] Michigan AnnArbour Üniversite-si'nde [798] hadisleri konu alan murakka'ları bu konuda örnek eserlerdir.
Bûsîrî'nin Hz. Peygamber'i övmek için yazdığı meşhur Kaşîdeîü'l-bürde'sı de hat üstatları tarafından yazılmıştır [799] Bu kasidenin aslı kadar Türkçe manzum tercüme ve şerh¬leri yanında seçme beyitleri de mürekke-bât meşk m urakka'l arıyla celî hatla levha¬larda yer almıştır. Kâ'b b. Züheyr'in aynı adla veya Bânet Sü'âd diye bilinen Resûl-i Ekrem'e sunduğu kasidesi de hat¬tatların yazdığı metinlerdendir. Bunun Hafız Osman hattıyla güzel bir örneği Londra'da Halilİ koleksiyonundadır. Meh¬med Şevki Efendi hattıyla bir diğer örneği de Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'n-de bulunmaktadır.[800] Hz. Muhammed'in ad¬ları ve sözleri kûfî ve celî hatlarla mimari eserlerin iç ve dış mekânlarında kitabe, levha ve kuşak yazılan olarak kullanılmış ve mimarinin estetiğini tamamlayan bi¬rer unsur olmuştur.
Orta Asya'da başlayan, İran ve Anado¬lu coğrafyasında geniş bir alana yayılan Türk ve İslâm mimarisinin iç ve dış me¬kân mozaik çini süslemelerinde, ahşap ve taş işlerinde Allah, Muhammed ve dört halifenin isimleri satrançlı, örgülü ve tez-yinî kûfî hatlarla yazılarak çok zengin kompozisyonlar oluşturulmuştur. Bunlar arasında XII. yüzyıla ait Buhara Namaz¬gah Mescidi taçkapı üstü kitabesinde, Er¬zurum Çifte Minareli Medrese'nin minare kaidelerindeki sekiz kollu yıldız motifinde, Eski Malatya Ulucamii mihrap önü kubbe takında beşli yıldız şeklinde, Türkistan Ahmed Yesevî Türbesi dış mekân süsle¬melerinde, Semerkant Şah Zinde Kadızâ-de Rûmî Türbesi kubbe kasnağı dış yüze¬yinde, Semerkant Şîr Dar Medresesi ey¬van süslemelerinde firuze renkli çini mozaik ve kûfî hatlarla şekillendirilmiş olan Allah, Muhammed ve dört halife isimleri ilgi çeken örneklerdir.
Osmanlı mimarisinde cami yazıları ola¬rak Allah, Muhammed ve çehâryâr-ı gü-zîn levhaları genellikle iç mekânlarda ka¬lem işi, çini üzerine ve taşa hakkedilmiş, celî sülüs, celî ta'lik, seyrek olarak da celî muhakkak hattıyla yazılmış, bilhassa celî hatların gelişmesiyle camiler daha da zenginleşmiştir. Çok defa âyet ve hadis¬ler mekânın özelliğine göre seçilmiştir. Hz. Muhammed'in adı ayrı olarak veya Allah adıyla yan yana yahut iç İçe kompoze edil¬miştir. Cami İçinde kare plandan kubbeye geçiş üçgenlerinde yer alan, beş köşeli yıldız şeklinde açılmış bir gül gibi resme-dilen Muhammed ismi Osmanlı hat üstat¬larının asırlar içinde bütün sanat yete¬neklerini ve zevklerini ortaya koyarak biçimlendirdikleri bir sanat şaheseridir. Muhammed kelimesinin hat sanatında estetik ölçülerine Mustafa Rakım üslû¬bunda ulaşılmış, Kazasker Mustafa İzzet, Mehmed Şefik, Sami Efendi, İsmail Hakkı Altunbezer, Mustafa Halim Özyazıcı gibi üstatların elinde en güzel örneklerini ver¬miştir. Yazıldığı mekânla göz arasındaki mesafe dikkate alınarak cami yazılarının kalem kalınlıkları ayarlanmıştır. Ayasofya Camii'nin iç mekânında kubbeye geçişte 7,5 m. çapında ve 35 cm. kalem kalınlı¬ğında Kazasker Mustafa İzzet Efendi hat¬tıyla yazılmış Allah, Muhammed, çehâr yâr-ı güzîn levhaları hat sanatında yazıl¬mış en iri yazılardır.
Mustafa Râkim'dan sonra celî sülüs, Yesârîzâde'den sonra celî ta'lik yazının belli estetik kurallar kazanarak gelişme¬siyle beraber cami, türbe, mescid gibi mimari eserler dışında ev ve iş yerlerine asılmak maksadıyla celî hatla yazılmış ha¬disler, Hz. Peygamber'e övgü ifade eden âyetler hat sanatında çok geniş bir yer tu¬tar. Başta kelime-i tevhid, kelime-i şehâ-det olmak üzere "Ve mâ erselnâke illâ rah-meten li'l-âlemîn" [801] "Mâ kâne Muhammedün ebâ ehadin min ricâ-liküm velâkin resûlellâhi ve hâteme'n-ne-biyyîn [802] "Yâ eyyühe'n-ne-biyyü innâ erselnâke sahiden ve mübeş-şiran ve nezîran [803]"Ve ke-fâ billahi şehîden Muhammedün resûlul-lâh" [804] "Ve mübeşşiran bi-resûlin ye'tî min ba'di'smuhû Ahmed [805] "Ve İnneke lealâ hulukın azîm [806] âyetleri üstatların en çok rağbet ettiği celî sülüs ve celî ta'¬lik hatla yazılmış örneklerdendir. Cami, türbe, kütüphane, müze ve Özel koleksi¬yonlarda kompozisyon ve hat sanatı ba¬kımından değerli levhalarda en çok gö¬rülen hadisler ise şunlardır: "İnnellâhe ce-mîlün yühibbü'I-cemâl"; "Kuli'l-hayre ve illâ fe'sküt"; "el-Kanâatü kenzün lâ yüf-nâ"; Re'sü'I-hikmeti mehâfetullâh"; "er-Rızku alellâh"; "Men sabere zafire"; "el-Cennetü tahte akdâmi'l-ümmehât"; "Rüt-betü'1-ilmi a'le'r-ruteb"; "el-Kâsibü habî-bullah": "Seyyidü'İ-kavmi hâdimühüm"; "Hayrü'n-nâs men yenfeu'n-nâs"; "Küllü-küm rain ve küllüküm mes'ûlün an raiy-yetihî"; "Niyyetü'l-mü'mİni hayrün min amelihî"; "Utlubü'f-ilme mine'l-mehdi ile'l-lahdi"; "el-Hayâü mine'l-îmân"; "Men tevâzaa rafeahullâh"; "İnne'l-İslâme nâzi-fün fetenezzafû fe-innehû lâ yedhulü'l-cennete illâ nazîfün"; "en-Nezâfetü mi-ne'l-îmân"; "Yessirû ve lâ tüassirû beşşirû velâ tüneffirû"; "Kefâ bi'1-mevti vâîzan yâ Ömer"; "İnne'l-cennete tahte zılâli's-sü-yûf"; "Levlâke levlâk lemâ halaktü'!-ef¬lâk"; "İnneme'l-a'mâlü bi'n-niyyât"; "el-Bahîlü lâ yedhulü'l-cennete"; "es-Salâtü irnâdü'd-dîn"; "Şefâatî li-ehli'1-kebâire min ümmetî"; "Meni'stevâ yevmâhu fe-hüve mağbûnün"; "Eddebenî rabbî fe-ah-sene te'dîbî".
İslâm büyükleri ve şairlerinin Hz. Mu¬hammed, Ehl-i beyt ve ashabına duyduk¬ları sevgi, şefaat dileme ve övgü gibi duy¬gularla dile getirdikleri kelâm-ı kibar, na't ve ahlâkî manzumeleri de celî hatlarla ya¬zılmıştır. Abdullah Zühdü'nün, Mescid-i Nebevî'nin kubbe kasnağı ve kıble duvar¬larına yazdığı Hz. Muhammed'le ilgili celî sülüs âyet ve kasideler, celî sülüs zeren-dûd, "Aman lafzı senin ism-i şerifinle mü¬savidir / Onuncun âşıkın zarı amandır yâ Resûlellah" levhası; Mahmud Celâleddin Efendi tarafından celî sülüs hatla Mevlâ-nâ'nın. "Yâ rabbî ibâdât-ı resûlü's-seka-leyn" diye başlayan münâcâti; Sami Efen¬di hattıyla celî sülüs, "Lî hamsetün utfî bi-hâ harre'l-vebâ el-hâtıma el-Mustafâ ve'l-Murtazâ ve'bnâhümâ ve'l-Fâtima" zeren-dûd levhası; Yesârîzâde Mustafa İzzet'in, "Keşefe't-dücâ bi-cemâlihî" mısraı İle başlayan ta'lik kıtası; Sami Efendi'nin celî ta'lik "Dahîlekyâ Resûlellah" levhası; Hulusi Yazgan'ın celî ta'lik "Sultân-ı rusül şeh-i arafnâk hâdî-i sübül delîl-i sellâk / Der hakk-i tü Hak Teâlâ levlâke lemâ ha-lektü'i-eflâk" levhası; Abdülfettah Efen-di'nin celî sülüs hazırladığı "Âh yâ Muham-med" levhası; Çırçırlı Ali Efendi'nin celî sü¬lüs, "Yapıştım dâmen-i pâk-i rızâya herçi bâd âbâd / Sarıldım hâk-i pây-i Mustafâ'¬ya herçi bâd âbâd" levhası; yine Çırçırlı Ali Efendi'nin celî sülüs, "Fahr-ı âlem enbi¬yânın zât-ı müstesnâsıdır" levhası; Mus¬tafa Rakım Efendi'nin celî sülüs, "Basma-sa mübarek kademin rûy-i zemîne / Pâk etmezdi kimseyi hâk ile teyemmüm" lev¬hası; Kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin celî sülüs, "01 resûl-i müctebâ hem rah-meten li'1-âlemîn"; Ali Haydar Efendi'nin celîta'lik, "Müeyyeddir seninle dîn ü dev¬let yâ Resûlellah" levhası; Hamit Aytaç'ın celî sülüs ve celî ta'Iikle yazdığı, Nâbî'nin, "Sakın terk-i edebden kûy-i mahbûb-ı hu-dâdır bû" mısraı ile başlayan şiiri; Yahya Kemal'in, "Ezân-ı Muhammedî" şiiri ve "Na'l-i şerif levhaları hat sanatımızda Hz. Peygamber'le ilgili belli başlı levhalardır.
G) Türk Mûsikisi.
Hz. Muhammed'in hayatındaki pek çok örnek onun ses güzelliğine ilgi duyduğunu, özellikle Kur'an ve ezan okurken seslerini daha güzel kul¬lanmaları hususunda ashabını teşvik et¬tiğini göstermektedir. Hicretten sonra ashaptan Abdullah b. Zeyd b. Sa'lebe rü¬yasında kendisine öğretilen ezan metni¬ni okuyunca Resûlullah'm bu metnin sesi güzel olan Bilâl-i Habeşî'ye öğretilmesini istediği bilinmektedir. Ayrıca Bilâl'ın ha¬yatı boyunca Hz. Peygamber'in müezzini olarak hizmet etmesi ve Resûlullah'm za¬man zaman ona, "Haydi Bilâl, namaz için ezan oku da bizi ferahlat" demesi [807] Resûl-i Ekrem'in bu konudaki hassasiyetini ortaya koymakta¬dır. Allah Teâlâ'nın, güzel sesli bir pey¬gamberin sesini Kur'an ile güzelleştire-rek yüksek sesle okumasından hoşnut ol¬duğu kadar hiçbir şeyden hoşnut olmadı¬ğını belirten Resûlullah [808] bir defasında Ebû Mûsâ el-Eş'arrnin okuduğu Kur'an'ı din¬leyince ona şöyle söylemiştir: "Sana Dâvûd aleyhisselâma verilen mizmârlardan biri verilmiştir. Ebû Musa'nın bu hadisin bir başka rivayetinde yer alan, "Yâ Resûlellah! Kıraatimi dinle¬diğinizi bilseydim tilâvetimi daha güzel nağmelerle süslemek için gayret gösterir¬dim" sözüne de [809] itiraz etmemişti. Hadisteki "mizmâr" ke¬limesine sözlükler "nefesli bir mûsiki ale¬tinin ismi" yanında "nağme, terennüm, güzel ses" anlamını da vermektedir.
Hz. Peygamber'in vefatından sonra müslümanlar ona olan hasretlerini, sev¬gilerini manzum ve mensur eserlerde ifa¬de etmeye çalışmışlardır. Bunlardan man¬zum olanlar, çeşitli İslâm ülkeleri yanında bilhassa Osmanlı kültür ve medeniyetin¬de özel şekil, tarz ve tavırları sebebiyle ay¬rı ayrı adlar almıştır. Bu şiirler, tasavvuf! hayatın ve tarikatların tesiriyle zenginle¬şen dinî pratiklerin şekillendirdiği mûsiki eserlerinin ana malzemesini oluşturmuştur. Esas teması Allah ve Hz. Muhammed sevgisi üzerine yoğunlaşan, cami ve tek¬ke (tasavvuf) mûsikisi olarak iki türde ince-lenen Türk dinî mûsikisinde konuyla ilgili eserler önemli bir yekûn tutmaktadır. Bunlar Türk dinî mûsikisinin en güzel ör¬nekleri olarak günümüze kadar okunmuştur.
1. Salâ(salât, salavat). Hz. Muhammed'e Allah'tan rahmet dilemek, onu ve aile fert¬lerini hürmetle anmak, ona sığınmak, şe¬faatini talep etmek maksadıyla yazılmış dua cümleleriyle sevgi ve övgü ifade eden sözlerin besteli veya serbest şekilde okunduğu dinî mûsiki formudur. Güfte¬leri Arapça olan salaların icrası "sala ver¬mek, salavat getirmek" şeklinde de anılır. Salalar bazan birlikte (cumhur), bazan da tek kişi olarak cami ve minarelerde mü¬ezzin, tekkelerde zâkir tarafından oku-nur. Ayrıca çeşitli dinî-tasavvufî toplan¬tılarda zaman zaman sala verildiği bilin¬mektedir. Salaların sabah salası, cenaze salası, cuma ve bayram salası, salât-ı üm-miyye, salât-ı kemâliyyeve salât-ı münci-ye gibi çeşitleri vardır.
2. Na't. Resûl-i Ek¬rem'i methetmek, ondan şefaat dilemek, onun güzel vasıflarını anmak ve anlatmak amacıyla kaleme alınmış eserlerin okun¬duğu formun adıdır. Güfteleri, daha çok mutasavvıf şairlerin Türkçe ve Arapça'nın yanı sıra Farsça yazılmış manzumelerin¬den seçilmiştir. Cami ve tekke na'tları ola¬rak ikiye ayrılan bu eserler camilerde na¬mazdan önce, tekkelerde zikrin başında veya zikir aralarında okunur.
3. Mevlid. Hz. Muhammed'in doğumu, hayatının çe¬şitli safhaları, mucizeleri ve vefatını konu alan manzumelerdir. Türk dinî mûsiki¬sinde en tanınmış mevlid Süleyman Çe-lebi'nin Vesîletü'n-necât adını taşıyan eseridir. Mevlidin başta mevlid kandiliyle diğer kandiller olmak üzere din büyükleri-ni anma, ölüm, doğum, hac ibadetini ye¬rine getirme, evlenme vb. olaylar vesile¬siyle camilerde veya başka bir mekânda düzenlenen dinî toplantılarda okunması yaygın âdet haline gelmiştir. XIX. yüzyı¬lın sonuna kadar belirli bestelerle okunan Süleyman Çelebi mevlidinin bestesi daha sonra unutulmuştur. Günümüzde bahir¬ler muayyen bir makam sırası takip edile¬rek irticalen okunmaktadır.
4. Mi'râciyye. Resûl-i Ekrem'in mi'racını anlatan man¬zumeler arasında Kutbünnâyî Osman De-de'nin mesnevi şeklinde kaleme alarak bestelediği eserinin ayrı bir yeri vardır. Türk mûsikisinin günümüzdeki en muh¬teşem örneği kabul edilen bu mi'râciyye genellikle mi'rac kandilinde veya ertesi günü cami ve tekkelerde okunur.
5. Tevşîh. Mevlid ve mi'râciyye bahirleri arasın¬da okunmak üzere bestelenmiş, Hz. Mu-hammed'i öven veya onun herhangi bir özelliğini konu alan manzum eserlerdir. İlâhilere göre daha sanatlı olan ve genel¬likle büyük usullerle ölçülen tevşîhlerin çoğu Türkçe ise de bazı Arapça ve Farsça Örneklere de rastlanmaktadır.
6. İlâhi. Dinî-tasavvuf! muhtevalı, Allah ve Pey¬gamber sevgisini dile getiren manzume¬lerin Türk mûsikisi makam ve usulleriyle bestelenmiş şeklidir. Tfekke ve cami ilâhi¬leri diye ikiye ayrılan bu eserler tekkede zikirler esnasında, camide çeşitli ibadet¬ler arasında veya değişik dinî toplantılar¬da icra edilmektedir. Eskiden hicrî ayların her biri için bestelenmiş ilâhiler vardı. Mevlid ayları denilen rebîülevvel ve rebî-ülâhirde okunan tevşîh ve na'tlar yanın¬da güftelerinde Hz. Peygamber'in çeşitli özellikleri anlatılan ilâhilerin okunması da yaygın bir âdetti. Ayrıca tekkelerde zikir esnasında okunan, Türk mûsikisi makam¬larıyla bestelenmiş, sözleri Arapça olan şuğullerin, ramazanlarda minarelerde okunan temcîdlerin birçoğu da Hz. Pey-gamber'i konu edinmiştir. Zâkiri Hasan Efendi'nin, "Şefîu'I-halkı fi'1-mahşer / Muhammed sâhibü'l-minber" beytiyle baş¬layan pençgâh bestesi çok tanınmış örneklerdendir.
7. Kaside. Allah ve Hz. Muhammed hakkındaki övgülerden, din bü¬yüklerinden, onlara gösterilmesi gereken saygıdan ve tasavvufî meselelerden bah¬seden şiirlerin bir kişi tarafından bir ma¬kam veya makamlar çerçevesinde irtica¬len okunan şeklidir. Cami ve tekkelerde icra edilen kasidelerin en sevilenleri Hz. Peygamberle alâkalı güftelere sahip ör¬neklerdir. Bunlardan başka daha çok Hz. Muhammed'in anne ve babasının özellik¬lerini konu alan regâibiyyelerle Süleyman Çelebi'nin Mevlid'inden sonra halk ara¬sında büyük rağbet gören ve özellikle camilerde "Muhammediyehan" denilen ha¬fızlar tarafından okunan Yazıcıoğlu Meh-med Efendi'nin Muhammediyye'sinden de söz etmek gerekir.
Ziyaretçi Sayısı : 5958814 Günlük : 5395 ulkucudunya@ulkucudunya.com