Giriş Sayfası Yap | Sık Kullanılanlara Ekle Bize Yazın | İlkelerimiz 

ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ

Ülkücülük; Müslüman ve Dokuz Işıkçı Milliyetçiliktir...

 « Ana Sayfa »   « Tüm Yazılar »   « Yazarlar »   « Kitaplar »   « Foto Galeri »   « Video Galeri »   « Bağlantılar » 

"...Şehitlere ölüler demeyin. Bilakis Onlar diridirler..." Bakara-154

19 Nisan 2014
Cumartesi

 KİTAPLAR
KUR'AN-KERİM MEALİ
ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ
PEYGAMBERİMİZİN HAYATI
İrfan YÜCEL
9 IŞIK
Alparslan TÜRKEŞ
9 IŞIK VE TÜRKİYE
Alparslan TÜRKEŞ
TÜRK İSLAM ÜLKÜSÜ
Seyid Ahmed ARVASÎ
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ FİKİR SİSTEMİ (TÜM KİTAP)
Ayhan TUĞCUGİL
ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ
M. Metin KAPLAN
ÜLKÜ YOLU
Namık Kemal ZEYBEK

ÖNCEKİ HABER

Çok ucuza sattılar

Abdullah Aymaz, 14 Nis 2014

SONRAKİ HABER

Aydın Bolak'tan Bir Televizyon Sohbeti

, 27 Tem 2011

27 Tem

2011

ZEKİ VELİDİ TOGAN: MİLLİYETÇİLİK VE TARİH YAZIMI

Çağdaş GÖRÜCÜ

Giriş

Türkiye’nin kültür ve siyaset hayatına öyle ya da böyle katkı yapmış Rusya göçmeni aydınlar

kuşağının bir üyesi olarak Ahmet Zeki Velidi Togan, kültür ve tarih sahalarında kendine özgü

Pantürkist bir söylemin savunucusu olmuştur. Bununla beraber Togan, esasen Türkiye’de
Turancı harekette oynadığı rolle tanınmaktadır. Togan, Fuad Köprülü ile birlikte Darülfünun

(İstanbul Üniversitesi) Edebiyat Fakültesi’nde hocası olduğu Turancılığın en ünlü

kişiliklerinden Nihal Atsız’ın siyasi fikirlerinin gelişiminde etkili olmuştur. 1930’larda

Atsız’ın fikri önderliğinde ortaya çıkan Turancı akım, İkinci Dünya Savaşı sırasında

etkinliğini artırmıştır. Bu dönemde Turancılar bir yandan sol kesimle giderek sertleşen bir

mücadeleye girişmiş diğer yandan Türkiye’nin Almanya yanında savaşa girmesi için çaba sarf

etmiştir. Tek-parti dönemi boyunca hükümetin kontrolü altında olmayan hiçbir siyasi harekete

izin verilmemesi nedeniyle Turancı faaliyetler daha çok dergi, kitap gibi yollarla gençlerin

Turancı fikirlerle tanıştırılmasına yoğunlaşmıştır. Togan da bu dönemde yazdığı makalelerle

Turancı dergilerin önemli simalarından biri olmuştur.

Bununla beraber Togan’ın İkinci Dünya Savaşı sırasındaki politik faaliyetleri dergilerdeki

yazılarından ibaret değildir. Ayrıca savaş süresince Nazilerle temaslarda da bulunmuştur.

Almanya’nın SSCB’ye saldırısı, Pantürkist çevrelerde olumlu karşılanmış, Togan da Orta

Asya’daki Türk kökenli toplulukların bağımsızlıklarını sağlamak için Nazilerin SSCB

karşısındaki olası bir zaferinden yararlanmak istemiştir. Ancak gerek Togan’ın girişimleri

gerekse Türkiye’deki Turancı faaliyetleri, savaşın Almanların yenilgisiyle sonuçlanacağının

belli olmasının ardından hükümet emriyle başlayan kovuşturmalarla son bulmuş, Togan

Turancı hareketin ileri gelenleri ile birlikte ünlü Irkçılık-Turancılık Davası’nda

yargılanmıştır.

Türkiye’de bulunduğu dönemde, Togan’ın Rusya’daki Türk kökenli toplulukların

bağımsızlığı amacıyla yaptığı aktif politik girişimler, ülkeye ilk geldiği yıllar hariç İkinci

Dünya Savaşı dönemiyle sınırlı kalmıştır. Esasen Togan’ın hayatının büyük bölümü tarih

çalışmalarıyla geçmiştir. Bununla birlikte Türk tarihini modern bilimsel yaklaşımlar

çerçevesinde bütüncül bir şekilde ele almaya çalışan Togan’ın tarihçi kimliği de cumhuriyet

rejimiyle sorunlar yaşamasına neden olmuştur. 1932’de düzenlenen Birinci Türk Tarih

Kongresi’nde sergilediği, Türk Tarih Tezi’ne yönelik muhalif tutumu, ülkeyi terk etmesine ve

yaklaşık yedi yıl kadar yurtdışında yaşamak zorunda kalmasına yol açmıştır.

Togan, gerek kongre öncesinde gerekse kongrede genç cumhuriyetin resmi ideolojisinin inşa

süreci için kritik bir öneme sahip olan ulusal tarih yazımının içeriğine iki yönden karşı

çıkmıştır. Bunlardan birincisi, ulusal tarih yazımının yeterli bilimsel dayanaktan yoksun

olduğuna dair uyarılarını ifade etmektedir. Karşı çıktığı ikinci ve daha önemli nokta ise, Türk

Tarih Tezi kapsamında ortaya atılan önermelerin, Orta Asya’daki Türk topluluklara yönelik

(ister siyasal ister kültürel bir niteliğe sahip olsun) her tür Pantürkist girişimi olanaksız kılan

içeriğidir.

Togan, hem bir tarihçi hem de önemli bir milliyetçi figürdür. Siyasi düşüncelerinin ilk

oluştuğu dönemlerden itibaren tarih çalışmalarına yoğunlaşmış, zamanla bu alanda kendisini

hatırı sayılır bir üne kavuşturan akademik bir kariyer elde edecek kadar uzmanlaşmıştır.

Ancak Togan, aynı zamanda Rusya’daki iç savaşta Başkurt milliyetçilerinin önderidir. Siyasi

faaliyetleri daha sonra da devam etmiş, başta Başkurtlar olmak üzere Rusya’daki MüslümanTürk topluluklarının bağımsızlığı için çalışmaya devam etmiştir. Politik faaliyetleriyle tarihçi

kimliğinin aynı anda varlığını sürdürmesi, bir bakıma bu ikisinin birbirini tamamlıyor oluşu,

Togan’ı ilginç bir figür haline getirmektedir.

Esasen tarih yazımı ile milliyetçilik, çoğu durumda birbirlerini derinden etkileyen olgular

olmuşlardır. Bu durum Türk milliyetçiliğinde de belirgindir. Hatta doğuş anından itibaren

Türk milliyetçiliğinin tarih çalışmalarıyla iç içe geliştiği görülmektedir. Bu anlamda Türk

milliyetçiliği açısından tarih yazımı belirleyici olmuştur.

Tezimin birinci bölümü, işte bu ilişkiselliğe odaklanmaktadır. Türk tarihi hakkında çoğu

yabancılara ait olan eserlerin, 19. yy’ın sonunda Türk milliyetçiliğinin doğuşuna zemin

hazırlayışı ve Türk milliyetçiliğinin gelişmesine paralel bir şekilde ulusçu bir tarih yazımının

ortaya çıkışının anlatıldığı bu bölümde cumhuriyet döneminin ulusal tarih yazımının ve

milliyetçiliğinin Osmanlı döneminden devraldığı düşünsel birikim incelenmektedir. Türk

Tarih Tezi’nden itibaren günümüze kadar cumhuriyet döneminin resmi tarih anlayışının, söz

konusu birikim etrafında şekillendiği görülmektedir. Dolayısıyla cumhuriyetin ulusal tarih

yazıcılığının, bir önceki dönemin iddialarını dönüştürerek devam ettirdiğini, bu anlamda aynı

eksiklikleri ve sınırlılıkları taşıdığını söylemek mümkündür. Bununla beraber arada önemli bir

fark da bulunmaktadır: Cumhuriyetin kurulmasının ardından 1930’larla birlikte ulusal tarih

yazımı tamamen devletin kontrolünde bir uğraş haline getirilmiştir. Bunun sebeplerinden biri

kuvvetle muhtemel, bizatihi Türk milliyetçiliğinin devlet merkezli bir anlam dünyasına sahip

olmasıdır. Tezimin birinci bölümünün temel varsayımı budur.

Birinci bölümde ele alınan kişiler ve konular yalnızca milliyetçilik ile tarih yazımının

karşılaştığı, iç içe geçtiği veya birinin diğerini etkilediği noktalar bakımından incelenmeye

çalışılmıştır. Bu anlamda gerek Türk milliyetçiliği gerekse de tarih alanındaki çalışmalar 4

üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olan Yusuf Akçura, Ziya Gökalp gibi figürlerin örneğin

toplum tasarımları, moderniteyi algılayışları gibi konulara fazla yer verilmemiştir. Birinci

bölüm, cumhuriyetin ilk dönemlerinde ulusal tarih yazımının etkilendiği tarih akımlarının kısa

bir sunumuyla tamamlanmaktadır.

Tezin ikinci bölümü ise Togan’ın siyasi görüşlerine ve faaliyetlerine ayrılmıştır. Togan’ın

gerek siyasi faaliyetlerini gerekse tarihçiliğini belirleyen Pantürkist eğilimleri, Rusya’da

bulunduğu dönemde oluşmuştur. Rusya’da Müslüman-Türk nüfusun bir tür kültürel uyanış

yaşadığı bir dönemde yetişen Togan, 1917 Devrimi sonrasında Başkurt kökenli milliyetçi

aydınların önderlerinden biri olarak iç savaşta mücadele etmiştir. Türkistanlı kavimleri bir

araya getirecek, Başkurtların da içinde yer alacağı özerk bir cumhuriyetin kurulması için iç

savaş sırasında önce çatıştığı Bolşevik güçlerce daha sonra ittifak kurmuş, ancak bir yıl kadar

süren bu işbirliğinin sona ermesi üzerine tekrar mücadele etmeye başladığı Kızıl Ordu

karşısında başarılı olamayınca ülkeyi terk etmek durumunda kalmıştır.

Togan’ın siyasi fikirlerinin de şekillendiği bu dönemi, tezimin ikinci bölümünün ilk kısmında

ele almaya çalıştım. Elbette bu, her şeyden önce Rusya göçmeni aydınların düşünce

dünyasında belirleyici bir etkiye sahip olan Usul-u Cedid hareketinin de incelenmesini

gerektiriyor. İsmail Gaspıralı’nın kurucusu ve başlıca sembol ismi olduğu Cedid hareketi,

eğitim ve yayıncılık yoluyla kültürel bir uyanışı hedefliyordu ve Togan’ın gençlik yıllarında

artık farklı oranlarda da olsa Türk kökenli toplulukların hemen tamamını etkisi altına almış

bulunuyordu. Sadece hareketin doğduğu Kırım, ekonomik ve kültürel olarak görece gelişmiş

durumda olan Kazan veya Azerbaycan’da değil Orta Asya ve Kafkasya’nın birçok yöresinde

medreselerden ayrı modern tekniklere göre eğitim yapmaya çalışan okullar faaliyet

gösteriyordu ve Gaspıralı’dan alınan ilhamla kurulmaya devam ediyordu. Cedidçiliğin belki 5

de en önemli hedefi, eğitim meselesine odaklanmış olduğundan da anlaşılabileceği gibi

aydınlar yetiştirebilmekti. Cedidçiler daha uzun bir vadede Rusya’daki Türk toplulukların

Ruslar karşısındaki geri kalmışlığına son vermeyi amaçlıyorlardı. Togan’ın gençlik yılları işte

bu tür bir Cedidçi aydın kuşağının ortaya çıkmakta olduğu bir döneme denk gelmiştir.

Cedidçiler tarafından kurulmuş bir okulda eğitim görmemiş olmakla birlikte Togan, Cedidçi

bir iklimin yoğun etkisi altında yetişti. Gaspıralı’nın reform programının en önemli

öğelerinden biri Osmanlıcayı Türk toplulukları için ortak bir eğitim ve edebiyat dili haline

getirmekti. Ancak bunu pratikte hayata geçirmek kolay gözükmüyordu. Böylece Cedidçi

fikirlerden etkilenen aydınlar için ortak dil meselesi önemli tartışma konularından biri haline

geldi. Eğitim alanındaki reform çabaları sonucu kurulan yeni okullarda modern yöntemlerle

yazılmış tarih kitaplarına duyulan ihtiyacın da etkisiyle Togan gibi çok sayıda aydın, Türk

tarihine yoğunlaştı. Togan’ın her şeyden önce kültürel bir anlam taşıyan Pantürkizminin odak

noktasını teşkil eden ortak dil meselesi ve Türk toplulukların ortak tarihi ile ilgili, ömrünün

sonuna kadar devam eden çalışmaları da böylece başlamış oldu.

Tezimin ikinci bölümünde ele aldığım bir diğer konu da 1916’da Rusya Duma’sında



Müslüman üyelere yardımcı olan büroda görev almasıyla başlayan ve Kızıl Ordu’nun önce

Volga civarında ardından Türkistan’da kontrolü sağlaması üzerine Türkistan’ın birliği

idealine dair çabaları yurtdışında devam ettirmek için ülkeden ayrılışıyla sona eren (dört yıl

kadar süren kısa) dönemdeki Togan’ın siyasi faaliyetleridir.

Ancak Togan’ın siyasi faaliyetlerini de belirleyen “Uluğ Türkistan” projesinden de söz

ettiğim bu kısımdan önce Türk toplulukları arasında Rusya’nın gelecekte nasıl idare edilmesi





1905 Devrimi sonrasında Rusya’da “Duma” olarak anılan parlamento kurulmuş, böylece bir tür meşruti sistem oluşmuştur.

gerektiğine dair farklı yaklaşımları etraflıca incelemeye çalıştım. Bu amaçla çok farklı

kesimlerden gelen farklı görüşlere sahip birçok kişinin bir araya gelmiş olması nedeniyle

değerli veriler sunan “Rusya Birinci Müslüman Kongresi”nde yaşanan tartışmalara

odaklandım. Bu sayede Togan’ın iç savaştaki siyasi mücadelesinin ne tür bir siyasi iklim

içinde ve hangi politik tartışmaların, ayrışmaların sonucunda gerçekleştiğini ortaya koymak

istedim.

Söz konusu ayrışmalardan en önemlilerinden biri, Togan’ın liderliğini yürüttüğü Başkurt

kökenli milliyetçiler ile Kazanlı Tatarlar arasında yaşanmıştır. Bu dönemde Başkurt kökenli

milliyetçiler, 19. yy’da ortaya çıkmış olan Tatar burjuvazisinin ekonomik üstünlüklerinden

rahatsızlık duyuyordu. Ayrıca bu kesimin Rus tüccarların Müslüman-Türk topluluklara

yönelik ticari girişimlerindeki aracı konumlarının Tatarcaya yaygınlık kazandırması, hatta bu

dili Rusya Müslümanları arasında ekonomik alanda bir lingua frança haline getirmesi dilsel

ve kültürel bir tehdit olarak algılanıyordu. Bu yüzden Başkurt milliyetçileri, devrim

sonrasında Tatarlarla birlikte İdil-Ural’da ortak bir siyasi yapı altında bir arada hareket

etmekten kaçındılar. Aksi halde Tatar burjuvazisinin, dini zümrelerinin ve dilinin sahip

olduğu üstünlükler nedeniyle asimile olacaklarını ya da tamamen Tatarların hakimiyeti altına

gireceklerini düşünüyorlardı. Bu nedenle Togan ve Başkurt milliyetçileri, Kazanlı Tatarlardan

ayrı bir şekilde kendi hükümetlerini kurmaya yöneldiler. Ancak bu tercih, uzun yıllar devam

eden bir siyasi düşmanlığın da tohumlarını serpti.

Tezimin ikinci bölümünde ayrıca, Togan’ın Türkiye’deki Turancı akımla olan ilişkisine yer

verdim. Bu kısmın başında, cumhuriyetin yönetici elitleri tarafından rejimin ideolojik

ihtiyaçlarına katkı sağladıkları kadar (ve sürece) hoş karşılanan Rusya göçmeni Türkçülerin

kendi geldikleri bölgelere yönelik yayın veya örgütsel faaliyetlerinin iktidar tarafından son 7

verilmesini ele aldım. Ardından Türkiye’ye dönüşü sonrasında Togan’ın, (ulusal tarih

yazımına olduğu şekliyle karşı çıkışına benzer şekilde bu süreci eleştirmiş) Nihal Atsız ile

(hareketin sayıca genişlemesini sağlayan) Reha Oğuz Türkkan’ın başını çektiği Turancılarla

olan işbirliğini incelemeye çalıştım. Irkçı bir çizgide olan Türkiye Turancıları ile arasında

önemli düşünsel farklar bulunmasına rağmen Togan’ın Pantürkist bir yaklaşımı benimsemiş

oldukları için destek verdiği bu hareketin savaş yıllarındaki yükselişinin altında dış etkenlerin

yatması ve özellikle Alman propagandalarının bunda etkili olması, ister istemez Almanların

Togan gibi Rusya kökenli milliyetçi aydınlarla, Türkiye’de Turancı eğilimlere sahip kişilerle

ve hükümetle yaptığı temaslara da yer verilmesini gerektirdi. Söz konusu temaslarda tarafların

hepsi farklı amaçlara sahipti. Türkiye’de hükümet savaş dışında kalmayı, Turancı eğilimlere

sahip olanlar ülkenin savaşa Almanların yanında savaşa katılmasını sağlayarak Sovyet

topraklarından bir kısmını ilhak etmeyi, Rusya kökenli milliyetçiler Sovyet topraklarında

bağımsız devletler kurmayı, Almanlar ise yalnızca Sovyetlere karşı zaferi kolaylaştırmayı

umuyorlardı. Sonunda amacına ulaşan tek taraf hükümet oldu. Almanların yenilgisi

sonrasında dönemin iktidarı, savaş sırasında Nazilerle yapılan temaslar nedeniyle Sovyetlerle

bozulan ilişkilerim düzeltilmesi amacıyla Turancı akımın belli başlı simalarının

yargılanmasını sağladı. Başta sanıkların birçoğu suçlu bulunsa da Sovyetlerle ilişkilerin

tamamen kopması ve ülkede anti-komünizmin yükselişe geçmesi, Turancıların beraat

etmesine ve bu yeni dönemde sol karşıtlığı gibi dar bir alanda da olsa faaliyet gösterme

imkanı bulmasına neden oldu. Togan, Irkçılık-Turancılık Davası sonrasında aktif politikadan

tamamen uzaklaşmış olsa da ülkedeki komünizm tehlikesi, uluslararası güncel meseleler ve

Sovyet politikaları gibi konularda (ikinci bölümün sonunda incelediğim) yazılarına devam

etti.

1950’li yıllardan ölümüne dek Togan’ın, Türkiye’nin akademi ve kültür hayatında etkin olan

sosyalist eğilimli aydınların faaliyetlerine karşı, Türkçüleri ve kamuoyunu uyarmak amacıyla

yazılar kaleme aldığı ve konferanslar verdiği görülmektedir. Özellikle solcuların kültür

alanındaki faaliyetlerini seçmesi, 40’lı yıllarda Türkçülerle solcular arasında yaşanan

gerilimin üniversitedeki etkilerini yaşamış olmasının yanı sıra daha önemlisi (birçoğunu

açıkça Sovyet çıkarlarına göre hareket etmekle suçladığı) sosyalist aydınların, Anadolu

Türklüğü ile ilgili getirdikleri yaklaşımdan duyduğu hoşnutsuzluktan kaynaklanıyordu.

Togan, Anadolu Türklüğünü, Türklüğün diğer kollarıyla her daim etkileşim içinde bulunmuş,

(ortak bir kültürel mirası içeren) Türk tarihinin parçalarından yalnızca biri olarak görüyordu.

Oysa eleştirdiği sol eğilimli aydınlar, Orta Asya’dan gelen topluluğun Anadolu’daki diğer

topluluklarla karışması, kaynaşması sonucu Anadolu Türklüğünün bugünkü halini aldığını

düşünüyordu. Bu tür bir yorum, kültür alanında Pantürkist bir yaklaşıma imkan tanımadığı

için Togan tarafından kabul edilemez görülüyor ve onun sert tepkisine neden oluyordu.

Togan’ın tarihçiliğinin ele alındığı üçüncü bölüm, özellikle son yıllarda sıklıkla işlenmiş bir

konuyla başlamaktadır: Türk Tarih Tezi. Togan da Türkiye’de birçok kişi tarafından Tarih

Tezine yönelik muhalif tutumuyla bilinmektedir. Biraz da bu nedenle bu bölümün başında

Tarih Tezinin oluşum sürecini incelemeyi tercih ettim. Bu kısmın ardından Birinci Türk Tarih

Kongresi’nde Togan’ın da dahil olduğu tartışmalara geniş bir yer ayırdım. Bu kısımlarda ister

istemez tezin hangi saiklerle oluşturulduğunu ve Togan’ın neden teze karşı çıktığını

irdelemeye çalıştım. Kongredeki tartışmalara bakıldığında yalnızca Togan ile Köprülü’nün

teze yönelik anlamlı itirazlar dile getirmiş oldukları görülmektedir. Köprülü’nün eleştirileri

tezin bilimsel yetersizliklerine ilişkindir. Togan da ilk bakışta benzer bir şekilde tezin bilimsel

eksikliklerini gündeme getirmiş gibi gözükmekle birlikte esasen Tarih Tezinin içeriğini

belirleyen siyasi gerekliliklere karşı çıkmaktadır.

Üçüncü bölümün son kısmındaysa Togan’ın tarihçiliği genel hatlarıyla sunulmaktadır.

Tarihçiliğinde Rus Şarkiyatçılığının yoğun etkisi hissedilen Togan, Türk kökenli toplulukların

tarihini kendi içsel evrimleri bağlamında ele almıştır. Türk tarihini bütüncül bir şekilde

incelemeye çalışmış, bu bağlamda Türk ve Moğol devletlerine özgü bir idari sistem ve bunun

temelinde yer alan toprak düzenini tanımlayan “ülüş” kavramını kullanmıştır. Tarihle

ilgilenen zamanının birçok Türkçüsü gibi Togan da Türk tarihinin göçebe kabilelerin

tarihinden ibaret olmadığını kanıtlamaya girişmiştir. Bu nedenle Türklerin anayurtlarından

göçlerinin, gerek oluşum nedenleri gerekse dünya ve Türk tarihi açısından sonuçları ve önemi

çalışmalarının temel ilgi alanını oluşturmuştur. Bu çerçevede tarihçiliği için kritik sorulardan

biri olan Türk kabilelerinin, göç ettikleri yerlerde hangi şartlarda diğer kavimler içinde

eridikleri ya da tam tersine asimile olmadan hatta diğer unsurları da kendi kültürlerine katarak

varlıklarını sürdürebildiklerine dair tutarlı ve anlamlı bir cevap bulmak amacıyla, “fütuhat” ve

“intişar” gibi kavramları ortaya atmıştır.

Tezimin üçüncü bölümünde Togan’ın kullandığı işte bu kavramsal gereçleri inceledim.

Ayrıca Togan’ın Köprülü ile girdiği bilimsel bir tartışmaya da değinerek, iki tarihçi arasında

bir karşılaştırma da yapmaya çalıştım. Osmanlı Devleti’ni kurduğu söylenen Kayı boyunun

etnik kökeni ile ilgili bu tartışma, Köprülü ve Togan’ın tarihçiliğe ve Türk tarihine nasıl

baktıklarını göz önüne sermesi bakımından önemlidir. Bunun yanında Pantürkist bir tarihçi

olarak Togan’ın portresini ortaya koyabilmek için değerli veriler sunmaktadır.

Togan’ın hayatına baktığımızda karşımıza tartışmalı ve ilginç bir kişilik çıkmaktadır. Ancak

dikkat çekici olan Togan’ın Türkiye’de yeterince araştırılmamış olmasıdır. Togan, yakın

tarihin iki önemli hadisesinde kritik bir rol oynamıştır: Türk Tarih Kongresi ve Irkçı-Turancı

akım. Her iki konu da özellikle son yıllarda oldukça fazla araştırmaya konu olmuş, farklı10

yönleriyle ele alınmıştır. Bununla beraber tümüyle Togan’ı inceleyen çok az çalışma

bulunmaktadır. Bunlardan biri Togan’ın asistanlığını da yürütmüş Tuncer Baykara’ya aittir.

Ancak Baykara’nın eseri her ne kadar Togan’ın kapsamlı bir bibliyografyasını içerse de eksik

ve taraflı bir çalışmadır. Bunun dışında Nadir Özbek’in de Togan hakkında makaleleri vardır.

Ancak bunlar da nicelik itibariyle oldukça kısadır ve Togan’ın etraflıca incelenmesinden

ziyade bu konuyla ilgili bir fikir vermek amacını taşımaktadır.

Peki neden Togan bu kadar az incelendi? İlk bakışta bu durumun nedeni Togan’ın Türk

siyasetindeki tartışmalı konumundan kaynaklanmış gözükmektedir. Togan’ı tartışmalı kılan

yalnızca ırkçı-Turancı akımla kurduğu ilişki değildir. Siyasi hayatının başından itibaren böyle

bir portre çizmiştir. Öncelikle Rusya’daki iç savaşta Kazan Tatarı milliyetçilerle yaşadığı

ayrışma, daha sonra Rusya’yı terk etmesinin ardından Türkiye ve Avrupa’daki Rusya

göçmeni milliyetçi liderlerle kurduğu gerilimli ilişki, Turancı akımla bağlantısı, devletin

resmi tarih çalışmalarına muhalefeti, İkinci Dünya Savaşı’ndaki Nazi propagandalarında aktif

bir rol oynaması ve özellikle 1950’li yıllardan itibaren ülkede yükselişe geçen antikomünizmin etkisiyle sol kesimden gelen aydınların kültür alanındaki faaliyetlerine karşı

kaleme aldığı uyarıcı nitelikteki yazıları ve konferansları vs… Ortaya çıkan tablo, araştırmak

için oldukça zor bir içerik sunmaktadır. Sanırım biraz da bu nedenle Togan fenomeni, hâlâ

kapsamlı ve derinlikli araştırmalara ihtiyaç duymaktadır. Elbette bir yüksek lisans tezi, içeriği

itibariyle böyle bir çalışma için yeterli değildir. Bu anlamda çalışmam, Togan’la ilgili olarak

nihai bir yorumda bulunmak iddiasını taşımamaktadır.



BİRİNCİ BÖLÜM



Türkiye’de Ulusçu Tarih Yazımının Doğuşu ve Gelişimi



1.1.) Türk Milliyetçiliğinde Kurucu Bir Öğe Olarak Tarih ve Dil Araştırmaları

Ulusçuluk öncesinde Osmanlı’da tarihçilik, konusu bakımından çoğunlukla siyasi olaylarla

ilgili, yöntem açısındansa betimleyici bir yapıdaydı ve diğer disiplinlerle bir bağlantısı

bulunmuyordu. Özellikle ilk dönemlerinde tarihyazıcılığı yöneticilerin başarılarının

aktarılmasından ibaretti. (Ersanlı, 2006: 23,49-50)

18. yy’a kadar İslami tarih anlayışının etkisinde kalan Osmanlı tarihçiliğinde (biraz da bu etki

nedeniyle) oldukça geç dönemlerde bile devam edecek şekilde “zaman” ve “değişim”

kavramlarının sorunlu hatta eksik olduğu görülmektedir. Olaylar çoğu durumda kendi

zamanları göz ardı edilerek birbirleriyle aralarında bir nedensellik bağı kurulmadan ele

alınmaktadır. Değişim ise rastlantısal olarak değerlendirilmiştir. Bu bağlamda dönemin

koşulları görmezden gelinerek olaylar, başarılı yöneticilerin varlığına veya yokluğuna

bağlanabilmiştir. (Ersanlı, 2006: 47-51)

18. yy’ın ortalarında başlayan Osmanlı’daki reform çabaları tarihyazıcılığını da etkilemiştir.

Esasen söz konusu reformlara neden olan siyasi gerileme, tarihçilerin de çalışmalarında

belirleyici bir etken olmuştur. Buradan hareketle Osmanlı tarihçileri açısından geçmiş ile

ilgilenme nedenlerinden başlıcasının Avrupalılardan farklı olarak imparatorluğun yaşadığı

gerilemeye bir çözüm bulma amacı olduğunu söylemek mümkündür. Bizatihi bu amaç tarih

yazımında yeni yaklaşımlara yönelik bir ihtiyaç doğurmuştur. Böylece İslam kaynaklarının

yanı sıra Avrupa’daki tarihyazıcılığı da Osmanlı’yı etkilemeye başlamıştır. (Ersanlı, 2006: 53-

54; 58)

Osmanlı’da tarih, edebiyat ve eğitim ile ilgili resmi yaklaşım, Osmanlıcılık üzerine

temellenmişti. Geleneksel Osmanlı tarihi, Türklerin İslamiyete geçmelerinden önceki

tarihlerinden tümüyle bahsetmek yerine sadece Oğuz Türklerinin bir kolu olan Kayı boyunun

şeceresiyle ilgileniyordu. Ancak 19. yy’ın ortalarında Ahmet Cevdet Paşa’nın Araplarla

Türklerin İslam dünyasını yöneten iki büyük ulus olduğu fikrini ortaya atmasıyla beraber bu

anlayış değişti. Bu tarihten itibaren İslam öncesi Türk tarihi ile ilgili giderek daha fazla

araştırma yapılmaya başladı. Söz konusu değişim Osmanlı’daki tarih ders kitaplarına da

yansıdı. Harp okulları komutanı Süleyman Paşa, Avrupa’da Türkler hakkında yazılan

eserlerin içerdiği ifadelerden rahatsızlık duyarak, ilk kez farklı kaynaklara dayanan bir Türk

tarihi kaleme aldı. 1876’da yayınlanan Tarih-i Alem adlı bu eserde, Türklerin Osmanlı ve

İslamiyet öncesi dönemleri inceleniyordu. Ne var ki, askeri okullarda ders kitabı olarak

okutulması düşünülen bu kitap



, II. Abdülhamit tarafından yasaklandı(Göçek, 2002: 70-71;

Özdoğan, 2006: 60-61) ve ancak İkinci Meşrutiyet döneminde Mekteb-i Harbiye Nazırı

Tevfik Paşa’nın girşimiyle 1911’de tekrar yayınlanabildi. Tarih-i Alem açısından dikkat

çekici olan daha önceki benzer eserlerin aksine Türk tarihinin İlkçağ kısmına oldukça geniş

yer ayrılmasıdır. Bununla ilgili olarak Yusuf Akçura, “eserinde Türklüğün geçmişinden sevgi

ve saygıyla bahse[den] (...) yazar[ın], pek uzak bir geçmişten beri, bütün Asya’ya yayılıp

hükmetmiş olan büyük bir Türk ırkının varlığının övünülecek kahramanlıklarını, Türk

gençlerine duyurmak ve öğretmek” istediğini ve bu anlamda Süleyman Paşa’nın Türkçülük

tarihinde önemli bir yere sahip olduğunu düşünmektedir. (Akçura, 2007: 60-63)





Süleyman Paşa’nın askeri okullar için yazdığı başka kitapları da vardır: Mebâniü’l-İnşa ( 2 cilt), Kebir İlmihal,

Sagir İlmihal, Sarf-ı Türki (Akçura, 2007: 60) 13

1870’lerde Batı Avrupa’da yayınlanan kimi eserler, Osmanlı aydınlarını etkileyerek,

“Türklerin kendi geçmişlerini keşfetme süreçlerini hızlandırmıştır.” Bunlardan biri aslen

Polonyalı olan, katıldığı 1848 Devrimi’nin bastırılması üzerine diğer Polonyalı ve Macar

Devrimcilerle birlikte Osmanlı Devleti’ne sığındıktan sonra Mustafa Celaleddin



ismini alan

Constantin Borzecki’ye aittir. 1869’da Fransızca basılan Les Turcs, anciens et modernes (Yeni

ve Eski Türkler) adlı eserinde, Türkler üzerine olumsuz yargılar içeren Avrupa’daki hakim

yazının aksi bir tutum sergilenmesinin yanı sıra Latin dilinin ve uygarlığının Türk kökenli

olduğu iddiası ortaya atılmıştır. Türklerin ırksal kökenleri vurgulanarak medeniyete yaptıkları

katkıların anlatıldığı bu eserde Mustafa Celaleddin, Türklerin Avrupalı ulusların mensubu

olduğuna inanılan Ari soyundan geldiğini ileri sürmüştür. (Copeaux, 2006: 31; Göçek, 2002:

72) Akçura, Mustafa Celaleddin Paşa’nın “Turo-Aryanizm” diye tanımladığı bu teorinin

altında siyasi ve pratik iki amacın yattığını ifade etmektedir:

“1) Türklere ırklarının güç, değer ve büyüklüğünü bildirerek onların kendilerine

güvenlerini takviye etmekle beraber, kendilerini Türklere yabancı sayan ve o

sıralarda milliyet prensibine dayanarak (...) ayaklanan veya ayaklanmaya

hazırlanan Ulahlara, Bulgarlara, hatta Sırp ve Rumlara Türklerle aynı ırktan

olduklarını telkin etmek;

2) Kendilerini Aryani sayarak Ariya ırkına harikulade özellikler yakıştırıp diğer

ırkları, (...) insanlığın aşağı cinsinden sayan Avrupalıların, bu bencil nazariyelerine

karşılık (...) ‘Toro-Ariyanism’ nazariyesi sayesinde, Avrupa hükümetlerinin ve

Avrupa halkının Türklere ırki düşmanlıklarını eksiltmek.”(Akçura, 2007: 43-44)

Mustafa Celaleddin Paşa, Türklerin Batı medeniyetine dahil olmalarını savunmuştur. Ortaya

attığı toriye göre zaten Batı medeniyetinin kurucuları da Turo-Aryaniler’dir. Ancak



Constantin Borzecki, Polonya’nın bağımsızlığı için 1848’de Rus ve Avusturya egemenliğine karşı düzenlenen

ayaklanmaya katılan subaylardan biridir. Ayaklanmanın bastırılması üzerine Osmanlı’ya gelerek Osmanlı

ordusunda görev almıştır. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında cephede hayatını kaybetmiştir. (Özdoğan, 2006:

61-62) 14

Turnilerin bir kısmı İslamiyeti kabul edince, Sami bir medeniyet ile birleşmişlerdir.

Dolayısıyla Avrupa medeniyetine girmek Türkler için İslam nedeniyle unuttukları eski

medeniyetlerine dönmelerinden başka birşey değildir. (Akçura, 2007: 44-45) Mustafa

Celaleddin Paşa eserinde söz konusu iddiayı Avrupa dillerinde yazılmış kaynakları delil

göstererek kanıtlamaya çalışmıştır. Bu görüş, başlangıçta fazla yankı uyandırmamış olsa da

daha sonra oğlu Enver Celaleddin Paşa, cumhuriyet döneminde de hukuk profesörü Yusuf

Ziya tarafından diriltilmiştir. (Berkes, 2006: 304)

Mustafa Celaleddin Paşa, yeterli bilimsel bilgilerin bulunmadığı konularda doğruluğu

sınanamayacak tezlere dayanan açıklamalara başvurmuştur. Etrüsklerin kökenlerinin

bilinmiyor oluşu, İtalya’yı uygarlaştıranların Türkler olduğuna dair daha sonra da devam

ettirilen iddiayı gündeme getirmiştir. Bu yöntem daha sonra, “dili belli bir sınıflandırmaya

girmeyen tüm halkların Türk kökenli olduklarını ileri sürmek için” kullanılmıştır. Mustafa

Celaleddin’in diğer bir girişimi ise sözcüklerin karşılaştırılması yoluyla Latince ile Türk dili

arasında bir akrabalık kurma çabasıdır. Söz konusu yöntem daha sonra başka yazarlar

tarafından Sümerce ve Hititçe için kullanılmış ve sonunda bu hareket 1930’lu yıllarda, bütün

insan dillerinin “düşsel bir proto-Türk dilin türevleri olduğu” fikrine dayanan Güneş-Dil

teorisine ulaşmıştır. (Copeaux, 2006: 32)

Fransız Leon Cahun’un (1841-1900) eserleri de oldukça etkili olmuştur. 1873 yılında Paris’te

düzenlenen Birinci Oryantalistler Kongresi’nde Cahun, “kıyılarında prehistorik bir Türk

halkının yaşadığı, eskiden var olmuş bir Orta Asya denizi varsayımını ortaya atmıştır.”

Mustafa Celaleddin’in yapıtına benzer bir şekilde Cahun da çok geniş bir sahaya yayılmış bir

Türk dilleri topluluğundan bahsetmektedir. Bununla bağlantılı olarak Türklerin ve Moğolların

gittikleri yerlerde dillerini koruyabildiklerini öne sürmüştür. Kimliğin korunması ile ilişkili bu

konu, daha sonra Türkiye’de resmi tarih yazımının temel ilgi alanlarından birini teşkil

etmiştir. (Copeaux, 2006: 33-34)

Leon Cahun’un 1896’da yayınlanan Asya Tarihine Giriş: 1405’te Türklerin ve Moğolların

Kökenleri adlı ünlü eseri, Copeaux’a göre arkeolojik buluşlarla bir tür romantik Türkolojinin

buluşmasıdır. Cahun, Türklerin, Finlilerin ve Japonların ortak atası olarak tanımladığı “Turan

ırkı”nın, “Moğollarla birlikte, Çin ve İranlılarla Avrupa arasında bir köprü rolü üstlenerek,

uygarlığın Avrupa’ya aktarılmasında aracılık ettikleri”ni ileri sürüyordu. Kitabında “Türkler

‘Batı uygarlığı’na doğrudan katkıda bulunmaktan çok, ‘askeri ruhları, cesaretleri,

itaatkârlıkları, dürüstlükleri, sağduyuları’ ve adaletli ve becerikli yönetimleri nedeniyle

övülüyorlardı. Kitabın en ilgi çekici tezi, Türklerin İslam’ı benimsedikten sonra, kendi gerçek

ruhlarına yabancılaştıkları ve bütün enerjilerini yabancı yöneticilerin hizmetinde tükettikleri

teziydi. Yani, Cahun, ‘Türklerin yıldızının’ İslamiyet’i benimsedikten sonra ‘söndüğü’nü

iddia ediyordu.” (Özdoğan, 2006: 62-63) Asya Tarihi, Namık Kemal ve doğrudan Cahun’dan

esinlenerek Türk Tarihi adlı bir kitap yayınlayan Necip Asım [Yazıksız] sayesinde

Osmanlı’da da tanınmış, Türkoloji çalışmalarına olan ilgiyi artırmıştır. Copeaux, ilk Türk

Türkologu olduğunu söylediği Necip Asım’ın Türk Tarihi’nin, Kemalist tarih yazımını da

büyük ölçüde etkilediğini düşünmektedir. (Göçek, 2002: 72; Copeaux, 2006: 36-37)

Bir diğer önemli eser de Joseph de Guignes’in Türklerin Asya tarihindeki rolünü incelediği,

Hunlar, Türkler, Moğollar ve Batı Tatarları’nın Genel Tarihi’dir. (1756-1758) Söz konusu

eserde, Joseph de Guignes Türklerin, “Tatarlar, Moğollar, Hunlar ve Bulgarlar gibi birçok

halk grubunun atası” olduğunu ileri sürmüş, “Türklerin yüzyıllar boyunca gösterdikleri askeri

cesaret ve yeteneği öv”müştür. Söz konusu eser, gerek Süleymen Paşa’yı gerekse de Mustafa

Celaleddin Paşa’yı da derinden etkilemiştir. (Özdoğan, 2006: 60-61; Göçek, 2002: 72) 16

Ayrıca 19. yy’da büyük bölümü Fransız pozitivisti olan çok sayıda Avrupalı yazarın

eserlerinin Türkçe’ye çevrilip basıldığı görülmektedir. Bu gelişme, ulusçuluğa ait birçok yeni

kavramın da Osmanlı’ya girmesine yol açmıştır. Bununla beraber Osmanlı’daki aydınlar artık

Aydınlanmanın pozitif bilim anlayışına duyulan hayranlıkla bu alandaki gelişmeleri ilgiyle

takip etmeye başlamış olsa da bu dönemde tarihin ulusçu bir çerçevede pozitivist bir yöntemle

yorumlanmasıyla henüz ilgilenilmiyordu. (Ersanlı, 2006: 60-62)

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Rus Çarlığı gibi Osmanlı Devleti de 19. yy’ın

başından itibaren milliyetler sorunuyla yüz yüze geldi. Osmanlı İmparatorluğu içinde ilk isyan

edenler, Sırplar ve Yunanlar oldu. Önce özerklik ve sonrasında bağımsızlık elde etmelerinin

ardından onları, yüzyılın ortalarına doğru Bulgar, Makedon ve Ermeni milliyetçilikleri izledi.

François Georgeon’a göre bütün bu ulusal hareketlerin önemli ortak özellikleri vardı: “Kendi,

tarihi ve milliyetiyle ilgili bilincini korumuş bir etnik çekirdeğin (özellikle köylülük içinde

gözlemlenen bu çekirdek varlığını bir ölçüde de Kilise’ye borçludur) ve Avrupalı

düşüncelerden etkilenen bir ulusal burjuvazinin varlığına dayanırlar; önderliği ise kültürel

özerklik ya da bağımsızlık talep eden ulusal burjuvazi üstlenir.” (Georgeon, 2006: 1-2) 19.

yy’ın sonuna doğru Osmanlı’daki Müslüman halklarda da milliyetçi hareketler ortaya çıktı.

Türkler ise imparatorluğun milliyetçilik etkisine girmiş en son halkıydı.



Türk milletinin ortaya çıkışı, Osmanlı’da dini nitelikteki ayrımlara dayanan “millet

sistemi”nin varlığı nedeniyle Müslüman milleti bünyesinde gündeme geldi. Türkleri,

Müslüman milleti içinde yer alan diğer halklardan nesnel olarak ayıran unsur dildi. Bu

nedenle dil, (oluşumundan itibaren) Türk milliyetçiliğinde çok önemli bir yere sahip oldu.

(Georgeon, 2006: 2-3) 17

Bu dönemde Ahmet Vefik Paşa’nın Ebulgazi Bahadır’ın ünlü eseri Secere-i Türki’yi Çağatay

dilinden İstanbul Türkçesine çevirmesi, Lehçe-i Osmani adında Türkçe bir sözlük

hazırlaması ve Süleyman Paşa’nın Türkçe dilbilgisi kurallarını inceleyen Sarf-ı Türki adında

bir kitap yayınlamasıyla birlikte dil ve edebiyatta Osmanlı ve Türk ayrımları yapılmaya

başladı. Bunu, Arapça ve Farsça sözcüklerin yerine Türkçe kökenli sözcüklerin kullanılmasını

savunan, Türk dilini sadeleştirmeyi amaçlayan bir hareketin doğuşu izledi. (Akçura, 2007: 41;

Göçek, 2002: 72)

Bütün bunların yanı sıra Georgeon, Osmanlı İmparatorluğu’nda Türklerin özellikle “seyyah,

tüccar, memur, asker olarak Osmanlı vilayetlerini dolaşanlar[ın]da ilkel bir etnisite duygusu”

olduğunu dile getirmektedir. Bu kişilerin kullandıkları dil, giysiler, töreler vb. aracılığıyla

edindikleri farklılık duygusundan kaynaklanan bu Türk kimliği duygusu, ona göre iletişim

araçlarının gelişmesiyle beraber güçlenmiştir. Ayrıca Türkoloji alanındaki çalışmaların da

etkisiyle entelektüel ve siyasi sınıflar arasında Türklük bilinci gelişmeye başlamıştı.

Türkoloji, Balkanlardan Orta Asya’ya kadar yayılmış olan Türkçe konuşan halklar arasındaki

kültür beraberliğini gözler önüne serdi. Özellikle Orhun yazıtlarının çözülmesi, Türk tarihini

tanıtan en önemli arkeolojik çalışmalardan biri olarak Türk bilincini oldukça etkiledi. 1887-

1888’de Göktürklerin (Türklerin) kendi tarihleri hakkında yazdıkları ilk belge ve yazılı Türk

dilinin en eski örneklerinden biri olan Orhun Yazıtları’nın çözülmesi sayesinde Türkoloji,

Türk halklarının İslam öncesindeki tarihlerini ortaya koydu. Bunun sonucu olarak İslam, Türk

halklarının tarihindeki dönemlerden ve geleneklerden yalnızca biri olarak algılanmaya

başladı. Bu bakımdan Türkoloji, Georgeon’a göre Türklüğün İslam’dan ayrılması ve Türk



İlk kez bu eserde, aslen Arapça ve Farsça olan sözcüklerle Türkçe olanlar ayrı bölümler halinde düzenlenmiştir.

(Akçura,2007: 41) 18

halklarının geçmişine bakışın laikleşmesine katkıda bulundu. (Georgeon, 2006: 3-4, Copeaux,

2006: 36)

Etienne Copeaux’a göre “Türklerin kendi geçmişlerini yeniden keşfetmeleri, 19.yüzyılın son

30 yılında Türk ulusal duygusunun doğuşuyla Sibirya’da yapılan arkeolojik buluşların

çakışmasının sonucudur. O dönemde, İstanbul’a Rus Çarlığı’ndan birçok [Türk kökenli]

sığınmacı geliyordu. Bu çakışma yeni bir kavramın yükselişini kolaylaştırdı: Müslüman Arap-

İran kültürünün ve milliyetçiliğe temel oluşturamayacak ölçüde kozmopolit Osmanlı

kültürünün reddi üstüne kurulu ulusal bir duygu olan Türkçülük.” (Copeaux, 2006: 30-31)

Türkoloji ile ilgili çalışmalar yoğunlaştığı 19. yy’ın son otuz yılı, aynı zamanda Rus

Çarlığı’nın güney sınırları boyunca genişlediği bir dönemdir. 1868’de Semerkand’ın, 1873’te

Hive Hanlığı’nın Rusların eline geçmesi ve böylece 1885’te tamamlanan bir süreç sonunda

Türkistan’ın Çarlığın egemenliği altına girmesi, halifeye yönelik dayanışma çağrılarına neden

olmuştur. Bu gelişmeyse Türk aydınlarının “Hazar Denizi’nin ötesindeki ‘ırkdaşları’nın

bilincine” varmasına yol açmıştır. (Copeaux, 2006: 35)

İmparatorluğa yönelik ilk Müslüman Türk göç dalgası, Rusya’nın 1783’te ilhak ettiği

Kırım’dan ve hemen ardından Volga-Ural bölgesinden geldi. Kafkasya’dan gelen ve büyük

çoğunluğunu Çerkesler ile Türkçe konuşan Nogayların oluşturduğu göçmenler ise ikinci

dalgayı oluşturdu.(Göçek, 2002: 66)

Rus Çarlığı’nın Orta Asya’daki ilerleyişi ve buna karşı Türkistan’daki Türk kökenli hanların

yardım çağrıları, her ne kadar çoğunlukla olumlu cevaplanmış olmasa da Osmanlı

toplumunda Türk kimliğine olan hassasiyeti artırdı. Çarlıkla yapılan savaşın kaybedilmesinin

ardından 1878 sonrasında Karadenizin kuzeyinden ve Kafkasya’dan çok sayıda Müslüman,

Osmanlı’ya göç etti. Sırbistan, Yunanistan ve Bulgaristan’ın Osmanlı’nın topraklarını el

geçirmesi de, Anadolu’ya doğru göçlerde etkili oldu. Göçek bu dönemde Anadolu ve

Rumeli’ye göç edenlerin sayısının 2 milyonu bulduğunu aktarmaktadır. Osmanlı Devleti,

büyük bölümü öncelikle Trakya’ya yerleşen göçmenlere toprak vermiş, belli sürelerle vergi

ve askerlik muafiyeti tanımıştır. (Göçek, 2002: 66)

19. yy’ın sonlarında “yabancı siyasal ya da kültürel düşüncelerin taşıyıcısı” işlevi gören

Osmanlı basını, Ahmet Ağaoğlu ya da Yusuf Akçura gibi Rusya’dan göç etmiş ilk Türk

kökenli aydınların fikirlerinin yayılmasına olanak sağladı. Bunun yanı sıra Buhara ve

Semerkand’ın Ruslar tarafından işgal edilmesi, “dilbilimsel, tarihsel sorunlara yönelik ya da

bu bölgelere yapılmış gezileri konu alan” eserlerin yayınlanmasına neden oldu:

“Hem dil hem din temelleri üstünde yükselen, Türklerle Türkistanlılar arasındaki

ortak kimlik duygusunun doğuşu böylelikle belirdi; söz konusu olan sadece

Müslümanlar arası dayanışma değil, ulusal -ya da etnik- bir bilinçti. (…) Buna

koşut olarak, güçlü ve erdemli bir ‘ırka’ aidiyet ve o sırada [Avrupa’da etkin olan]

Türk karşıtı kampanyalara tepki olarak, bir üstünlük duygusu” doğmaya başladı.”

(Copeaux, 2006: 39)

Copeaux’a göre “tarihsel söylem nasıl genellikle Türkçü eğilimdeyse, yüzyıl dönemecindeki

milliyetçi söylem de tarih üzerine kurulmuştur.” (Copeaux, 2006: 42) Bu bağlamda yükselişe

geçen ayrılıkçı milliyetçi hareketlerin elde ettiği başarıların, Osmanlı siyasi kimliğinin içinde

düştüğü krizi giderek derinleştirmesiyle birlikte, 19. yy sonunda Osmanlı tarihçiliği de

değişime uğramış, etnik köken daha fazla vurgulanır olmuştur. 20.yy’ın başında artık tarih,

“milli” olanın tanımlanmasıyla doğrudan ilişkili bir disiplin olarak görülmeye başlamıştır.

(Ersanlı, 2002: 800-801) 20

Tarihyazıcılığında yaşanan bu değişimin en önemli sonuçlarından biri tarihin büyük oranda

Fransız etkisiyle pragmatik eğitsel bir amaçla kullanılmaya başlamasıdır. Bununla bağlantılı

olarak Osmanlı’da yaşanan eğitim alanındaki reformlar sonucunda kurulan yeni okullar için

tarih ders kitaplarına ihtiyaç duyulması da tarihyazıcılığının gelişmesini sağlayan bir başka

etmen olmuştur. Ancak Avrupalı yazarların çevirileri Osmanlı tarihçiliğindeki Farsça-Arapça

etkisini kırmış olmakla birlikte geleneksel tarihyazıcılığı varlığını sürdürmüştür. Bu bağlamda

eğitimde ve tarihyazıcılığındaki yenilikler de eski yöntemleri ortadan kaldırmamış, onlarla

aynı anda varolan yeni modern yöntemlerin uygulanmaya başlamasına yol açmıştır. (Ersanlı,

2006: 62; 67-68)

Bu dönemde tarih yazımındaki değişime neden olan iki önemli etmenden daha bahsetmek

gerekir. Bunlardan birincisi Rusya kökenli aydınların özellikle Türk dili ve tarihi ile ilgili

yaptıkları entelektüel katkıdır. Diğeri ise 19. yy’ın sonunda başta Macaristan olmak üzere

Avrupa’daki Türkoloji alanındaki çalışmaların Osmanlı aydınları üzerindeki etkisidir.

Böylece Türklüğün kökenine duyulan ilgi artmış ve bununla bağlantılı olarak tarih yazımı

giderek daha ulusçu bir mahiyet kazanmaya başlamıştır.

Türkoloji incelemeleri, birtakım yeni olguları beraberinde getirmişti: “Özellikle Çin yıllıkları

aracılığıyla öğrenilen İslam öncesi Türk tarihinin (Osmanlı tarih yazımı geleneğinde bu

dönem tamamen unutturulmuştu) önemi; 8. yüzyılın ortasına ait Orhun yazıtlarının

çözülmesiyle anlaşılan Türk dilinin eskiliği, Türk halklarının bütününde görülen dil ve

uygarlık birliği. Batı Türkolojisinin tüm bu yeni verileri, bilginler ve Ahmed Vefik Paşa ya da

Necip Asım gibi bu bilgileri popülerleştirenler tarafından kültürlü Osmanlı kamuoyunun

bilgisine sunulmuştu” (Georgeon, 2006: 78-79) 21

Böylece Osmanlı İmparatorluğu’nda Türk halkları arasında kültürel bir birliğin olduğu

düşüncesi ortaya çıktı. Aynı dönemde Rusya’da ise Panislavizm ve III. Aleksandr döneminin

asimilasyoncu politikaları karşısında kimliğini kaybetme tehlikesi yaşayan, Türkçe konuşan

Müslüman nüfus arasında siyasi bir birleşmenin gerekli olduğu fikri güç kazanıyordu. Bu

direniş hareketinin başını 16. yy’ın ortalarından itibaren Rus egemenliği altında yaşayan

Kazan (veya Volga) Tatarları çekiyordu. Georgeon’a göre “19. yy’ın ikinci yarısından beri

çarpıcı bir ekonomik, sosyal ve kültürel patlama” yaşayan Tatarlar, Rusya Müslümanları

arasına dağılmış olmaları, ticari yetenekleri, Türkistan’da Rus kapitalizminin rekabetine karşı

direnmek istemeleri gibi nedenlerle Çarlık Rusya’sında Türkçe konuşan gruplar arasında

birleştirici bir rol oynamaya yönelmişti. (Georgeon, 2006: 79)

Öte yandan Türklerin birleşmesi yönündeki artan isteklerin sözcülüğünü ise bir Kırım Tatarı

olan İsmail Gaspıralı üstlenmişti. Dile dayanan kültürel bir birlik düşüncesini ilk dile getiren

Gaspıralı’ydı. Gaspıralı, 1883’ten itibaren Osmanlıcaya yakın bir dili kullanan Tercüman

adında bir gazete yayınlamaya başladı. Bütün Türkleri ve Tatarları tek bir ulus olarak gören

Gaspıralı, Özdoğan’ın deyimiyle “İstanbul lehçesine dayanan bir Lingua Turca’nın

geliştirilmesi”ni hedefliyordu. (Georgeon, 2006: 79; Özdoğan, 2006: 60)



1.2.) II.Meşrutiyet Döneminde Tarih Yazımı

İlk başlarda yalnızca küçük bir aydın grubu, Türk kimliğine ilgi gösteriyordu ve yaptıkları

çalışmalar da kültür alanıyla sınırlıydı. Ancak Jön Türklerin Abdülhamid rejimine son verdiği

1908’den Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı tarihe kadarki altı yıllık dönemde Türk

milliyetçiliği, sınırlı bir düşünceden gerçek bir siyasi harekete dönüştü. Jön Türk Devrimi’nin

sağladığı özgürlükler, Rus Çarlığı’nın baskısından kaçan çok sayıda Türk kökenli aydının

Osmanlı topraklarına gelmesine neden oldu. 1908’den önce de aralarında belli bir ilişki

bulunmakla birlikte, ancak bu tarihten sonra Rusya Türkleri, Türk milliyetçiliği üzerinde

kitlesel bir etkide bulundu. Böylece bu kesimin Türk halklarının birliğine ve onların toplumsal

ve dinsel açıdan modernleştirilmesine dayanan ulus anlayışları, Türk milliyetçiliğini derinden

etkiledi. (Georgeon, 2006: 24-25)

1908 sonrası aynı zamanda birçok dergi ve derneğin faaliyete geçtiği bir dönemdir.

Yayınlanan dergilerden en önemlileri, Türk Yurdu, Genç Kalemler, Halka Doğru ve Türk

Sözü’dür. Milliyetçi dernekler olarak, “Türk Derneği”, “Türk Bilgi Cemiyeti” ve “Türk

Ocağı”nı saymak mümkündür. Ayrıca Rusya’dan gelmiş öğrenciler tarafından kurulan (ve

haklarında pek az bilgi bulunan) “Kırım Talebe Cemiyeti”, “Buhara Talebe Cemiyeti” ve

“Rusya Türk Talebe Cemiyeti” gibi çok sayıda dernek de kurulmuştur. (Georgeon, 2006: 29-

30)

1908-1914 arasında yaşanan toprak kayıpları, kamuoyunda ve yönetici sınıfta imparatorluğun

dağılmasının sorumlusu olarak görülen Avrupa’ya giderek büyüyen bir düşmanlığın

doğmasına yol açtı. Bunun dışında savaşlar ve isyanlar, Osmanlıcılığa büyük darbe vurdu, 23

Arnavut ve Arap milliyetçiliklerinin hız kazanması ise Panislamizmi zayıflattı. (Georgeon,

2006: 26)

1908-1914 arasında milliyetçi akım gelişirken, bir yandan İslamcılarla diğer yandan

Osmanlıcılarla aralarında ciddi tartışmalar yaşandı. İslamcılarla olan tartışmanın temelinde

milliyetçiliğin, İslam ümmetini bölücü etkisinden duyulan rahatsızlık yatıyordu. Osmanlıcılar

ise Türk milliyetçiliğinin devleti zayıflattığını düşünüyordu. (Georgeon, 2006: 30)

Bunun yanı sıra Türkçüler arasında da belli noktalarda anlaşmazlıklar mevcuttu: “Ulus içinde

dinin yeri (Türk milliyetçiliği laikliği de bünyesinde barındırıyor, ama Rusya Türklerinin

desteklediği asıl güçlü akım dine de önemli bir yer veriyordu), dil sorunu (Türkçeyi bütün

Arapça ve yabancı sözcüklerden arındırmak mı –arı dilcilerin tavrı buydu- yoksa en özentili

sözcük ve deyimleri atıp halk diline yaklaşmak mı? –Ziya Gökalp’in tavrı buydu), ulusun

tanımı sorununda, bazıları tanım olarak eğitim ve kültürü önerirken (Ziya Gökalp), Alman

anlayışının daha çok etkisinde olan diğerleri “ırk” ya da “kavim” kavramına dayanıyorlardı.

Bu durum özellikle Rusya Türkleri için geçerliydi.” (Georgeon, 2006: 30-31)

Ulusçu tarih yazımı açısından bir dönüm noktası olarak nitelendirilebilecek olan II.

Meşrutiyet döneminde tarihçilik, artık bireysel bir uğraş olmaktan çıkmış ulusçu

entelektüellerin çeşitli cemiyetler ve yayın kuruluşları etrafında örgütlenmeleriyle birlikte

kurumsal bir yapıya bürünmüştür. Tarih alanına yoğunlaşan yahut ilgi alanlarından birinin

tarih olduğu Türk Derneği (1908-1911), Tarih-i Osmani Encümeni (1909-1928), Asar-ı

İslamiye ve Milliye Tedkik Encümeni (1915) ve Türk Ocakları (1912-1930) gibi cemiyetler

kurulurken bir yandan tarih araştırmaları bilimsel bir yapıya kavuşmuş diğer yandan disiplinin

alanı genişlemiştir. (Ersanlı, 2002: 801-803; Ersanlı, 2006: 91-92) 24

Söz konusu cemiyetler arasında en önemlisi bütün Türk halklarının tarihinin ve kültürünün

araştırılması amacıyla kurulan Türk Ocakları’dır. Kurucularının pozitivizmi benimsemiş

olduğu Türk Ocakları ve onun dergisi Türk Yurdu’nda bir araya gelen çok sayıda milliyetçi

aydın Türk milliyetçiliğinin gelişmesinde önemli bir paya sahip olmuştur. Bu gibi ulusçu

cemiyetler, ulusçu ve bilimsel bir tarihin gelişmesi amacıyla hareket etmişler, böylece

Türklük üzerine yapılan araştırmalarda büyük bir artışa neden olmuşlardır. Söz konusu

çalışmalar daha sonra cumhuriyet döneminin ulusçu tarih yazımında belirleyici olmuştur.

(Ersanlı, 2006: 96-99)

Türk Ocakları (başlangıçta Türk Ocağı), fiilen 1911’de Askeri Tıbbiye öğrencilerinin

öncülüğünde örgütlenmeye başlamıştır. Resmi kuruluş tarihi ise 1912’dir. Söz konusu tarihler

Genç Kalemler’de Ziya Gökalp, Hamdullah Suphi [Tanrıöver], Nami [Duru], Celal Sahir

[Erozan] gibi yazarların yazılarıyla “dilde Türkçülük”ü savundukları bir düşünsel iklime denk

düşmektedir. 1912, aynı zamanda Birinci Balkan Savaşı’nın başladığı yıldır. (Üstel, 2002:

263)

Balkan Savaşları’nda Osmanlı’nın aldığı ağır yenilgi ve Edirne’ye kadar Avrupa’daki

topraklarını yitirişi, 19. yy’ın sonundan beri kendini kültürel milliyetçilik şeklinde ifade etmiş

olan Türkçü hareketin, siyasal bir akıma dönüşmesine yol açmıştır. “Siyasal Türkçülük” ilk

olarak Yusuf Akçura’nın Üç Tarzı Siyaset’inde sistemli bir şekilde formüle edilmeye

çalışılmıştır. İlkin 1904’te Kahire’de yayınlanan Türk adlı dergide çıkan bu makale,

Pantürkizm’in temel metinlerinden biridir. Ancak asıl etkisini 1911’de İstanbul’da tekrar

basılmasından sonra yapmıştır. (Özdoğan, 2006: 69-70) Akçura öncelikle Osmanlı

Devleti’nde mevcut üç farklı siyaset tarzının (Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük) olduğu

tdile getirmektedir. Eserde söz konusu siyaset tarzları teker teker ele alınarak Osmanlı Devleti

açısından avantajları ve dezavantajları belirlenmeye çalışılmış, bunlar ne kadar uygulanabilir

olduklarına göre karşılaştırılmıştır.

Akçura, bir Osmanlı milleti yaratma yolundaki ilk girişimin II. Mahmut döneminde

gerçekleştiğini düşünmektedir:

“O zamanlar Avrupa’da milliyet düşünceleri, Fransız Büyük İhtilali’yle, soy ve

ırktan çok vicdani isteğe dayanan Fransız kaidesini milliyet esası kabul ediyordu.

Sultan Mahmut ve onu takip edenler, iyice anlayamadıkları bu kaideye aldanarak,

devletin ırk ve dini farklı tebaasını serbestlik ve müsavat ile, emniyet ve karşılıklı

dostluk ile mecz ve terkip edip tek bir millet haline sokmanın imkanına

inanıyorlardı” (Akçura, 2008:37)

Özellikle Âli ve Fuat Paşa’nın zamanında Osmanlı milleti fikri, bir devlet politikası olarak

geçerli olmakla birlikte Almanya’da milliyeti ırk esasına dayandıran yeni bir anlayışın

doğması ve ardından Almanların Fransa İmaparatorluğu karşısında elde ettiği zafer,

Akçura’ya göre söz konusu siyaset tarzının biricik dayanağını ortadan kaldırmıştır. Mithat

Paşa ve onu izleyen Genç Osmanlıların programı, birtakım Osmanlıcı unsurlar içermekle

birlikte karışık, müphem ve “pek gelip geçici” bir içeriğe sahip olması nedeniyle “Osmanlı

milleti teşkili hayalinin Fransa İmparatorluğu ile beraber ve onun gibi tekrar dirilmemek

üzere” ölmüş olduğunu söylemek mümkündür. (Akçura, 2008: 37-38)

Osmanlıcılığın başarısızlığı üzerine İslamcılık ön plana çıktı. Akçura, başta bir ölçüde

Osmanlıcılığı savunan Genç Osmanlıların zamanla İslamcılığa kaydığını, Mithat Paşa’nın

düşmesinden sonra Osmanlı milleti fikrinin tamamen terk edildiğini ve II. Abdülhamid’in

Genç Osmanlılara düşman olmakla beraber onların politikalarını en azından bu bağlamda 26

sürdürdüğünü düşünmektedir. İslamcılık siyasetinin en önemli sonuçlarından biri Osmanlı

Devleti’nin Tanzimat döneminde terk edilmek istenen devlet şeklini tekrar almasıdır.

Akçura’ya göre bu durum, “vicdan ve fikir serbestliği”ne ve “Avrupavari meşruti hükümete

veda etmek” anlamına gelmektedir. Ayrıca İslamcılık, ülke içindeki farklı topluluklar arasında

yaşanan çekişmelerin artmasına, bunun sonucu olarak isyanların çoğalmasına ve “Avrupa’da

Türklüğe düşmanlığın şiddetlenmesine” yol açmaktadır. (Akçura, 2008: 38-42)

Osmanlıcılığın daha önce olduğu gibi gelecekte de başarılı olamayacağını dile getiren Akçura,

Osmanlı Devleti’nin içindeki hiçbir topluluğun Osmanlı milleti içinde erimek istememesini ve

Rusya’nın başından itibaren kendi çıkarlarına aykırı gördüğü için söz konusu siyasete karşı

çıkmasını bunun başlıca nedenleri olarak görmektedir. Ayrıca Avrupa’da HıristiyanMüslüman karşıtlığından beslenen Türk karşıtı hava da Osmanlıcılığın uygulanmasını

güçleştirmektedir. Osmanlıcılığın hayata geçirilmesini engelleyen sebepler Akçura’ya göre

zamanla büyümüştür. Akçura, II. Abdülhamid’in politikalarının Müslümanlarla

gayrimüslümler arasındaki ayrılığı artırdığını, Rusya’nın güçlenmesiyle Osmanlı Devleti’ne

zararlı tesirlerinin çoğaldığını düşünmektedir. Bu konuyla ilgili olarak şöyle yazmaktadır:

“Binaenaleyh, zannımca artık Osmanlı milleti meydana getirmekle uğraşmak, beyhude bir

yorgunluktur.” (Akçura, 2008: 49-54)

“İslam Birliği” siyasetinin uygulanması halindeyse Akçura, Osmanlı tebaası arasında dini

düşmanlığın artacağını, bu nedenle gayrimüslimlerin çoğunlukta olduğu yerlerin

kaybedileceğini düşünmektedir. Ayrıca İslamcılık, Türkler arasında da Müslümangayrimüslim ayrılığını getrireceği için “soydan doğma kardeşlik din ihtilafları ile

bozulacaktı[r].” Bütün bunlara rağmen Akçura’ya göre İslam birliği sayesinde Müslümanlar

ve onun bir parçası olan Türkler Osmanlı milletine göre daha sıkı ve kuvvetli bir topluluk

meydana getireceklerdir. (Akçura, 2008: 54-55)

Akçura yakın zamanda İslamiyetin kaldırmaya çalıştığı ama tamamen yok edemediği “kavim

ve milliyet taassubu”nun Batılı fikirlerin etkisiyle güçlenmeye başladığını öne sürmektedir.

Bununla beraber Arapça’nın hâlâ yegane din lisanı olması, hatta birçok yerde aynı zamanda

ilmi ve edebi lisan olması, “bazı Müslüman devletlerin yeni kanunları İslam şeriatından

ayrılmakla beraber, esası[nın] yine İslam kaideleri gibi gösterilme”si gibi nedenlerle İslamın

gücünü belli ölçüde koruduğunu düşünmektedir. Bu nedenle Akçura’ya göre “tevhid-i İslam

siyasetinin tatbikinde dahili maniler az güçlük ile katlanılabilecek surettedir. (...) [Ancak]

İslam devletlerinin hepsi Hıristiyan devletlerin nufüzu altındadır. Diğer taraftan bir iki

müstesnası dışında, bütün Hıristiyan devletleri Müslüman tebaaya maliktir.” Bu nedenle İslam

birliğine tüm güçleriyle karşı çıkmaktadırlar. (Akçura, 2008: 57-58)

Akçura, “ırk üzerine müstenit bir Türk siyasi milleti husule getirmek fikri[nin] pek yeni”

olduğunu aktarmaktadır. Eserinde son dönemlerde İstanbul’da aralarında Şemsettin Sami,

Necip Asım, Veled Çelebi gibilerinin bulunduğu siyasi olmaktan ziyade ilmi nitelikte “Türk

milliyetini arzu eden bir mahfil” olduğundan bahsetmektedir. Ayrıca “Rusya’da Türklerin

birleşmesi fikrinin pek müphem surette varlığını tahmin ediyorum” diye yazmaktadır.

(Akçura, 2008: 42-43)

Akçura’ya göre “İslamiyette gördüğümüz o kuvvetli teşkilattan, o pür hayat ve heyecan

hissiyattan, hulasa sağlam bir ittihadı meydana getirebilecek madde ve hazırlıktan hemen hiç

birisi Türklükte yoktur.” (Akçura, 2008: 59-60) Bununla birlikte Akçura, Türklerin büyük

çoğunluğunun Müslüman olması nedeniyle İslamın, Türklüğün birleşmesine hizmet 28

edebileceğine inanmaktadır. Hatta İslamın bu yönde bir değişime uğramasının zorunlu

olduğunu dile getirmektedir:

“Zamanımız tarihinde görülen umumi cereyan ırklardadır. Dinler, din olmak

bakımından, gittikçe siyasi ehemmiyetlerini, kuvvetlerini kaybediyorlar, içtimai

olmaktan ziyade şahsileşiyorlar. Cemiyetlerde vicdan serbestliği, din birliğinin

yerini alıyor. (...) Dolayısıyla dinler ancak ırklarla birleşerek, ırklara yardımcı ve

hizmet edici olarak, siyasi ve içtimai ehemmiyetlerini muhafaza edebiliyorlar.”

(Akçura, 2008: 60)

Akçura, türk birliği siyasetinin İslamcılığa göre dış engellerinin az olduğunu düşünmektedir.

Çünkü Hıristiyan devletler arasında yalnızca Rusya’nın Müslüman tebaası vardır. Bu yüzden

diğer Hıristiyan devletlerin en azından bir kısmının Rusya’nın çıkarlarına aykırı olduğu için

Türk birliği siyasetini destekleyebileceğini düşünmektedir. (Akçura, 2008: 60-61)

Son kertede Akçura, Osmanlıcılığı Osmanlı Devleti için faydalı görse de uygulanabilir

bulmamaktadır. İslamcılık ve Türkçülük ise Akçura’ya göre eşit faydalar ve zararlar

taşımaktadır. Hayata geçirilmeleri açısından pek bir farklılık görmemektedir. Buradan

hareketle İslamcılık ile Türkçülükten hangisinin Osmanlı Devleti için daha yararlı ve

uygulanabilir olduğu sorusuyla eserini bitirmektedir. (Akçura, 2008: 61-62)

Burada dikkat çekici olan Akçura’nın Türkçülükle İslamcılık arasında kesin bir tercih

yapmaktan kaçınmış olmasıdır. Esasen Akçura, tartışmasız bir Türkçüdür. Kendi ifadesiyle

“Üç Tarz-ı Siyaset makalesini bi soruyla bitirmiş olmakla beraber, Rusya’dan geldiği zaman,

bütün Türk aleminde, kültür ve siyaset sahalarında, milliyet fikrinin uygulanmasının mümkün

ve faydalı olduğuna kanaat getirmiş bulıunuyordu.” (Akçura, 2007: 163) Kendisini siyasi

Türkçüler arasında sayan (Akçura, 2007: 149-169) Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset’te açıkça 29

Türkçülükten yana tavır almaması ise makalenin ilk yayınlandığı 1904 yılı itibariyle

Türkçülüğün (eserinde de sözünü ettiği gibi) çok yeni ve örgütsüz bir akım olmasından

kaynaklanıyor olsa gerektir. Türkçülük, o sırada henüz siyasi olmaktan ziyade dil ve edebiyat

gibi alanlarla ilgilenen kültürel bir akım durumundadır. Bunun yanı sıra İslamı ve İslamcılığı

Türkçülüğün yardımcı bir kuvveti olarak değerlendiriyor oluşu da Akçura’nın dile getirdiği

fikirlerindeki önemli noktalardan biridir. Akçura’nın bu yorumu Rusya kökenli olmasıyla da

bağlantılıdır. Bu bağlamda Georgeon, Rusya Müslümanları içinde Pantürkizm ile

Panislamizmin birbirlerini dışlamadan birlikte geliştiklerini dikkat çekmektedir. Özdoğan’a

göre de “Rusya’daki Türk kökenli aydınlar, İslami bağlılıkları ile Türki etnik aidiyetlerinin

Ruslaştırma politikasına karşı kavramsal olarak bağdaşabilen ve siyasal olarak birbirlerini

güçlendiren etkenler olduğu düşüncesindeydiler.” (Özdoğan, 2006: 42; Georgeon, 2006: 6)

Bir yandan Rusya kökenli Türkçülerin etkisiyle Osmanlı aydınları arasında “siyasal

Türkçülük”e yöneliş yaşanırken, Türk Ocağı ise kendisi gibi II. Meşrutiyet sonrasında

kurulmuş Türk Derneği ve Türk Yurdu Cemiyeti ile beraber en azından beyannameleri

düzeyinde siyaset dışı kalmaya özen göstermişlerdir. Türk Ocağı’nın tüzüğünün ikinci

maddesinde cemiyetin amacı, “İslam kavimlerinin başlıca mühimi olan Türklerin milli terbiye

ve ilmi, sosyal, iktisadi seviyelerinin ilerleme ve yükselmesiyle Türk ırk ve dilinin kemaline

çalışmak” olarak açıklanırken dördüncü maddede “Ocak, amacını elde etmeye çalışırken sırf

milli ve sosyal vaziyette kalacak, asla siyaset ile uğraşmayacak ve hiçbir vakit siyasi fırkalara

hizmet etmeyecektir” denilmektedir. (Akçura, 2007: 203) Üstel’e göre Ocağın bu yıllardaki

yaklaşımı genel olarak, “bir yandan kültürel vurgusu yüksek bir ‘Türk Birliği’ temasını

işlerken, diğer yandan da imparatorluğun Arap, Çerkes, Kürt, Laz vb. unsurlarını, ‘kavmiyet’

iddiasında bulunmadıkları sürece ‘Türk olarak’ kabul etmek yönündedir.” (Üstel, 2002: 263-

264)

Füsun Üstel, 1918 yılında yapılan Türk Ocağı Kongresi sırasında tüzükte yapılacak

değişikliklerle ilgili tartışmalara değinmektedir. Türklerin harsi birliğini hedefleyen Ocağın

öncelikleri konusunda anlaşmazlık yaşandığından söz etmektedir. Ocağın yasa encümeninin,

Anadolu’nun yardıma en çok muhtaç olan bölge olduğu fikrinden hareketle, hem Anadolu

Türkleri, hem de dış Türkler için çalışmaya gücünün yeterli olmayacağına, bu nedenle

faaliyetlerin yalnızca Türkiye’ye yönetilmesine karar verildiğini açıklaması, bazı üyelerin

tepkisini çekmiş sonunda bu karardan vazgeçilmiştir. (Üstel, 2002: 264)

Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk Ocağı, Turanizmi reddeden rejimin milliyetçi anlayışına

uyumlu olmaya çaba sarf etmiştir. Ancak bu çaba Üstel’e göre, “bir yandan Türk Ocakları’nın

yeni rejimin desteğini almasına yol açarken diğer yandan da derneğin ‘sivil’ niteliğinin de

giderek yok olması sürecini başlat”mıştır. 1927 yılı itibariyle tüzüğünde yapılan

değişikliklerle birlikte tamamen Cumhuriyet Halk Fırkası denetimine girmiş olmasına rağmen

Türk Ocakları, 1931’de yapılan olağanüstü kurultayda alınan kararla kendini fesh etmek

zorunda bırakılmıştır. (Üstel, 2002: 265-266)

1911’de yayın hayatına başlayan Türk Yurdu ise, 1918’e kadar çıkmış ama 1918-1924

arasında yayınlanamamıştır. 1924’te yeniden yayınlanmaya başlayan dergi, 1931’de Türk

Ocakları kapanıncaya kadar faaliyetlerini sürdürmüştür. (Gümüşoğlu, 2002: 269)

Türk Yurdu’nun ilk dönem yazarları arasında Edhem Nejad, İsmail Gaspıralı, Parvus Efendi,

Abdullah Cevdet, Halide Edip, Tekin Alp, Ziya Gökalp, Celal Sahir, Necip Asım, Hamdullah

Suphi bulunmaktadır. Dergi hem Rusya’dan gelen aydınları hem de Osmanlı aydınlarını

bünyesinde toplayabilmiştir. Türk Yurdu’nda milli tarih yazımının önemi sıklıkla 31

vurgulanmış, bu konuyla ilgili makalelere geniş yer ayrılmıştır. (Gümüşoğlu, 2002: 269-270)

Georgeon’a göre Rusya kökenli pek çok aydının katılımıyla çıkarılan Türk Yurdu, Osmanlı

entelijensiyasına etnik bir bakış kazandırmıştır. (Georgeon, 2002: 27)

Georgeon’a göre “Osmanlı İmparatorluğu’nda Türk milliyetçiliğinin gelişimi, çeşitli Türk

halkları arasında kültürel, hatta siyasal bir birlik yaratmayı hedefleyen Pantürkizmden ayrı

tutulamaz. Gerçekten de Türk milliyetçiliğinin ilk formülasyonları Pantürkistlerin eseri

olmuştur. Üstelik, Pantürkist milliyetçiliği savunanlar, özellikle de Rusya asıllı Türk

göçmenler Türk ulusal hareketi içinde önemli bir rol oynamışlardır. Zaten Türk dilini kullanan

halkların birleştirilmesi fikri de, 19. yy sonunda Çarlık Rusya’sının Müslüman Türk halkları

içinde doğmuştur.” (Georgeon, 2006: 5)

Pantürkist hareket, yalnızca Gaspıralı’nın eserleri yoluyla değil 1908 Jön Türk Devrimi

sonrasında Çarlık rejiminin baskısından kaçan göçmenler aracılığıyla da etkili olmuştur.

Georgeon’a göre Pantürkizm ikili bir yöne sahipti: Bir yandan Türkçe konuşan halkların

kültürel birliğini ifade ediyor, diğer yandan hem Rusya Türklerini hem de Osmanlı

İmparatorluğu’nu tehdit eden Rus ve Panislavizm tehlikesine karşı stratejik birliği içeriyordu.

Doğal olarak her ikisi için de Rusya’nın dağılması veya güç kaybetmesi gerekliydi. Bu

nedenle Pantürkist siyasetin “hayata geçirilme olanakları, büyük ölçüde Rusya’nın iç ve dış

konjonktürüne bağlı kaldı.” (Özdoğan, 2006: 42; Georgeon, 2006: 6)

“Panslavizm ya da Pancermenizm gibi, Pantürkizm de beraberinde romantik, hatta mistik bir

içerik getirdi ve bunu Türk milliyetçiliğine kattı. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün

etkisindeki kuşaklara yeni umutlar ve fetih ufukları açtı. Osmanlı İmparatorluğu’nun

dağılması karşısında olası bir telafi yolu gibi gözüktü.” (Georgeon: 2006: 6) Bununla beraber

Pantürkizmle diğer “pan” hareketler arasında önemli farklar da mevcuttu. Bir kere Rusya

kökenli Müslümanlar tarafından Türk milliyetçiliğine Pantürkizmle birlikte burjuva liberal bir

boyut da taşınmıştır. Bu bağlamda Pantürkizm ilerici bir içerik getirmişti. Ayrıca Pantürkizm

Pancermenizmde olduğu gibi yükselen bir güç tarafından değil gücünü yitirmiş bir

imparatorluk tarafından desteklenmişti. Bir diğer fark da Pantürkizmin Türkiye’nin

topraklarını genişletmesi yerine Türk kökenli göçmenleri ülkeye çekmeye yaramış olmasıdır.

(Georgeon: 2006: 7)

Georgeon, Rusya’dan göç etmiş aydınların büyük çoğunluğunu teşkil eden Tatarlar ve

Azeriler için pantürkizmin, sadece Türkler arasında kültürel bir bağ arayışını değil aynı

zamanda bir stratejiyi ifade ettiğini ileri sürmektedir: “Modernleşmiş ve yenilenmiş bir

Osmanlı devletinin, Panislavizme karşı verilen mücadelede Rusya Türklerine yardım

edebileceğini ve kim bilir, belki de bütün Türk halklarının gelecekteki birliğini

sağlayabileceğini umuyorlardı. Ama bu birlik, onun sınırları ve biçimi gibi konularda temkinli

genellemelerle yetiniyorlardı. Bir gün gelip Rus Çarlığı’nın zayıflamasının, ‘büyük tasarı’yı

gerçekleştirmek için kendilerine elverişli bir fırsat yaratmasını bekliyorlar, ama o sırada,

bütün güçleriyle Osmanlıları Avrasya’nın [Türkçe konuşan] halklarıyla olan bağları

konusunda ikna etmeye çalışıyorlardı.” (Georgeon, 2006: 31)

Bunun yanı sıra Georgeon’a göre, “Pantürkizmin, bu stratejik yönünün yanı sıra, bir de

“romantik” cephesi vardı: Türk halklarının Orta Asya’da bulunduğu varsayılan ilk vatanı olan

Turan efsanesi aracılığıyla ifade edilen, bütün Türk halklarının birleşmesi düşü. Bu izleğin

özellikle Osmanlı aydınları tarafından geliştirilmiş olması çarpıcıdır.” (Georgeon, 2006: 31)

Bu çerçevede Pantürkizmin ideologluğunu Ziya Gökalp yürütüyordu. Gökalp, Türkçülüğün

amacının Doğu, Kuzey ve Güney Türkleri için ortak bir Türk kültürü yaratmak olduğuna

inanıyordu. İstanbul’u bütün Türklerin yöneldiği dinsel ve ulusal bir kıble olarak tanımlayan

Gökalp, bu nedenle İstanbul Türkçesinin Türk kökenli toplulukların ulusal dili olması

gerektiğini savunuyordu. Ayrıca İstanbul Türkçesinin Türk lehçeleri arasında en güzeli ve

zengini olduğunu öne sürüyordu. Buradan hareketle söz konusu lehçenin edebi dil olarak

kabul edilmesini ulusal bir görev sayan Gökalp, bu gerçekleştirildikten sonra bütün Türklerin

dilde ve edebiyatta tek bir ulus haline geleceklerini düşünüyordu. Söz konusu genel Türk

ulusunun yurdu ise “Turan”dı: “Turan, Türklerin tümünü içine alan ve Türk olmayanları dışta

bırakan ülküsel yurttur. Turan, Türklerin oturduğu, Türkçe’nin konuşulduğu bütün ülkelerin

toplamıdır.” (Gökalp, 2008: 89-90) Hiçbir ulusun ırksal olarak türdeş olmadığını dile getiren

Gökalp, dil unsurunu öne çıkarıyordu. Gökalp, “ümmet”i “bir dine inanan bireylerin toplamı”;

“devlet”i “bir hükümetin yönetimi altında bulunan bireylerin toplamı”; “ulus”u ise “bir dille

konuşan bireylerin toplamı” olarak tanımlıyordu. (Gökalp, 2008: 93) Bununla beraber

Gökalp’e göre “ulusu oluşturan bireyler, bugün ulusun diliyle konuşanlar değildir. Yarın bu

dille konuşacak olanlar da, bu topluluğun içindedir. Mesela bugün Pomaklar Bulgarca,

Girit’teki Müslümanlar Rumca konuştukları halde, yarın Müslümanlığın etkisiyle Türkçe’yi

öğrenecekler ve bugünkü dillerini bırakacaklardır.” (Gökalp, 2008: 95) Bu anlamda Gökalp’in

görüşlerinde ulus, aynı dili konuşan, ortak bir kültüre ve dine sahip insanlardan oluşuyordu:

“Ulus ne soyla, ne budunla, ne coğrafyayla, ne siyasetle, ne de istençle ilgili bir topluluk

değildir. Ulus, dil, din, ahlak ve estetik bakımından ortak olan, yani aynı eğitimi almış olan

bireylerden oluşan bir topluluktur.” (Gökalp, 1987: 18)

Özdoğan’a göre Gökalp’in ulusçuluğu, “etnik aidiyete ayrı bir dil ve kültüre sahip olmak

anlamını veren ve ulusu ‘organik’ bir kültür birimi olarak kabul eden Herder’in yaklaşımına

yakındır. Herder’e göre, ulusu (volk) yaratan dildi ve dilin işlevi kültür mirasını bir eğitim

süreci yoluyla gelecek kuşaklara aktarmaktı. (…) Volk, Herder’in çağının tipik siyasal

birimleri olan mekanik biçimde kurulmuş bürokratik devletlerin tersine, bütünsel, organik,

doğal bir birlik olarak tanımlanıyordu.” (Özdoğan, 2006: 73-74)

Gökalp, kendi siyasi tasarısını da belirlemişti: “Önce Türkiye, sonra Oğuz Türklerinin (Türk

halklarının Balkanlardan Türkmenistan’a kadar uzanan güney kolu) birleşmesi, son olarak da

Adriyatik’ten Sibirya sınırlarına kadar [Türk kökenli] halkların bütününü kapsayan Turan’ın

gerçekleştirilmesi.” (Georgeon, 2006: 80) Ayrıca Gökalp, Türkçülüğün nasıl bir yol izlemesi

gerektiğini de tarif etmeye çalışıyordu:

“Dilin bağımsızlığı, siyasal bağımsızlığın başlangıcıdır. (...) Dilden sonra tarih

gelir. Bir kavim, tarihin en eski kaynaklarına çıkarak ulusal hayatının ilk gelişme

atılımlarını duyarsa, yitirmiş olduğu ruhu yeniden bulmuş olur. Tarihten aldığı

feyizlere, halkın derinliklerinden çıkardığı efsaneleri, öykü ve masalları,

söylenceleri ekledikten sonra, ulusal maneviliği tamamıyla kurar. O zaman şiir ve

sanatının konularını, mecazlarını, telmihlerini hep bu ulusal güzelliklerden alarak

edebiyat ve güzel sanatlarına kişilik verir.” (Gökalp, 2008: 107)

Böylece Gökalp, ahlak, aile, dil, töreler, folklor gibi öğeleri Pantürkist bir bakış açısıyla ele

alarak Türk kültürünün keşfine yöneldi. Gökalp, Türklerin Batılı kaynaklardaki gibi göçebe

ve barbar fatihler olarak değil, devletler kuran, parlak uygarlıklar yaratan insanlar olarak ele

alındığı yeni bir tarih anlayışının da yerleşmesini sağladı. Bu tarih anlayışında Türklerin

İslamiyet’e geçişi, kendi evrimleri içindeki bölümlerden sadece birini ifade ediyordu. “Bu

tarihin altınçağı Kanuni Sultan Süleyman dönemi değil, 13. yüzyılda Türk-Tatar halklarını

birleştiren Cengiz Han dönemiydi.” (Georgeon, 2006: 80) 35

Gökalp’in özellikle “1910 ile 1915 yılları arasında yazdığı şiir ve efsanevi öyküler” Turan

kavramını popüler hale getirdi. (Özdoğan, 2006: 73) “Kısa sürede Ziya Gökalp yeni bir

kuşağın akıl hocası oldu. Sloganları tam hedefe ulaşıyor, dizeleri düş güçlerini etkiliyordu.

(…) Böylece Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntıları üstünde, imgelemlerde yeni bir

imparatorluk şekillenmeye başladı: Türk İmparatorluğu. Bu aynı zamanda yeni uzamların,

yeni değerlerin, tarihten alınacak rövanşın da düşüydü.” (Georgeon, 2006: 80-81)

Gerek Rusya Türklerinin gerekse Osmanlı aydınlarının kültürel faaliyetlerinin etkisiyle, İttihat

ve Terakki Cemiyeti 1906’dan itibaren Türk milliyetçiliğine daha duyarlı bir hale gelmiştir.

Bununla beraber 1908 Devrimi sonrasında İTC’nin resmi siyaseti Osmanlıcılık olmuştur.

Ama imparatorluk tebaasının eşitliği fikrine dayanan Osmanlıcığın, azınlıklar tarafından fazla

kabul görmemesi nedeniyle İTC zamanla Türklerin temsilcisi olma konumuna yönelmiştir.

Osmanlı’nın varlığını korumasının Türk nüfusun modernleştirilmesine ve seferber edilmesine

bağlı olduğuna inanan Jön Türkler, İTC üyesi olan Ziya Gökalp, Hüseyinzade Ali ve Ahmed

Ağaoğlu gibi önemli milliyetçi figürler aracılığıyla Türkçü akımla da temas kurmuşlardır.

Buradan hareketle Georgeon, İTC bünyesinde iki farklı milliyetçilik biçiminin eklemlendiğini

ileri sürmektedir: “Devlet çıkarlarını dikkate alan bürokratik türde bir milliyetçilik ve sivil

toplumdan çıkmış, ‘ulus’ sorununa daha duyarlı bir milliyetçilik.” Bu buluşmanın odak

noktasında ise 1910’dan itibaren cemiyetin Merkez-i Umumi’sinde yer almış Ziya Gökalp

bulunmaktadır. (Georgeon, 2006: 32-33)

1911-1913 arasında Trablusgarp ile Balkan topraklarının büyük bölümünün kaybının yarattığı

travmanın da etkisiyle Osmanlı seçkinlerinin bir kısmı Pantürkizme yöneldi. Derneklerin

kurulduğu, yeni dergilerin çıkarıldığı bu dönemde Pantürkizm, örgütlü bir hareket haline

geldi. Aynı zamanda İTC içinde de başta Enver Paşa olmak üzere çok sayıda sempatizan elde

etti. Birinci Dünya Savaşı sırasında Jön Türkler, Almanya’nın de teşvikiyle Rusya Türklerini

Çarlığa karşı isyana kışkırtmak için çalıştılar. Ancak bu yöndeki faaliyetlerden istenen

sonuçlar elde edilemedi, tersine Rus ordusunda görev alan unsurlar Çarlığa sadık kaldı.

(Georgeon, 2006: 80,82)

Esasen Pantürkizmin kaderi, başından itibaren Rusya’nın siyasi konjonktürü tarafından

belirlendi. Bu noktadan hareketle Georgeon, Pantürkist faaliyetlerin yoğunlaştığı üç önemli

döneme dikkat çekmektedir: Bunlardan birincisi 1905-1906 yıllarıdır. Bu dönemde PortArthur’daki Rus donanmasına Japonların saldırmasıyla başlayan savaşta alınan askeri

yenilgiler ve sonrasında 1905 Devrimi’ne yol açan karışıklıklar nedeniyle Rusya zayıf bir

durumdadır. Bu sayede Rusya Türkleri örgütlenme imkanı elde ettiler. 1906 yılında Pantürkist

eğilimli kongreler topladılar ve Rusya Müslümanları Birliği’ni kurdular. Ancak daha sonra

Çarlık rejiminin baskıları yüzünden bu faaliyetler durdu, kimi aydınlar da sürgüne gitmek

zorunda kaldı. (Georgeon, 2006: 82)

Pantürkist faaliyetlerin yoğunlaştığı ikinci dönem 1917 Rus Devrimi’ydi. Şubat Devrimi

sonrasında “Rusya Müslümanları örgütlendiler ve Mayıs 1917’de Moskova’da, Rusya’daki

tüm Müslüman bölgelerinden 900 delegenin katılımıyla büyük bir Müslüman kongresi

topladılar.” Fakat Rusya Türklerini birleştirme yönündeki bu girişimler, ayrılıkçı eğilimler ve

çıkar farklılıkları nedeniyle başarılı olamadı. (Georgeon, 2006: 82)

Diğer yandan Ekim Devrimi ile iktidara gelen Bolşeviklerin ateşkes istemesi, Osmanlıların

yararına oldu. Aralık 1917-Mart 1918 arasında Brest-Litovsk’ta süren barış görüşmelerinde,

Rus hükümeti 1878’de ele geçirilen topraklar da dahil olmak üzere Doğu Anadolu’yu

boşaltmayı kabul etti. Ancak Devrimden sonra Aralık 1917’de Gürcistan, Azerbaycan ve 37

Ermenistan’daki Bolşevik aleyhtarı güçler tarafından kurulmuş olan Transkafkasya

Cumhuriyeti yeni sınırları tanımadı. Bunun üzerine Osmanlı orduları bölgeyi güç kullanarak

ele geçirdiği gibi Brest-Litovsk’ta kabul edilmiş sınırların ötesinde toprak talebinde bulundu.

Batıda kaybedilen toprakların yerine Orta Asya’daki Türk bölgelerinin dahil olacağı birliğe

dayanan yeni bir imparatorluk fikrini hararetle destekleyen Enver Paşa, ateşkesin ardından

Galiçya cephesinden dönen tümenleri Kafkasya’ya gönderdi. Mayıs 1918’de Transkafkasya

Cumhuriyeti yıkılınca, Bakü petrollerine ilgi duyan Almanya‘nın bütün engellemelerine

rağmen, Osmanlı kuvvetleri Eylül’de Azerbaycan’ı işgal etti. Ama işgal sadece birkaç ay

sürebildi. Osmanlı askerleri Bakü’ye girdiğinde savaş çoktan kaybedilmişti. (Georgeon, 2006:

82-83; Zürcher, 2002: 174-175)

Mondros Mütarekesi’nin hemen ertesi günü diğer İttihatçı liderlerle birlikte ülkeyi terk eden

Enver Paşa, sonraki bir buçuk yılı Berlin’de geçirdi ve burada Bolşeviklerle temaslar kurdu.

Eylül 1920’de Bakü’de Bolşeviklerin desteğiyle toplanan “Doğu Halkları Kongresi”ne Kuzey

Afrika temsilcisi olarak katıldı. Mustafa Kemal’e karşı Sovyetlerin desteğini elde etmeyi

umuyordu. Ancak Bolşevik hükümeti onu oyalayıp, Ankara’ya karşı üstü kapalı bir tehdit

olarak kullandı. Sonunda Sovyet yönetimi Ankara hükümetiyle anlaşınca Anadolu’ya tek

başına geçmeye karar verdi. Ne var ki Sakarya’da elde edilen zafer, bu ihtimali de ortadan

kaldırdı. Yeni bir Türk-İslam imparatorluğu kurma hayalinden vazgeçmeyen Enver Paşa

1921’nin sonunda Buhara’ya gitti ve Basmacıların Bolşeviklere karşı yürüttüğü isyanın başına

geçti. 1922’de Kızıl Ordu ile savaşırkenki ölümü, Pantürkizmin bu döneminin de sonu oldu.

(Georgeon, 2006: 83; Zürcher, 2002: 230-232)

Pantürkist faaliyetler bakımından üçüncü önemli dönem, Alman ordularının SSCB’yi işgal

ettiği 1941-1944 yıllarıdır. Almanların Kafkasya’ya doğru ilerleyişi, Pantürkist çevrelerdeki

faaliyetlerin yeniden artmasına neden oldu. Bu kesim, Türk hükümetinin Almanya yanında

savaşa girmesi için çaba sarf etti. Alman saldırısı karşısında SSCB’nin çöküşünün,

Pantürkizm davası için yeni bir fırsat yaratacağından hareketle Pantürkistler, bir yandan

örgütlenirken, diğer yandan Kızıl Orduya karşı yürütülen gerilla faaliyetlerini desteklediler.

Ancak SSCB’nin işgal edilen toprakları yeniden ele geçirmesi, bu Pantürkist dalganın geri

çekilmesine neden oldu. Kızıl Ordu’nun Balkanlara yaklaşması üzerine SSCB’yle var olan iyi

ilişkileri korumak isteyen Ankara hükümeti, Pantürkist hareketi bastırdı. (Georgeon, 2006:

83)

Georgeon, Pantürkizmin Türk milliyetçiliğindeki rolünü şöyle tanımlamaktadır:

“Pantürkizm modern Türkiye’yi derinden etkilemiş, öncelikle Türk

milliyetçiliğinin oluşum aşamasında (…) milliyetçiliklerin (Yunan, Bulgar, Ermeni

milliyetçiliklerinin yanı sıra Arap ve Arnavut milliyetçilikleri) yükselişi karşısında

Osmanlı Türklerinin ‘Türklük’lerinin bilincine varmasında (…) hızlandırıcı bir rol

oynamıştır. (…) Osmanlı Anadolu’sundan Türk Anadolu’suna geçmek için yolu

biraz uzatıp Pantürkizm aşamasından dolaşmak gerekmiştir. Anadolu’da ulusal

devlet bir kez kurulduktan sonra ise, Kemalizm SSCB’yle sürdürülen iyi komşuluk

ilişkileri açısından can sıkıcı hale gelen bu anlayışa cephe almıştır. Türk kimliğinin

inşasına bu katkısının dışında, Pantürkizm çökmekte olan bir imparatorluğun

yönetici seçkinlerine umut da aşılamıştır.” (Georgeon, 2006: 84-85) 39



1.3.) Cumhuriyet Döneminde Ulusal Tarih Yazımı

Copeaux’a göre “Kırım Savaşı (1854-1855), Ayestefanos Antlaşması ve Berlin Konferansı

(1878), son olarak da Balkan Savaşları (1912-1913) ulusal bir bilinçlenmeye neden

olmuşlardı.” (Copeaux, 2006:38) Yaşanan “bu bozgun dizisi” 1914 itibariyle yeni bir Türk

tarih yazımını hazır hale getirdi. Fakat iktidar tarafından benimsenmemiş olması bunun ifade

edilmesini engelledi. Alttan alta işleyen yeni tarih yazımının görüşleri, cumhuriyet

kurulduktan sonra, Kemalist iktidar tarafından resmi tarihe dönüştürüldü.

Cumhuriyet döneminde Türk Tarih Kurumu’nun genel sekreterliğini yürütmüş, 1932’de

düzenlenen Birinci Türk Tarih Kongresi’ne başkanlık etmiş olan Yusuf Akçura (1876-1935),

Copeaux’a göre “Türkçülüğün ilk ifade edildiği dönemle Kemalist tarih yazımının oluşumu

arasında bir köprü” teşkil etmektedir. Akçura açısından tarih, “ulusal hareketlerin

temellerinden biridir.” Hatta Akçura, “Osmanlıların geri kalmışlığının kendi ulusal tarihleri

konusundaki bilgisizliklerinden kaynaklandığını düşünmekte[dir.]” (Copeaux, 2006: 42)

Akçura tarihsel anlatıyı farklı bir şekilde bölümlemektedir: 13. yy’a kadar eski Türk dönemi,

“Cengiz Han’la birleşme, Türk-Moğol imparatorluğunun çözülmesinden doğan devletler, son

olarak da Türk halklarının uyanışı.” Burada dikkat çekici olan Türklerin İslamiyet’e geçişinin

tarihsel anlatının bölümlenmesinde yer almamasıdır. İlgi çekici bir başka nokta da Cengiz

Han’ın Türk ulusal tarihinin önemli bir öğesi haline getirilmiş olmasıdır. Bu, benzer bir

yaklaşımı dile getirmiş bulunan Leon Cahun’un Akçura üzerindeki etkisinden kaynaklanmış

olsa gerektir. Bununla beraber Kemalist tarih yazımı, Cengiz Han’ı bir ulusal kahraman

olarak ele almış olmasına rağmen Akçura’nın tarihsel bölümlemesini benimsememiştir. 40

Aksine Türklerin İslamiyet’e geçişi, resmi tarihin temel eksenlerinden biri olagelmiştir.

(Copeaux, 2006: 43)

Osmanlı’da ortaya çıkmış olan yeni tarih yazımının cumhuriyete aktarılmasında Ziya Gökalp

da önemli bir rol oynamıştır. 1923’te yayınladığı Türkçülüğün Esasları, resmi tarih yazımının

düşünsel temelleri üzerinde etkili olmuştur. Gökalp, Akçura’ya benzer şekilde Hunlar’dan

bugüne Türk devletlerinin tarihinin sürekliliğine vurgu yapmıştır. Sunduğu tarihsel anlatıda

milli kültüre önemli bir yer atfeden Gökalp, tarihteki Türk devletlerini yücelten bir yaklaşımı

benimsemiştir. Gökalp’in düşünceleri, 60’lı ve 70’li yıllarda resmi tarih yazımının en önemli

kişiliklerinden olan Osman Turan ve İbrahim Kafesoğlu gibi milliyetçi tarihçiler tarafından

geliştirilmiştir. (Copeaux, 20006: 44-45)

Osmanlı’daki tarih yazımı anlayışının devamlılığını gösteren bütün bu öğelerin yanında

cumhuriyet dönemindeki ulusçu tarih yazımı açısından önemli bir farka da dikkat çekmek

gerekir. Bu da yeni cumhuriyetin ulusal tarihin yazılmasına duyduğu ihtiyaçla bağlantılı

olarak tarihin bir hükümet politikası olarak görülmesinin de etkisiyle Osmanlı tarihçiliğindeki

düşünsel zenginliğin giderek devlet eliyle ortadan kalkmış olmasıdır. Bununla birlikte

cumhuriyet tarihçiliği, içeriği itibariyle bir önceki dönemin devamı olarak görülebilir.

Bununla ilgili olarak Copeaux, 19. yy’ın sonlarındaki yayınlar arasında, özellikle İkdam



gazetesinde 1896’dan itibaren daha sonra cumhuriyet ilk dönemlerinin resmi tarih anlayışını

ifade eden “Türk Tarih Tezi”nde işlenen görüşlerin dile getirildiğine dikkat çekmektedir. Ona

göre bugün bile resmi söylem açısından geçerli olan iki özellik, daha o dönemde ortaya

çıkmıştır. Bunlardan birincisi, “bir dizi olayın ilk nedeni olarak kendini görme eğilimi”dir.



Kendisini bir Türk gazetesi olarak tanımlayan İkdam’da Rusya’daki çeşitli Türkçü gruplarla ilgili bilgi veren

yazılara da yer veriliyordu. (Özdoğan, 2006: 65) 41

Buna göre, “Türkler olsaydı-olmasaydı gibi bir tarihdışı temel üzerinde yeniden oluşturulan

geçmiş, karmaşık tarihsel bir olayın birçok değil tek bir nedeni varmış gibi sunulmaktadır. Bu

tek neden de Türklerin tarihe müdahalesidir.” Diğer özellik ise metinlerin Batıya karşı bir tür

polemik gerginliği taşımasıdır. Bu anlamda, “söylem Batı dünyasına şunu haykırmaktadır:

‘Biz varız!’ Örneğin, Orhun kültürünü sürekli Batı uygarlığıyla karşılaştırma gereksinimi

saptanmaktadır: Yazıtlar çağında, ‘Avrupalılar henüz okuma yazma bilmiyorlardı.’ Tüm

bunlara, uzman görüşü işlevi üstlenen Batılı yazarlardan alıntılar eklenmektedir.” (Copeaux,

2006: 40-41)

Cumhuriyet kurulduktan sonra tarih yazımında Asyalı köklere vurgu yapılmıştır. Ancak

Yunanlılar ile Ermenilerin de “Anadolu üstünde kendi vatanları olarak hak iddia” etmiş

olmaları, söz konusu uzak kökleri ön plana çıkarmayı “riskli bir girişim” kılıyordu. “Bu

nedenle, ilk işgal eden haklıdır söylemi uyarınca, Anadolu’da Türk atalar bulmak

gerekiyordu.” Kemalist rejimin yerleştiği yıllar aynı zamanda Hititler ile ilgili mevcut

bilgilerin arttığı bir döneme denk geliyordu. Henüz Hitit dili çözümlenememiş ve bilinen

dillerle bağı ortaya konulmamıştı. Milliyetçi tarihçiler bu boşluktan yararlanarak Hititlerin

Orta Asya’dan göç etmiş eski Türkler olduğunu ileri sürdüler. Copeaux’a göre “Hititlerin

keşfi Kemalist tarih yazımı için bir nimettir, çünkü, ikinci bir yeni geçmiş (bu kez Anadolulu)

oluşturulmasına olanak vermektedir. Bu nedenle Hitit çağı, tarih yazımı açısından,

Anadolu’nun siyasi birliğinin sağlandığı kutsal bir dönemi temsil etmektedir.” (Copeaux,

2006: 50-51)

Esasen Anadolu, Balkanlarda yaşanan toprak kayıpları sonrasında önem kazanmaya

başlamıştır. Bununla ilgili olarak Deringil, Şemseddin Sami’nin 1889’da basılan Kamus-u

Alam adlı coğrafya ansiklopedisindeki Anadolu hakkındaki ifadelerine yer vermektedir: 42

“Anadolu’da sakin bulunan Hıristiyanların, vatandaşları olan Müslümanlardan farkı yalnız

mezhepçe olup, lisan ve cinsiyetçe Müslümanlardan hiçbir farkları yoktur. Binaenaleyh,

bunlara dahi ‘Hıristiyan Türk’ denilebilir.” Aynı eserde Sami, Rum ve Ermeni Türklerinin

resmi dili bırakıp Rumca ve Ermenice öğrenmeye başladıklarından “ecdadlarnın Rum ve

Ermenilerle (…) hiçbir münasebeti olmadığını unutarak, Rumluk ve Ermenilik davasına

kalkışmaya kandırıl”dıklarından söz etmektedir. (Deringil, 2007: 94-96)

19. yy’ın başında kişinin doğduğu yer anlamına gelen “vatan” sözcüğü Türk milliyetçiliğinin

gelişmesiyle birlikte yeni bir anlam kazanarak, “bir yere karşı duyulan bağlılık ve ulusal gurur

kaynağı olan bir kelimeye dönüştü.” (Göçek, 2002: 71-72) Georgeon, bu süreci şöyle tasvir

etmektedir:

“19. yüzyıl ortasına doğru, hem Avrupa’nın, hem de imparatorlukta oluşan

kamuoyunun etkisiyle, atalardan miras kalmış topraklar, kendileri için kan

dökülmüş topraklar, vb türünden eski kavramları da bünyesine katan bir vatan fikri

gelişti.(...) Osmanlıcılık siyasetine denk düşen Osmanlı vatanseverliği başlangıçta

Müslümanların ya da Türklerin tekelinde değildi, ama gayrimüslim seçkinler farklı

kimlik ve iktidar kutuplarına yöneldikçe giderek sadece Müslümanlarla Türklere

has bir akım olma eğilimi güçlenecekti. 1860-1870 yıllarında büyük Osmanlı şairi

Namık Kemal tarafından göklere çıkarılan vatan fikrinin İslamcı bir rengi de

vardı.(…)

Vatanseverlik, fiilen sadece Müslümanların okuduğu askeri okullarda özellikle

güçlüydü; kendilerini devletin kurtarılması davasına adayan subay kuşakları bu

okullarda yetişti. İç ayrılıkçılığa ve Avrupa sömürgeciliğine karşı devletin

(toprakların, ahalinin, sınırların) korunması ideolojisi Jön Türk dönemi

siyasetçilerinin ve subaylarının düşüncelerine egemen oldu. Bu devlet nasıl

kurtarılabilir? Temel soru buydu.”(Georgeon, 2006: 16-17) 43

Georgeon Türk ulusal hareketini, Osmanlı’daki diğer ulusal hareketlerden ayıran en önemli

farkın devlet sorunu olduğunu düşünmektedir. Türk milliyetçiliği dışındaki milliyetçilikler,

Osmanlı’da merkezi devletle aralarına mesafe koyarak daha fazla özerklik veya bağımsızlık

taleplerini dile getirmiştir. Bunun sonucu olarak ayrılıkçı hareketler ortaya çıkmıştır. Oysa

Türk ulusal hareketi açısından merkezi devletten ayrılmak yerine onu ulus-devlet haline

getirmeyi hedefleyen “reformist milliyetçilik” söz konusudur. Bu anlamda “Kemalist

‘inkılapçılık’ anlayışını bir devrimden çok, böyle derinlemesine bir dönüşüm olarak anlamak

daha doğru olur.” (Georgeon, 2006: 5)

Georgeon’a göre Türk milliyetçileri, “Türk etnisitesinden çok, devlet çıkarlarına göre

düşünmektedir. Devletin teritoryal ve stratejik öncelikleri yanında, ulus ikincil bir öneme

sahiptir. Devlet çıkarları ulusal duygu ve düşüncelerin önüne geçmektedir.” (Georgeon, 2006:

18) Bu anlamda Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset’i de Pantürkizmin Osmanlı’ya neler

kazandırabileceğine odaklanmıştır:

“Osmanlı ülkelerindeki Türkler hem dini, hem ırki bağlar ile pek sıkı, yalnız dini

olmaktan sıkı birleşecek ve esasen Türk olmadığı halde bir dereceye kadar

Türkleşmiş sair Müslim unsurlar daha ziyade Türklüğü benimseyecek ve henüz hiç

benimsememiş unsurlar da Türkleşebilecekti.

Lakin asıl büyük fayda; (...) Asya kıtasının büyük bir kısmıyla Avrupa’nın şarkına

yayılmış bulunan Türklerin birleşmesine ve böylece diğer büyük milletler arasında

varlığını muhafaza edebilecek büyük bir siyasi milliyet teşkil eylemelerine hizmet

edilecek ve işbu büyük toplulukta Türk toplumlarının en güçlü ve en medenileşmişi

olduğu için Osmanlı Devleti en mühim rolü oynayacaktı. (...)

Bu faydalara mukabil, Osmanlı ülkelerinde meskun, Müslim olup da Türk olmayan

ve Türkleştirilmesi de mümkün bulunmayan kavimlerin Osmanlı Devleti elinden

çıkması ve İslamiyetin Türk olan ve Türk olmayan kısımlarına ayrılarak, artık 44

Osmanlı Devleti’nin Türk olmayan Müslümanlar ile ciddi bir münasebeti

kalmaması mahzurları vardır.” (Akçura, 2008: 58-59)

Bu anlamda Georgeon’a göre;

“bu metin Türk halklarının geçmiş ve geleceklerini yüceltmek yerine, Pantürkizmin

Osmanlı devlet çerçevesine katkısı hakkında akılcı bir düşünce sistemi sunar ve

daha işin başında devletin ulustan üstünlüğünün kabul edildiğini gösterir. Ondan

sonra, pantürkistler ve özellikle de Rusya’dan gelen Türk göçmenler Osmanlı

devletinin savunulmasını hep uğraşlarının odak noktasına yerleştirmişlerdir.”

(Georgeon, 2006: 17)

Türk milliyetçiliği “devletçileşirken”, Osmanlı’daki yönetici sınıf da giderek daha fazla

milliyetçiliğe ilgi duymuştur. Bununla bağlantılı olarak, 1908-1913 döneminde

imparatorluğun yaşadığı büyük toprak kayıpları, artık iktidarı elinde bulunduran Jön Türklerin

milliyetçiliğe yönelişini artırmıştır. Böylece Ziya Gökalp başta olmak üzere birçok milliyetçi

aydın İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katılmış, hatta Birinci Dünya Savaşı sırasında Gökalp’in

kendisi cemiyetin ideologu haline gelmiştir. (Georgeon, 2006: 19)

Jön Türklerin milliyetçiliği, idari alanda özellikle Arap vilayetlerinde tam bir merkezileşme

politikasını içermektedir. Buralarda Osmanlı Türkçesi yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır.

“Onların elinde milliyetçilik bir Türkleştirme aracıdır.” (Georgeon, 2006: 19) Ekonomi

alanında ise Jön Türkler, azınlıkların ve Avrupa’nın hakim konumuna karşı, devlet tarafından

korunan bir ulusal burjuvazi yaratmaya yönelmişlerdir. Türkleşmek, İslamlaşmak,

Muasırlaşmak adlı eserinde Gökalp söz konusu politikanın gerekçelerini ortaya koymuştur.

Gökalp, Osmanlı toplumu içinde “Türklerin ulus ülküsünden kaçınmasının devlet için zararlı,

uyruklar için rahatsız edici olduğu gibi, Türklüğün kendi varlığı için de ölümcül” olduğunu 45

düşünmektedir. Bu bağlamda söz konusu durumun öncelikle Türklerin toplumsal ve

ekonomik varlıklarının “soysuzlaşma”sına yol açtığını ileri sürmektedir:

“Ekonomik ve toplumsal egemenlikler başka uyruklara geçtiği sırada, Türk, bir şey

kaybettiğini anlayamıyordu; çünkü ona göre yalnız Osmanlı ulusunu oluşturan

sınıflar vardı. (...) Ülkede ekonomiyle ve fenle ilgili sınıfların varlığını yeterli

görerek kendisinin bunların dışında kalmasında bir sakınca görmüyordu. İşte bu

gidişle Anadolu’da bile halk ya da ahali olarak bir Türklük kalmadı; Türkler

memur ve çiftçi sınıflarıyla sınırlı kaldılar.” (Gökalp, 2008: 26)

Gökalp’e göre “köylü ve memur sınıflarıyla sınırlı kalan bir kavimden örgütlenme gücü

uzaklaşmış” demektir. Buradan hareketle Gökalp, ülkede güçlü bir hükümetin bulunmayışını

da “Türklerin ekonomik sınıflardan yoksunluğu”na bağlamaktadır. (Gökalp, 2008: 27)

Cumhuriyet döneminde de “Türkleştirme çabaları özellikle Balkanlardan, Çarlık

Rusya’sından, Yunanistan’dan gelen muhacirler”e yönelik olarak devam etmiştir. Başlıca

ulusal sorun haline gelmiş olan Kürtlerle birlikte Türkleştirilmesi istenen bütün nüfus

gruplarının türdeşleştirilmesinde milliyetçilik, en önemli araç olmuştur. (Georgeon, 2006: 19-

20)

1920’li ve 30’lu yıllarda resmi söylem açısından iki kaygının söz konusu olduğu

görülmektedir. Bunlardan ilki, “Müslüman ve özellikle de Osmanlı boyutlarından sıyrılmış bir

kimlik yaratmak için Türklerin Asyalı köklerini[n]” vurgulanmasıdır. Diğeri ise “Yunan ve

Ermeni milliyetçiliklerine karşı Anadolulu atalar bul[ma]” ihtiyacıdır. Bu ikincisi için,

Hititleri Türklerin ataları olarak göstermenin ötesinde Hititlerin buraya göç etmiş olan Türk

atalarını da bulmak gerekmiştir. (Copeaux, 2006: 51) 46

Esasen bütün ulusal hareketlerde olduğu gibi Türk milliyetçiliğinde de arkeoloji, dilbilim ve

tarih önemli bir yere sahiptir. Georgeon’a göre Türk milliyetçiliği açısından farklı olan, tarih

araştırmalarının Türklerin Orta Asyalı kökenlerini ve tarihlerinin göçebe niteliğini ortaya

çıkarmasıdır. “Yani Türkler geçmişi kazdıkça ulusal anavatanları olacak toprak parçasından

uzaklaşıyorlardı. Türk milliyetçiliğinin ikilemi de buradan kaynaklanır: Tarihsel kökler mi,

bir coğrafyada kökleşme mi? Orta Asya mı, Anadolu mu? Mustafa Kemal bu iki görüş açısı

arasında bir bireşimi denemiştir. O, Anadolu’nun eski halklarının (Hititler, Sümerler) Türk

olduklarını ileri süren ve böylece Türkleri eski Anadolu’nun tarihi içinde kökleştiren bir

kuram oluşturarak Türklerin geçmişiyle coğrafyasını uzlaştırmaya çalışmıştır.” (Georgeon,

2006: 4)

Cumhuriyet kurulduktan sonra Türk Ocakları, “tarih yazımına ilişkin kavramların Necip Asım

kuşağından Kemalist yöneticiler kuşağına aktarılmasında” önemli bir rol oynadı. 19. yy’ın

sonlarında gelişen tarih yazımı birikimi, “bu ocakların en önde gelen kişiliklerinin ve onların

yarım yüzyıl önce filizlenmeye başlamış düşünceleri canlı tutan yayınlarının aracılığıyla”

Kemalist tarih yazımına geçti. (Copeaux, 2006: 59-60) İslami cemaate aidiyetin yerini alacak

bir Türk kimliğinin yaratılmasını amaçlayan devlet, Türk milliyetçiliğini geliştirmek için

önceleri Türk Ocakları’ndan yararlanmıştır. “Ama [devlet] söylemi kendi elinde ve

milliyetçiliği de kendi tekelinde tutmayı amaçlamaktadır. (…) Milliyetçilik toplumun

özlemlerinin ifadesi değil, devletin elinde bir araç olmalıdır. Bu bakış açısıyla, iktidar, özerk

bir dernek olarak kalmış Türk Ocakları içine 1927’den itibaren kendi adamlarını sokar ve

1931’de bu dernekleri kapatır. Onların yerini Cumhuriyet Halk Fırkası’nın bir örgütü olan

Halkevleri alır.” Devlet bir yandan Halkevleri yoluyla yeni bir kolektif kimlik yaratmaya

çalışırken diğer yandan Türk Tarih Tezi ile Güneş-Dil Kuramının geliştirilmesini sağlamıştır.

“Ulus-devletin kuruluşundan sonra ve onun tarafından geliştirilmiş bu kültürel tezler,

milliyetçilik alanında devletin mutlak egemenliğini göstermektedir.” (Georgeon, 2006: 20)

Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi yoluyla oluşturulmakta olan resmi söylemin dayandığı

önermeleri şöyle sıralamak mümkündür:

“1-Türkler sarı ırkın mensupları değildir. (...) Türkler Aryan ırktandır.

2-Türkiye’deki Türkler Orta Asya’dan gelmişlerdir. Göçler, genellikle iklim

şartları nedeniyle gerekli görülmüştür.

3-Türklerin kökü ve adı milattan önce 9000 ya da 12000 ve hatta 20000 yıl

öncesine kadar gider.

4-Türklerin dili dünyadaki diğer büyük diller üzerinde etki yapmıştır. (...) [Türkçe,

kendisine] sonradan eklemlenen Arapça ve Farsça’dan arındırılmalıdır.

5-Türklerin tarihi Osmanlı egemenliği ile başlamamıştır. Türklerin, Osmanlı ve

İslam öncesi siyasal varlıkları, kurdukları 18 devletle sabitleşmiştir.

6-Osmanlının yanlış idaresi çok eski çağlardan [itibaren] medeniyet sahibi olan

Türklere zarar vermiştir. Türk siyasal ve kültürel kimliğinde Osmanlıyı esas almak

yanlıştır.” (Ersanlı, 2002: 805-806)

Mustafa Kemal’in öncülüğünde ve devletin tamamen kontrolü altında oluşturulan kültürel

tezlerle ilgili çalışmalar, Türk Ocağı Tarih Heyeti’nin kurulmasıyla başlamıştır. Türk

Ocakları’nın kapanmasından sonra da faaliyetlerini sürdüren söz konusu heyetin üyeleri, Türk

Tarihini Tetkik Cemiyeti’nin de kurucuları arasında yer almış, Türk Tarih Tezi’nin yazılması

görevini üstlenmişlerdir. Birkaç yıl gibi kısa bir sürede kotarılan bu işin ardından, sıra Tarih

Tezi’nin kitlelere aktarılmasına gelmiştir. Bu çerçevede 2-11 Temmuz 1932’de düzenlenen

Birinci Türk Tarih Kongresi, eğitsel kaygılarla toplanmıştır. Bu nedenle katılımcılar arasında,

ortaokul ve lise öğretmenleri karşısında Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti üyeleri azınlıktadır.

Kongre ile birlikte yeni tarih anlayışının aceleyle yerleştirilmesinin ardından, “derinlemesine

bir öğretiye ve tarih tezlerine ilişkin araştırma çalışmalarına çerçeve” oluşturması için bir

üniversite kurumu oluşturulmuştur. 14 Haziran 1935’te kurulan Dil ve Tarih-Coğrafya

Fakültesi, 9 Ocak 1936’da açılmıştır.

“[Böylece] Kemalist kültürün tarih tezlerini ve diğer unsurlarını aktarmayı

sağlayacak eğitim yapısı tamamlanmış olmaktadır. Bu söylem, lise sıralarındaki ve

‘tarih reformu’nun tapınağı Ankara [Dil ve Tarih-Coğrafya] Fakültesi’ndeki

öğrencilerin içine işler. 1940’ta, 56’sı genç kız olmak üzere 163 öğrenci yeni

fakülteden diplomalarını alırlar. (…) Aralarında Ortaçağ tarihçisi ve ‘Türk-İslam

Sentezi’nin ideologu İbrahim Kafesoğlu ve savaş sonrasının en etkili

tarihçilerinden Mehmet Atlan Köymen de bulunmaktadır.” (Copeaux, 2006: 72-73)

Eğitimin yeni tarih tezlerine göre düzenlenmesi tamamlandıktan sonra çabalar, tezlerin

doğruluğuna ilişkin dilbilimsel kanıtlar sunan Güneş-Dil Teorisi’nde yoğunlaşmıştır. Bu

teoriyi üretenler arasında Yusuf Akçura ve Başkurt kökenli Abdülkadir İnan da yer almıştır.

Bu anlamda Rusya göçmeni aydınlar, söz konusu alanda da etkili olmuştur. 1935’te Türk Dil

Kurumu ve Ankara Üniversitesi çerçevesinde başlayan çalışmaların ardından teori



, Ağustos

1936 tarihli Üçüncü Dil Kurultayı’nda ortaya konulmuştur. (Copeaux, 2006:73)

Atatürk’ün ölümü sonrasında, Kemalizmi inkar etmemekle birlikte gizliden gizliye Kemalist

tarih yazımına karşı çıkan “hümanist” bir hareket ortaya çıkmıştır. Hümanist tarih yazımına

karşı çıkanlar ise “Türk tarihinin Asyalı ve Müslüman özelliklerine dayanarak Türk-İslam

sentezi akımını yaratmışlardır.” (Copeaux, 2006: 79) 1940’ten sonra aydınlar arasında





Güneş-Dil Teorisi, Atatürk’ün ölümünün ardından yapaylığı nedeniyle terkedilmiştir. Bununla beraber teorinin

hâlâ hizmet gördüğü alanların bulunduğunu ifade eden Copeaux, “Amerikan yerlilerinin dillerinin Türk

kökenleri üzerine, Atatürk döneminde başlamış spekülasyonlar”ın sürdüğüne dikkat çekmektedir. (Copeaux,

2006: 74) 49

“Anadolu kültürünün gerçek kaynağını Grek-Latin uygarlığında” gören yeni bir kültürel akım

ortaya çıkmıştır. “Türklerin etnik geçmişini değil, Anadolu geçmişini, toprağın geçmişini

dikkate almak isteyenler de bu görüşü kısmen paylaşmaktadırlar.” Bunun bir sonucu olarak

Yunan, Latin ve Batı klasiklerinin çevrildiği Klasikler Hareketi doğar. “Ancak bu eğilim

mutlak egemen değildir, çünkü aynı dönemde (1939) Maarif Bakanlığı, Müslüman uygarlığı

hakkında daha Türkçü bir bakışa sahip ve Türk-İslam sentezi için ortam hazırlayan, İslam

Ansiklopedisi’ni” yayınlamıştır. (Copeaux, 2006: 80)

Hümanist akıma yönelik Türkçü tepkilerin ifade edildiği terlerden birisi de 1961’de kurulan

Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’dür. Söz konusu enstitü ve onun yayın organı olan Türk

Kültürü, 1970’lerde Türk-İslam sentezinin de yayılmasında önemli bir işlev görmüştür. Türk

Kültürünü Araştırma Enstitüsü, resmi bir kurum olmamakla birlikte “1968’de kamu yararlılığı

olan kuruluş olarak tanınmış” ve belli bir devlet desteği elde edebilmiştir. Türk-İslam

sentezinin en önemli taşıyıcılarından biri olan enstitünün çıkardığı Fransızca, Almanca ve

İngilizce basılan Cultura Turcica ile Türk Kültürü ve Türk Kültürü Araştırmaları adlı

dergilerde İbrahim Kafesoğlu gibi yazarların makalelerine sıklıkla rastlanmaktadır. (Copeaux,

2006: 80,103)



İbrahim Kafesoğlu, çalışmalarıyla Kemalist tarih yazımı ile Türk-İslam sentezi arasında bir

köprü işlevi görmüştür. Bu anlamda, “Kafesoğlu, Kemalist tarihi aşırılıklarından arındırarak

daha kabul edilebilir kılmış ve eğitimli okuyucu kitlesini, bu terim daha kullanılmadan önce,

Türk-İslam sentezi fikrine alıştırmıştır.” (Copeaux, 2006: 91-94)

Copeaux, Kafesoğlu’nun tarihçiliğini şu sözlerle tanımlamaktadır: 50

“Kafesoğlu’nda tarih politikanın hizmetindedir. (…) Genel olarak, tarihsel

görünümlü makalelerin ardında hep siyasi kaygılar vardır; görüşleri Kemalist tarih

yazımıyla belli bir süreklilik içermektedir, çünkü hedefleri eski Türklerin

özelliklerini ve değerini kanıtlamak, Kemalizm ilkelerinin (cumhuriyet,

parlamentarizm, kadının özgürlüğü, laiklik) eski köklerini kanıtlamak, dünya tarihi

içinde Türklerin önemini göstermek ve hepsinden önemlisi Türklerde ulusal

duygunun Avrupa’daki gibi 18. ya da 19. yüzyıllarda ortaya çıkmadığını, en

azından 8. yüzyıla (Orhun yazıtları) ve hatta Doğu Hun imparatorlarına kadar

uzandığını göstermektir.” (Copeaux, 2006: 93)

İlk olarak 1940’larda Ali Müfit Baransel tarafından hazırlanan kitaplardan başlayarak,

1980’lerin ortasına kadar “hümanist” akım okul kitaplarında belli ölçüde etkili olabilmiştir.

Ancak bu tarihten sonra, 1930’larda oluşturulan tarih anlayışı ile Türk-İslam sentezi birlikte

alana egemen olmuşlardır. Copeaux’a göre, “Türk-İslam sentezi, birçok kitapta, gazetede ya

da kültürel dergide açık açık ifade edilmekte, ancak eğitsel ve akademik tarih söyleminde

fikirleri ancak örtülü bir biçimde belirmektedir. Siyasi iktidarla ilişkileri de pek açık değildir;

öyle ki bir devlet ideolojisi haline geldiğini söylemek mümkün olmasa da, bazı devlet

kurumları tarafından (ya da onlar için) üretilen söyleme sızmıştır.” (Copeaux, 2006: 80-82)

Bir bakıma Batı karşıtı bir tepki olarak da görülebilecek Türk-İslam sentezi, “Türk kişiliğini

dinsel, ahlaksal ve kimliksel bir kaynak olan İslam aracılığıyla tanımlayan milliyetçi bir

ideoloji”yi ifade etmektedir. İbrahim Kafesoğlu tarafından 1970’te kurulan Aydınlar Ocağı,

bu yaklaşımın yayılması için çalışmıştır. Kurucuları arasında çok sayıda bilim adamının da

bulunduğu Aydınlar Ocağı, genel itibariyle milliyetçi ve dinci kesimlerden gelenlerin

görüşlerini Türk-İslam sentezi çerçevesinde birleştirilmesine odaklanmıştır. 1980 Darbesi,

Ocak açısından çalışmalarının onaylandığı ve desteklendiği yeni bir dönemi başlatmıştır. Bu

anlamda “Aydınlar Ocağı ideolojisi 1983’ten itibaren resmileştirilmiştir.” Türklere ait Orta

Asya değerleri ile İslami değerleri temel alan bir “milli kültür” fikrine dayanan resmi söylem,

1982 Anayasası ile kurulan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu tarafından hayata

geçirilmiştir. (Copeaux, 2006: 81-86)



1.4.) Cumhuriyetin İlk Dönemlerinde Tarih Yazımını Etkileyen Akımlar

Özellikle 1930’lardaki ulusçu tarih yazımının 19. yy’da ortaya çıkmış üç akımdan

etkilendiğini söylemek mümkündür: Romantizm, pozitivizm ve Alman historisizmi

(tarihselcilik). Annales Okulu gibi 20. yy’ın tarih akımları ve disiplin içinde yaşanan güncel

tartışmalar ise uzun bir süre boyunca pek yankı bulmamıştır.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında tarih yazımını etkileyen romantizm, ulusal kimlik yaratmak

amacıyla nostaljinin devreye sokularak geçmişin yüceltilmesine çalışan ilk akımdır. Romantik

tarihçilerin bu eğilimleri, birincil kaynaklara önem veren bir yaklaşımı benimsemelerine yol

açmıştır. İnsanın eğitilebilirliğine inanan romantikler aynı zamanda ulusal kişiliği bir kavram

olarak ilk defa eğitimin bir parçası kılmışlardır. Bu anlamda tarihi doğa yasalarına

dayandırmakla birlikte iradenin de önemini vurgulamışlardır. (Ersanlı, 2006: 29-33)

“Romantizm, Alman İdealizminden, özellikle Fichte ve Schelling’den etkilenmiş ve Alman

İdealizmi ile birarada gelişmiş bir akımdır.” (Özlem, 2001: 131-132)

Romantikler, mitos, fabl, destan vb.’nin incelenmesine önem vermişlerdir. Çünkü

Romantiklere göre, “insanlar kendilerini, toplumsal yaşamı ve hatta doğayı, hep bu türden

kendi yaratıları olan ‘mitler’ aracılığıyla kavrayagelmişlerdir. Bu yüzden doğanın kendisi de

ancak tarihsel olarak kavranabilecek bir şeydir. Doğa tasarımlanan bir şeydir ve onu

tasarlayan bir Ben tarafından sonradan obje kılınır.” Romantikler, tarihi “tam bir ilerleme

süreci olarak” görmektedirler. Bununla beraber Novalis gibi tarihçiler başta olmak üzere

Romantikler, tarihin ideal kalıplar içinde incelenmemesi gerektiğini dile getirmişlerdir.

“İnsanlığın tam bir yetkinliğe doğru gittiği”ne inanan Romantik akımın “tarih anlayışı,

sistematik temellere dayanmaktan çok, tarihe yöneltilmiş bir estetik coşkunun ifadesi”dir. 53

(Özlem, 2001: 133-134) Ulusu doğal bir unsur olarak değerlendirerek tarihin ana teması

haline getiren Romantizm, Alman Tarih Okulu’nu (tarihselcilik) da etkilemiştir. (Ersanlı,

2006: 33; Özlem, 2001: 134)

Osmanlı tarihçiliğini de fazlasıyla etkilemiş olan pozitivist akım, objektif bilginin doğa

bilimlerinin yöntemleriyle elde edilebileceği düşüncesinden hareket ederek tarihin belli

yasalar ve bunu sağlayan düzenlilikler içinde ele alınması gerektiğini savunmuştur. Tarihsel

olayların sıralanmasıyla geçerli maddi sonuçlara ulaşılabileceği savına dayanan söz konusu

yaklaşımın taşıdığı işlevsellik, pozitivizmi çok sayıda tarihçi için cazip kılmıştır. İnsana dışsal

olaylara verdikleri önem, pozitivist tarihçilerin siyasi tarihe yoğunlaşmalarına ve düşünce

tarihini göz ardı etmelerine neden olmuştur. (Ersanlı, 2006: 33-34, 45-46; Özbaran, 2005: 70)

Cumhuriyetin ilk dönemlerinde (ve Osmanlı’da) tarihçiler için pozitivist akımı kullanışlı ve

değerli kılan en önemli unsurlardan biri de yurttaşların eğitimi meselesine yoğunlaşmış

olmalarıdır.

Özellikle pozitivizm içinde değerlendirebileceğimiz Fransa’daki Metodik Okul, ulusal eğitim

alanında Michelet’in çalışmalarını daha da ileri götürmeleri ve tarihi yurttaşlık bilgisinden

ibaret gören bir yaklaşım ortaya atmaları (Ersanlı, 2006: 36-39) bakımından Türkiye’deki

ulusal tarih yazımını önemli oranda etkilemiştir. Ancak gerek Metodiklerin gerekse diğer

pozitivistlerin tarihin düz bir çizgide ilerlediğini savunan Comte’cu yaklaşımlarındaki Avrupa

merkezli eğilim, bu akımın tamamen benimsenmesini engellemişe benzemektedir.

İşte bu boşluğu ulusların özgünlüğü fikrini içeren Alman historisizmi (tarihselcilik)

doldurmuştur. Fransa’ya karşı Prusya’nın siyasi çıkarlarıyla bağlantılı olarak gelişen ve

Alman birliğini savunan bu akım, siyasal geçmişten ziyade ulusların özsel kimliklerini 54

vurgulayan bir yaklaşım ortaya atmıştır. Buradan hareketle akımın kurucusu ve en önemli

temsilcisi Ranke, ulusların yanı sıra devletlerin de özgün olduğu ve ulus-devletlerin tarihinin

kendi özgün kültürlerine ve geleneklerine göre oluştuğunu öne sürmüştür. (Ersanlı, 2006: 41-

43; Tekeli, 1998: 118) Bu akıma göre, “tarih araştırması, bir insanı, bir ulusu, bir halkı, bir

devleti, ‘kendi özel oluşma tarzı’, kendi özel durumu ve kendi özel belirlenimi altında ele

almalıdır.” Buradan hareketle Alman Tarih Okulu’na göre, tarihsel bilgi, “bir ulusun, bir

halkın belli bir süreçte kendisini nasıl tanıdığı”nın bilgisidir. Bu bilgi de hukuksal

düzenlemelere, bir halka özgü ahlaki ve estetik değerlere bakılarak elde edilebilir. (Özlem,

2001: 136-137)

Alman Tarih Okulu, bir ulusu yahut halkı bir organizma olarak incelemektedir:

“Halk ya da ulus, kendi organik yapısına uygun belirli bir gelişme içindedir. Bu

gelişmede, organizmayı oluşturan her öğe öbür öğelerle çok yönlü bir karşılıklı

etkileşim içindedir. Bu karşılıklı etkileşim içinde ise, organizmanın yaşamasını

sağlayan, temel işlevlerini yerine getiren organ olarak devlet karşımıza çıkar. Yani

devlet, organizmanın üstünde ya da dışında bir yerde değildir; o da organizmanın

içindedir. Ne var ki devlet bir kalp ya da beyin gibi, organizmanın tek tek tüm

organlarının yapı ve işlevlerini görebilmemizi sağlayan düzenleyici bir organ

olduğundan, organizmanın bütününü bu düzenleyici organdan kalkarak betimlemek

en uygun yoldur.” (Özlem, 2001: 138)

Ayrıca her ne kadar doğa bilimlerine önem verseler de tarihselciler, doğa olayları ile tarih

olayları arasında temel bir farklılığın bulunduğuna da dikkat çekmişlerdir. Alman Tarih

Okulu’na göre tarih araştırması salt geçmişi bilmek için değil bugünü anlamak için

yapılmalıdır. Bu yüzden Sybel’e göre tarih araştırması taraflıdır. Çünkü esasen bugünün

taraftarlığını yapmaktadır. Tam da bu nedenle tarih bilgisi, pratik bir yarara yöneldiği için 55

doğa bilimlerinin ürettiği bilgiden daha değerlidir. Ayrıca gerek Sybel gerekse Ranke tarihin

bilimsel yönünü vurgulamakla beraber doğa bilimlerinden farklı olarak tarihin genelgeçer

yasalar çerçevesinde ele alınamayacağını düşünmektedirler. Ranke’ye göre tarihin amacı, bir

dönemi, ulusu, halkı “nasılsa öyle göstermek”tir. Söz konusu yaklaşımı nedeniyle bu akım

açısından tarih araştırması, her şeyden önce siyasi tarih ile ilgili olmuştur. (Özlem, 2001: 137-

138, 141-142)

Alman Tarih Okulu’nun gelişiminde Herder belirleyici olmuştur. Çoğunluğu aynı zamanda

filozof olan tarihçilerin oluşturduğu bu akım, aşağı yukarı aynı zamanda ortaya çıkmış olan

Alman İdealizmi’ne bir tepkiyi de ifade etmiştir. Tarihselciler genel itibariyle

“Aydınlanmanın ve Alman İdealizminin ortak ülküsü olan ilerleme idesinin somut olarak

denetlenmesi olanaksız bir şey olduğu konusunda (Droysen ve bazıları dışında) görüş birliği

içindedirler. Sybel, Savigny ve Ranke’ye göre, devletlerin ve halkların sürekli ilerleme içinde

oldukları savı, ‘somut tarih araştırması’ ile asla doğrulanamaz.” Bu noktadan hareketle Alman

Tarih Okulu, Herder’in tarihte ilerlemeden ziyade “yıldızın parladığı anlar” bulunduğu

görüşünü benimsemiştir. (Özlem, 2001: 135-136, 145)

Modern tarih biliminin ortaya çıkışında büyük katkısı olan Alman Tarih Okulu açısından

kendi tarih araştırmalarının pratik amacını belirleyen, “Alman ulusunun ve devletinin

birliği”dir. Bununla beraber bu akım, bilimsel ahlaka uymayacağı için tarih araştırmasının

hükümet politikalarına uygun olarak yapılmasına da karşı çıkmaktadırlar. Onlar göre tarih

araştırması, “ulusun genel esenliği” idesine göre yapılmalıdır. Tarihçi, “olsa olsa, ulusal

politikanın aynı zamanda hükümet politikası olmasını arzulayabilir.” (Özlem, 2001: 136, 139)

Görüldüğü üzere Alman Tarih Okulu, ulusal bir tarih yazıcılığının ilkelerini belirlemeye

çalışmıştır. Ancak bunun yanında Herder’in görüşlerinden hareketle dünya tarihine de

yönelmişlerdir. Bu konuyla ilgili olarak W. v. Humboldt, dünya tarihine ilişkin araştırmanın

temel amacının, “insani yaşamın derinliğine araştırılması yoluyla, en yüksek insanlığa

ulaşmak” olduğunu düşünmektedir. “Humboldt’a göre tarih, insanlığı ‘insani varoluş

biçimlerinin birikimsel toplamı’ olarak hem barındıran, hem de bunlarca belirlenen bir

süreçtir. Bu bakımdan ‘insani olan her şey aynı zamanda tarihseldir’” Gerçek tarihçinin ise

“insani olan hiçbir şeye yabancı kalmaması”, tam anlamıyla “kültürü sindirmiş” olması

gereklidir. Böylece tarihselci bir bakış açısı geliştirebilecektir. (Özlem, 2001: 140)

Humboldt’la birlikte, Alman Tarih Okulu’nda iki ana eğilimin varolduğunu söylemek

mümkündür: Bunlardan ilki, halkların, ulusların, dönemlerin vb. kendi tekillikleri içinde ele

alındığı somut tarih araştırmacılığı; diğeri ise insanlık tarihine yönelen bir dünya tarihçiliği.

(Özlem, 2001: 141) Türkiye’deki cumhuriyet döneminde şekillenen ulusal tarih yazımı, her

iki eğilimi de içinde barındırmaktadır. Örneğin Türk Tarih Tezi’nde, bir yandan Türk tarihinin

kendine özgü yanı ön plana çıkarılırken diğer yandan uygarlık tarihine dair geniş bir anlatıya

yer verilmektedir. Hatta başta Hitit ve Sümer olmak üzere eski birçok uygarlığın esasen Türk

kökenli olduğuna dair iddialar hatırlanırsa, Türk tarihyazıcılığında ulusal tarih ile uygarlık

tarihinin bir bakıma iç içe geçmiş olduğunu da söylemek mümkündür.

Empirik ve tekilci bir içeriğe sahip olan somut tarih araştırmacılığı ile dünya tarihçiliğinin

evrenselci tutumunun nasıl bağdaştırılacağı sorununu Alman Tarih Okulu’nda en kapsamlı

şekilde ele alan Droysen’dir. Droysen’e göre tarih biliminin malzemesi, “her dönem ve çağda

insan eylemlerine yön veren ide, norm, ahlâksal ve estetik değer, hukuksal, ekonomik ve

politik düzen vb.”dir. Doğa bilimlerine özgü olguların dışında kalan bu malzeme, ancak 57

“yorumlama” ve “anlama” yoluyla incelenmelidir. Buradan hareketle yazılı yapıtlara önem

veren Droysen’e göre ancak bu yolla bir dönemi anlamak mümkündür. “Bu anlamanın

gerçekleşebilmesi için de, bu yazılı yapıtların dilinin önce filolojik bir elemeden geçirilmesi

gerekir. Sözcüklerin ‘sözsel anlam’larının saptanmasından sonra ise, bu sözsel anlamların

işaret ettiği ide, değer, norm türünden motiflerin anlamlarına geçilir.” (Özlem, 2001: 142-143)

Ranke ise Droysen’in filolojik çözümleme yönteminin yanında, “tarihçinin kendi sezgilerini

de işe katarak bir ‘kurgu’ya ulaşması gerektiğini” düşünmektedir. Bu anlamda “tarihçinin tüm

tarihe kendi sezgilerinden türettiği bir bakışla eğildiğini, ele aldığı dönem ya da çağı kendi

bakışının ‘içine koyduğu’nu” belirtmektedir. Benzer bir yaklaşım Niebuhr’da da vardır. Daha

önce Herder’in Einfühlung (empati) olarak adlandırdığı söz konusu sezgiyi, Humboldt “karine

yoluyla kendinde hissetmek” (ahnden), Sybel ve Ranke ise “tinsel kavrayış” olarak

tanımlamıştır. (Özlem, 2001: 143)

Alman tarihselciliği, gerek ulusu ve devleti yücelten yaklaşımı gerekse bunların tarihini

anlayabilmek için sunduğu yöntemsel çeşitlilik bakımından Türkiye’deki tarih yazımı

üzerinde oldukça etkili olmuştur. Özellikle bu akımın büyük ivme kazandırdığı arkeoloji ve

antropoloji alanındaki çalışmalarda yaşanan artış, benzer şekilde Türkiye’de yaşanmış, söz

konusu disiplinler Türklüğün ulusal geçmişini ortaya koymak için yapılan araştırmaların

temel ilgi alanı haline gelmişlerdir.

Romantizm, pozitivizm ve tarihselciliğin yanı sıra geleneksel Osmanlı tarihçiliği de (ve bunun

üzerinden İslami tarih anlayışı) Cumhuriyet dönemindeki tarih yazımını etkilemiştir. Bu

konuyla ilgili olarak Ersanlı (2006: 67-68), Osmanlı’da tarih yazımının genellikle siyasal

yaşamın kendi sorunlarına yönelik “kendisiyle kaygılı” bir anlatım olarak kaldığını ve bu 58

kendine dönüklüğün ve şimdiki zamana takılmışlığın cumhuriyetin ilk dönemlerindeki

tarihçilikte de varlığını sürdürdüğünü düşünmektedir. İKİNCİ BÖLÜM



Türk Milliyetçiliği ve Togan



2.1.) Zeki Velidi Togan’ın Yetiştiği Ortam ve 1917 Öncesi Faaliyetleri

Ahmet Zeki Velidi Togan 10 Aralık 1890’da Başkurdistan’da İsterlitamak’a bağlı Küzen

köyünde doğdu. Güney Ural Dağlarında, görece geç bir tarihte Rus hakimiyetine giren ve

belli bir özerkliğe sahip yarı göçebe Başkurt kabilelerinden birine mensuptu. (Soysal, 2002b:

488)

Hem anne hem de baba tarafından müderris bir aileden gelen (Baykara, 1989: 48) Togan ilk

eğitimini de babasının medresesinde aldı. 1902’den itibarense kendisi üzerinde önemli etkisi

olan dayısı Satlıkoğlu Habib Neccar’ın medresesine devam etmeye başladı. Baykara’nın

aktardığına göre Şehabeddin Mercani’nin



de önde gelen öğrencilerinden olan dayısının Zeki

Velidi üzerindeki etkisi oldukça fazladır. Bu dönemde Arapça, Farsça ve Rusça öğrenen

Togan 1906-1908 yılları arasında babasının medresesinin idaresini üstlenmesinin ardından

Kazan’a giderek Kasimiye medresesine girdi. (Baykara, 1989: 1-4)

Togan’ın medrese hayatı, Rusya’daki Müslüman Türk toplulukların içinde eğitim alanında

önemli bir reform hareketinin doğmuş bulunduğu bir döneme denk gelmektedir. Medrese





Şehabeddin Mercani (1818-1889): Kazanlı tarihçi ve eğitimci. Buhara ve Semerkand’da eğitim gören Mercani

Kazan’da imam-hatip ve müderris olarak çalışmış, 1876’da açılan Rus-Tatar Öğretmen Okul’unda da hocalık

yapmıştır. Özellikle Türk tarihi üzerine çok sayıda eser kaleme almıştır. Bunlar arasında en ünlüsü Müstefadü’lAhbar fi ahval-i Kazan ve Bulgar adlı tarih kitabıdır. Nadir Devlet’e göre söz konusu eser, Kazan Türklerine

tarih bilinci aşılamıştır. (Devlet, 1985: 10-11) 60

dışında modern eğitim kurumlarının kurulmasına yol açan İsmail Gaspıralı’nın



önderliğindeki bu hareket Usul-u Cedid (yeni metot) olarak anılmıştır. “Dilde, fikirde, işte

birlik” sloganını kullanan Gaspıralı, 1884 yılında ilk Usulu-u Cedid okulunu açarak eğitimde

önemli bir yenileşmeye yol açmıştır. Modern yöntemlere ve belli bir programa göre eğitim

yapılan bu okulu kısa sürede çok sayıda benzerleri izlemiştir. Usul-u Cedid hareketi, okulların

medreselerden ayrılmasını ve bu okulların sadaka yerine aylık alan ayrı öğretmenlere sahip

olması gerektiğini savunmuştur. Okuma-yazma öğretimini kolaylaştıracak modern

tekniklerinden yararlanmaya ve eğitimi bir program çerçevesinde her yaş için ayrı ders

kitapları kullanarak yapmaya çalışmıştır. Ayrıca Cedidçiler, oldukça kısıtlı eğitim

olanaklarına sahip kız çocukları



için de ayrı ilkokullar açmışlardır. (Devlet, 1985: 36-38)

Açıkça eğitim alanında belli bir modernleşme hedefiyle kurulmuş olduğu görülen Usul-u

Cedid okullarının medrese eğitiminden bir diğer önemli farkı da fen dersleri başta olmak

seküler bilgileri içeren bir müfredata sahip olmasıdır.

Cedidçiler, muhafazakar kesimin büyük tepkisini çekmiş ve Usul-u Kadimcilerle (eski metot

taraftarları) aralarında 1900’ların başlarında iyice şiddetlenen bir çekişme 1917’e kadar

devam etmiş olsa da (Devlet, 1985: 123-124) fikirleri medreselerde de etkili olmuştur. Zeki

Velidi de önde gelen Cedidçilerden Şehabeddin Mercani’nin öğrencisi olan dayısı sayesinde

eğitim hayatının başından itibaren bu fikirlerin etkisi altında kalmıştır. Hatta etkilenmenin

ötesinde Cedidçiliği medrese hocalığı sırasında uygulamaya da geçirmişe benzemektedir.

Örneğin 4 ay gibi kısa süreli ve oldukça sade bir eğitimin verildiği babasının medresesinde





İsmail Gaspıralı (1851-1914): Kırımlı eğitimci, gazeteci ve siyaset adamı. Moskova’daki Rus okullarında

eğitim gören Gaspıralı, 1875-1881 yılları arasında Kırım’daki Bahçesaray’da ilkokul öğretmenliği ve belediye

başkanlığı yapmış, 1883’te 1913 yılına kadar yayınına devam eden Tercüman adlı ünlü gazetesini çıkarmaya

başlamıştır. Burada Rusya’daki Müslüman-Türk nüfus için geniş çaplı bir kültürel reform ihtiyacını dile getiren

Gaspıralı 1884’te Bahçesaray’da kurduğu okulla eğitim alanında düşüncelerini hayata geçirmiştir. Gerek kısa

sürede benzerlerinin açıldığı bu okul gerekse yazıları sayesinde Gaspıralı yaşadığı dönemde en etkili siyasi

figürlerinden biri olmuştur. (Devlet, 1998: 46)



Nadir Devlet (1985: 35-36) bu dönemde kız çocuklarına medreselerde yalnızca okuma öğretildiğini, yazı

öğretiminin ise yasak olduğunu aktarmaktadır. Cedidçiler bu durumu şiddetle eleştirerek kız çocuklarına yazı

eğitimi verilmesiyle de ilgilenmişlerdir.

çalıştığı süre boyunca birçok yenilik yapmış, derslerin işleyiş tarzını değiştirmiştir. (Baykara,

1989: 3-4)

Ancak Togan’ın Cedidçi fikirlerle tanışıklığını yalnızca dayısına da bağlamamak gerekir.

Baykara’nın (1989: 2) aktardığına göre babası da Gaspıralı’nın ünlü Tercüman gazetesinin

okurudur. 19. yy’ın sonu-20. yy’ın başında Rusya’daki Türk topluluklarında yaşanan kültürel

uyanış bakımından oldukça önemli olan Tercüman



, Müslüman-Türk dünyasıyla ilgili her

konunun işlendiği bir gazeteydi ve etkisi Rusya’nın da ötesine taşıyordu. 1883’te bir bölümü

Türkçe bir bölümü de Rusça olarak yayınlanmaya başlayan gazetenin öncelikli hedefi ortak

bir Türk edebi dilinin yaratılmasıdır. Buradaki makalelerinde bu konuyla ilgili olarak

Gaspıralı, Türkçe’nin yabancı kelimelerden temizlenmesi ve bu bağlamda Arapça ve Farsça

ifadelerin kullanılmasından vazgeçilmesini savunmuştur. Ayrıca mahalli lehçeler yerine

Osmanlı Türkçesine uyulmasını tavsiye etmiştir. (Devlet, 1985: 16-17)

Gaspıralı, kurduğu Usul-u Cedid okulu ve Tercüman yoluyla kendi modernist programını

hayata geçirmeye çalışmıştır. Söz konusu program bütün Türklere ortak bir dil yoluyla

ulaşacak milli bir basının faaliyete geçirilmesi ile milli okulların geliştirilmesi ve eğitimde

reform yapılmasının ötesinde Müslüman hayat tarzının modernleştirilmesi, Müslüman

kadınların özgürlük elde etmesi ve bütün bunları sağlayacak milli aydınların yetiştirilmesi

hedeflerini içeriyordu. (Devlet, 1985: 15-16)

Yetiştiği ortam sayesinde tanışmış olduğu bu fikirler, Togan’ın Rus egemenliği altında geri

kalmış bulunan Türk toplulukların kültürü, tarihi ve dili (daha doğrusu dil birliği) ile ilgili





Bu konuyla ilgili olarak Togan, Gaspıralı’nın “gazete[sinin] Rus imparatorluğundaki Müslüman toplumun

gayelerinin ve düşüncelerinin tercümanı oldu[ğunu,] Kazan, Kafkasya, Türkistan ve Sibirya'da yaşayan bütün

Türkler[in], Tercüman'ı onların millî ideallerini genişçe yayan bir gazete olarak kabul” ettiklerini ifade

etmektedir. (Togan, 1965c: 979-981) 62

çalışmalara yönelişinde ve Türkçü görüşlerinde oldukça etkili olmuştur. Ancak Togan’ın

gerek politik kişiliğini gerekse tarihçiliğini şekillendiren tek kaynak bu değildir.

Togan Kasımiye medresesinde Türk Tarihi ve Arap Edebiyatı dersleri verdiği sırada, aldığı

özel dersler sayesinde Aşmarin ve özellikle bu dönemde düşüncelerinden çok etkilendiği N.

F. Katanov



gibi Rus Müsteşrikleriyle de (orientalist, şarkiyatçı) tanışma fırsatını bulmuştur.

(Baykara, 1989: 4-6; Soysal, 2002b: 488) Ayrıca yine Rus öğretmenleri aracılığıyla sosyalist

Plehanov’un eserlerini okumaya başlamıştır.

Hatıralar’da Togan bu dönemde Plehanov’dan oldukça etkilendiğini ancak o zamanlarda bile

materyalizmi yalnızca tarihin incelenmesi için faydalı ve daha çok Batılı sanayileşmiş

toplumlar için uygun ama Doğuya uygulanması zor bir yaklaşım olarak gördüğünü

belirtmektedir. Ona göre Plehanov’un eserleri, tarihin iktisadi boyutuna önem vererek

incelenmesi gerektiğini göstermesi bakımından değerlidir. Bununla beraber Plehonov’un

Doğuyu (yahut Müslüman-Türkleri) yeterli derecede incelememiş olduğunu öne sürmektedir.

Bu nedenle Togan oryantalistlerin çalışmalarına yönelmiştir. Ancak bunların da çoğunun

anlamsız ve yanlış iddialar ortaya attığını düşünmektedir. İktisadi boyutu göz ardı etmemeleri

nedeniyle yalnızca liberal eğilimli Prof. W. Barthold gibilerinden etkilendiğini ifade

etmektedir. (Togan, 1999:78-79) Ancak Togan bu dönemde sadece Rus müsteşriklerinin değil





Togan, Hatıralar adlı eserinde Aşmarin ile Katanov’un Hıristiyanlığa geçmiş ve Ruslaşmış köken itibariyle

Türkler olduklarını yazmaktadır. Bu konuyla ilgili olarak Togan, eserinde Katanov’la aralarında geçen bir

konuşmadan da söz etmektedir. Togan’ın aktardığına göre Katanov kendisine uyarılarda bulunmuştur: “Doğu

Türk ve Moğollardan oryantalizm yoluna şimdiye kadar üç kişi, Dorji Banzarov, Çokan Velihanov ve ben

(Katanov) intisap etmiştik, biz hepimiz Rus kültürüne bütün varlığımızla kendimizi verdik, ben Şamanilikten

ayrılıp Hıristiyan oldum, onlara hizmet ediyorum. (…) Şimdi sen dördüncü oluyorsun, bu muhitten kendini koru.

Benim muhitim İslamiyet gibi kuvvetli bir kültüre mensup değildi, bizim varlığımız kalmadı, Rus muhitine de

yabancı kaldık, sen kuvvetli bir kültür muhitine mensup olduğunun ehemmiyetini müdrik olmalısın.” (Togan,

1999:108) 63

ünlü Macar Türkolog Armenius Vambery’nin



çalışmalarının da etkisi altında kalmıştır.

(Togan, 1999: 135)

Togan 1912’de çok daha geniş çevrelerce tanınmasını sağlayan Türk ve Tatar Tarihi adlı

eserini yayınladı. Söz konusu eser, Togan’ın çeşitli Türk topluluklarındaki aydınlar arasındaki

ününü artırmış olmasının yanı sıra Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı, Katanov, Aşmarin ve bir

diğer önemli Rus şarkiyatçısı olan Barthold başta olmak üzere birçok kişinin övgüsünü elde

ederek Rus bilim çevrelerinde de beğeniyle karşılandı. Bu sayede Kazan Üniversitesi’nin

Tarih ve Arkeoloji Cemiyeti’ne üye seçildi. Bu cemiyet 1913’te Togan’ı bilimsel

araştırmalarda bulunması için (Türkistan’da yer alan) Fergana’ya göndermiştir. 1914’teyse bu

sefer merkezi Petersburg’da olan Rusya Bilimler Akademisi ile Uluslararası Orta Asya ve

Uzakdoğu Tetkiki Cemiyeti tarafından Buhara Hanlığı’na gönderildi. (Togan, 1999:107-109;

Baykara, 1989: 6)

Fergana gezisi bilimsel niteliğinin yanında Togan’ın siyasi sayılabilecek ilk faaliyetine de

vesile oldu. Burada Müslümanların teşkilatlandırılması konusunda Sosyal-Devrimci



Vadim

Çaykin ile yaptığı görüşmeler sonucunda Türkistan Sesi adında hem Rusça hem de Türkçe

yayınlanacak bir gazete çıkarılması kararlaştırıldı. Başka kişilerin de katılımıyla

yayınlanmaya başlayan gazetenin hem Çaykin tarafından çıkarılan Andican’daki Rusça hem

de Taşkent’teki Türkçe



versiyonunda Togan takma isimlerle makaleler yayınlamıştır.

Programı Togan tarafından belirlenmiş olan bu gazetenin üç hedefi vardı: Rus egemenliği





Vambery, 1870 yılında Budapeşte Üniversitesi’nde kurulan dünyanın ilk Türkoloji kürsüsünün başkanlığını

yapmıştır. Türk tarihi ve dili hakkındaki çalışmaları Türk ulusçuluğunun gelişmesi sırasında Osmanlı aydınları

üzerinde çok etkili olmuştur. (Önen, 2002b: 406; Özdoğan, 2002: 394)



Sosyalist Devrimci Parti (SR): 1901’in sonu 1902’in başlarında kurulan parti, sosyalizme köy komünleri

yoluyla ulaşılmasını öngören ve Rus Narodnizminden de izler taşıyan siyasi bir programa sahiptir. Partinin

silahlı kanadı, Çarlık rejiminin ileri gelenlerin öldürüldüğü terörist eylemlere sıklıkla başvurmuştur. (Devlet,

1985: 68-74)



Togan, Taşkent’teki versiyonun Türkçe yayınlandığını söylemekle birlikte Hatıralar’dan esasen Özbekçe

olduğu anlaşılmaktadır. (Togan, 1999: 136) Ancak Togan Özbekçe’yi de Türk dilinin bir parçası (bir lehçesi)

olarak gördüğünden bu şekilde ifade etmektedir. 64

altındaki topraklarda yerli ahalinin Ruslarla hukuk ve ödediği vergiler bakımından eşit

sayılması; göçebe Müslümanlar yerleştirilene ve köylerle şehirlere toprak verilene kadar Rus

göçmenlerin gelişinin engellenmesi; çağdaş eğitimin yayılması



(Togan, 1999: 136).

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından Togan, Barthold’un önlemek için sarf ettiği

yoğun çabaya rağmen askere alındı. Ancak on beş gün sonra yine Barthold’un teşvikiyle daha

önceden sınavına girip kazandığı “Gayri Rus Mekteplerinde Rusça Muallimliği”ne askeri

muafiyet tanıyan bir kanunun çıkması sayesinde askerlikten kurtularak, Ufa’ya tayin

edildi.(Togan, 1999: 133-134; Baykara, 1989: 7-8)

Savaş sırasında Togan, aktif politik hayata da adım atmıştır. O sırada 1905 Devrimi

sonrasında açılmış olan Duma’da Müslüman-Türklerin altı (Kazanlıların beş, Azerbaycan’ın

bir) üyesi bulunuyordu. Bu üyelerin halkla ilişkilerini yürütmek için bir büronun kurulması

kararlaştırılmıştı. 1915 sonlarında Togan Müslüman milletvekillerine yardımcı olmak için Ufa

temsilcisi olarak seçilerek Petersburg’a gitti. (Baykara, 1989:8; Soysal, 2002b: 490)

Müslüman Fraksiyonu adıyla anılan bu oluşumda Mustafa Çokayoğlu



ile yakın işbirliği

içinde çalıştığı bu dönemde başta Kerenski olmak üzere Sosyal-Devrimcilerle iyi ilişkilere

sahipti. (Togan, 1999:140- 141)





Görüldüğü üzere gazetenin programı sosyalist olmaktan ziyade milliyetçi bir mahiyettedir. Ancak Hatıralar’ın

Togan’daki anti-komünist yaklaşımın kökleşmiş olduğu oldukça geç bir tarihte (1969) kaleme alındığı

düşünülürse Rusya’da bulunduğu dönemdeki fikir ve faaliyetlerindeki sosyalist etkinin kitapta (bilinçli/bilinçsiz)

belli ölçüde göz ardı edilmiş olabileceği de uzak bir ihtimal gibi durmamaktadır.



Mustafa Çokayoğlu (1890-1941): Kazak siyasetçi. Petersburg’ta hukuk eğitimi aldığı sırada 1916’da

Müslüman İttifakı Bürosu’nda çalışmaya başlamıştır. Rusya Birinci Müslüman Kongresi’nden hemen önce

toplanan Umumi Kazak Kongresi’ne Türkistan temsilcisi olarak katılmıştır. Aralık 1917’de Hokant’ta ilan edilen

Türkistan Muhtar Cumhuriyeti’nin kurucuları arasında yer alan Çokayoğlu ayrıca Kazakların Alaş-Orda

hükümetinde de yer almıştır. Her iki oluşumun da Kızıl Ordu tarafından tasfiye edilmesinin ardından

Basmacıları desteklemiştir. (Özdoğan, 2006: 156; Soysal, 2002a: 488; Togan, 1999) 65



2.2.) İdil (Volga)-Ural ve Türkistan’ın Siyasi Yapısı

Türk kökenli topluluklarının Rus egemenliğine girmesi 16. yy’ın ortalarında (1552) başladı ve

19. yy’ın ortalarına kadar sürdü. Bu süreç yaşanırken Özdoğan’a (1993: 69-70) göre

“Ruslar hakimiyetlerini pekiştirmek için yöreden yöreye ve topluluklara göre

değişen, örneğin tarım alanlarını kolonileştirme, Hıristiyanlaştırma, asimilasyon,

İslamiyeti ve Kazak kültürünü teşvik, siyasi korumacılık, ekonomik sömürü, eğitim

reformu, reform yanlılarına karşı muhafazakarları destekleme gibi birbirinden faklı

politikalara başvurdular.”

Bu çerçevede Volga yöresinde de uzun bir süre bir yandan bölgeye Rus göçmenler getirilirken

diğer yandan Türk topluluklara yönelik sert bir Hıristiyanlaştırma politikası yürütüldü. Ancak

18. yy’ın ortalarında II. Katerina döneminde bundan kısmen vazgeçildi ve Kazan Tatarlarına

cami ve okul açma hakkı tanındı. 1782’de Orenburg’ta idare işlerinden sorumlu Rus şehir

meclisinin yanında bir Tatar meclisi oluşturuldu. Aynı şehirde Müslümanlar için 1789 yılında

bir de “Ruhani Meclis” kuruldu ve 1793’te bu meclise vakıf kurma ve mülk satın alma hakkı

tanındı. 1784’te Tatar asilzadeleri olan “mirza”lara Rus benzerlerinin sahip olduğu haklar

verildi. (Devlet, 1985: 4-6)

Bu dönemde Kazan Tatarları içinde hem Rusya ile Orta Asya arasındaki ticarette hem de

göçebe ve yarı-göçebe toplulukların Müslümanlaştırılmasında önemli bir rol oynamaya

başlayan bir Kazanlı tüccar zümresi ortaya çıkmıştı. II. Katerina’nın reformları bu gelişmeyle

bağlantılıydı. Böylece Çarlık, Kazanlı tüccarlar kanalıyla Kazak-Kırgızlarla ticari ilişkilerini

geliştirmeyi ve artık egemenliği altına girmiş olan bu topluluklarda sadık Tatar mollaları

sayesinde İslam’ı yayarak Rus idaresini kuvvetlendirmeyi amaçlıyordu. Bu nedenle, İslam’ın

yayılmasının göçebeliğin tamamen terk edilmesine yol açacağı umularak Kazakların



da

Ruhani Meclis’le birlikte oluşturulan müftülüğe bağlanması isteniyordu. Ancak Kazakların

söz konusu politikaya karşı çıkması nedeniyle bu müftülük yalnızca Volga, Ural ve Sibirya’da

etkin olabildi. (Devlet, 1985:5-6; Özdoğan, 1993: 70)

19. yy’da adım adım bir Tatar ticaret burjuvazisinin gelişmesi ve ancak 19.yy’ın ortalarında

Rus hakimiyetine tam olarak girmiş olan Azerbaycan’daki yerli burjuvazinin varlığı, Türk

topluluklarında yaşanan kültürel gelişimde önemli bir rol oynamıştır. Ayrıca Kırım’ın göçler

nedeniyle nüfusu azalmış olmasına rağmen, coğrafi olduğu kadar kültürel de bir yakınlığının

bulunduğu İstanbul’da çok sayıda Kırımlı Tatar aydının eğitim görmesi de Cedidçiliğin ortaya

çıkışında etkili olmuştur. Büyük Tatar tüccarlarının mali desteğiyle hızla yayılma imkanı elde

eden (Devlet, 1985: 39) Cedidçilik, Avrupai tarzda bir aydınlar zümresinin yetişmesini

sağlamanın yanında Türkçülüğün ve yerel ulusçu hareketlerin doğuşuna da zemin

hazırlamıştır.

Bununla birlikte 1905 Devrimi’ne gidilen süreçte Rusya Türk topluluklarının çarlığa karşı

faaliyet yürüten herhangi bir güçlü siyasi örgütünün bulunmadığını hatta bir anlamda devrime

hazırlıksız yakalandıklarını söylemek mümkündür. (Devlet, 1985: 76) Devrim yaklaşırken

birtakım gizli siyasi partiler kurulmuş olmakla birlikte



güçlü bir basının yokluğu nedeniyle

her bölgede faaliyetler birbirinde kopuk bir şekilde yürütülmüş, etkili bir devrimci içerik

kazanamamıştır.





Özdoğan’a göre 16. yy’dan sonra İslamiyet’e geçen göçebe Kazak ve Kırgız topluluklarda animist gelenekler

varlığını korumuş ve ciddi bir dinsel kurumsallaşma da yaşanmamıştır. (Özdoğan, 1993: 70)



Nadir Devlet bunlara örnek olarak milliyetçi bir programı benimsemiş olan Hürriyet ile Sosyal Demokratların

Müslüman grubunu temsil eden Bakü’deki Hümmet partilerini; bazı sosyalist fikirleri benimsemiş Kırım’daki

“Genç Tatarlar”ı ve İdil-Ural’da Sosyal Demokratlarla birlikte faaliyet gösteren sol grupları saymaktadır.

(Devlet, 1985: 76-79) 67

Devrim sonrasında 1917’e kadar Müslüman-Türk nüfus arasında etkili olabilen başlıca siyasi

oluşum, 1906’da Abdürreşid İbrahim



, İsmail Gaspıralı ve Ali Mercan Topçubaşı’nın





girişimiyle kurulan ve bir tür Cedid liberalizmini temsil eden Müslüman İttifak hareketidir.

“İttifak” devrimci bir yapıda değildi. Hareketin programında genel itibariyle Müslümanlar

için kültürel muhtariyet ve Ruslarla eşit hakların sağlanması, temel hedefler olarak

belirlemişti. (Özbek, 1997a: 16; Devlet, 1985: 120)

İttifakın programı Rus Anayasal Demokrat Partisi’nin (Kadet) görüşlerine yakındı. 1906’ın

sonlarında İttifak bir siyasi parti halini almaya çalışırken Kadet de kendi programında

Müslümanların kültürel ve ekonomik taleplerini içeren değişiklikler yapıyordu. Böylece

Müslümanların desteğini elde etmek amaçlanıyordu. 1905 Devrimi sonrasında çok sayıda

parti kurulmuş olmasına rağmen İttifak partileşmedi, bunun yerine Duma seçimlerinde

Kadet’le işbirliği yaptı. (Devlet, 1985: 90-98, 105-111)

Nisan-Temmuz 1906’da faaliyet gösteren ve sonunda Çar tarafından dağıtılan ilk Duma’da

524 üyenin 36’si Müslüman-Türk kökenlidir. II. Duma’daysa (Şubat-Haziran 1907) bu sayı

39’dur. Bu üyeler genel olarak Müslüman İttifakı’nın görüşlerini benimsemişlerdi. İlkine göre

daha sol eğilimli olan II. Duma’daki önemli gündem maddelerinden biri de toprak

reformuydu. Müslüman-Türk üyeler, bu sayede daha önce Çarlık idaresi tarafından el

konulmuş Türk kökenlilere ait toprakların geri verilmesi de mümkün olabileceği için toprak

meselesine büyük önem atfediyorlardı. Ancak konuyla ilgili görüş ayrılığı vardı. O sırada





Abdürreşid İbrahim (1853-1944): Rusya Türklerine siyasi ve medeni hakların tanınması için ilk politik faaliyet

yürütenlerdendir. Usul-u Cedid hareketi içinde yer almış, doğduğu yer olan Sibirya’nın Tara şehrine bu tür bir

okul açmıştır. Bir süre Orenburg’daki Ruhani İdarede kadı olarak çalışmıştır. (Devlet, 1985: 76-77)



Ali Merdan Topçubaşı (1862-1934): Müslüman İttifakı’nın kurucularındandır. Ayrıca Duma üyeliği de

yapmıştır. 1919’da Azerbaycan Cumhuriyeti’nin delegesi olarak Paris Konferansı’na katılmıştır. (Devlet, 1985:

158) 68

sosyalist görüşlere yakın olan Ayaz İshaki’nin



dışarıdan liderliğini yürüttüğü 6 üyeli

“Müslüman Hizmet Dairesi” çiftlik sahiplerinin topraklarının köylülere dağıtılmasını

savunurken, Ali Merdan Topçubaşı’nın lideri olduğu “Müslüman Fraksiyonu” Kadet’in

görüşlerine katılarak “toprağın büyük çiftlik sahipleri eliyle, fakat uzun vade ile köylülere

satılmasını destekliyordu.” Ancak her iki grup da Müslüman İttifakı’nın eğitim ve din

alanlarında muhtariyet talep eden programını benimsiyordu. (Devlet, 1985: 114-116)

Yine Çar tarafından fazla radikal bulunarak dağıtılan II. Duma’nın ardından seçim kanununda

yapılan değişiklikler nedeniyle III. Duma’ya (1907-1912) yalnızca on Müslüman-Türk üye

seçilebilmiştir. Büyük çoğunluğunu sağcıların oluşturduğu III. Duma’da bu üyeler, işbirliği

yaptıkları Kadet’in üye sayısının da az olması nedeniyle önemli bir etkinlik gösteremediler.

1914-1917 arasında çalışan IV. Duma’da ise bu sayı altıya indi. (Devlet,1985: 115-118) Savaş

dönemi olduğu için özellikle Osmanlı İmparatorluğunun taraf olmasının ardından Duma’daki

Müslüman-Türk üyeler hükümetin tepkisini çekmemek amacıyla tamamen Rus politikalarını

destekleyen bir tutum takındılar. Ancak bu, daha önceki Duma’larda az çok varolduğu

söylenebilecek politik etkilerinin neredeyse tamamen ortadan kalkmasına neden oldu.

1905-1917 yılları arasında her ne kadar siyasal faaliyetlerde önemli bir artış yaşanmış olsa da

1917’e gelindiğinde Rusya Türkleri gerek program gerekse örgütlenme bakımından yeterince

gelişmiş bir durumda değillerdi. Bunun yanı sıra Türk toplulukları arasındaki coğrafi uzaklık,

siyasi/kültürel talepleri hayata geçirecek yeterli kadroların yokluğu ve 1905’ten sonra yaşanan

kısmi özgürleşmeye rağmen esasen Çarlık idaresinin baskıcı tutumunun varlığını sürdürmesi

nedeniyle kapsamlı ve bütünlüklü bir programa dayanan faaliyetler yürütülemedi. Bu yüzden





Ayaz İshaki [İdilli] (1878-1954): Tatar kökenli politikacı ve yazar. 1905’te Rus Çarlığını devirmek taraftarı sol

milliyetçi olarak tanımlanabilecek “Tanğcılar” adında gizli bir örgüt kurmuştur. Bolşeviklerin iktidara

gelmesinin ardından Rusya’yı terk ederek İdil-Ural’la ilgili politik faaliyetlerine yurt dışında devam etmiştir.

(Devlet, 1985: 169) 69

ortaya atılan talepler ve bunlar hakkında yaşanan tartışmalar genel itibariyle Müslümanların

dini eğitimi meselesini çoğunlukla aşamamıştır.

Ancak 1917 Şubat Devrimi ve sonrasında 20 Mart’ta (2 Nisan) bütün vatandaşların eşit

olduğunun ilan edilmesi, Türk toplulukların siyasi faaliyetlerin gelişmesine ve artmasına yol

açmıştır. Şubat ve Ekim Devrimleri ile birlikte Müslüman İttifakının, Kadet’in liberal

programı ile uyuşan kültürel talepleri yeterli görülmemeye başlamıştır. Esasen bu gelişme,

1917 Devrimi’nin bir anlamda Rus liberalizmini bir çözüm olmaktan çıkarmasıyla

bağlantılıdır. Rus siyasal hayatında daha radikal görüşlerin ağırlık kazanmaya başlaması,

Müslüman-Türkleri de etkilemiştir. Böylece Müslüman-Türkler arasında yeni ayrımlar ortaya

çıkmış, öncekinden daha radikal ve seküler yeni siyasi programlar gündeme gelmiştir.

(Devlet, 1985: 267; Özbek, 1997a: 16)

Bu dönemde Türkler arasındaki Rusya’nın idari yapısı ile ilgili farklı görüşleri temelde iki ana

kümede toplamak mümkündür. Bunlardan “topraksız muhtariyet” ya da “ünitarizm” diye

adlandırılan birincisi, Rusya’nın siyasi birliği içinde Müslüman-Türklerin, kültürel özerkliğe

sahip olarak yaşamlarına devam etmesi gerektiği fikrine dayanıyordu ve daha çok Kazanlı

Tatar aydınlar tarafından dile getiriliyordu. Buna karşı Azeri, Kazak, Başkurt gibi

toplulukların aydınlarının önemli bir bölümünün benimsediği “topraklı muhtariyet” veya

“federalizm” olarak ifade edilen ikinci görüş ise federatif bir Rusya içinde Türklerin muhtar

bir idareye sahip olması gerektiğini savunuyordu. İki ana görüşü savunanlar arasındaki ayrım,

Mayıs 1917’de toplanan Birinci Rusya Müslümanları Kongresi’nde iyice belirginleşti.

Kongre ılımlı bir siyasal programa sahip ünitarist Kazanlı liberal Cedid aydınların girişimi

sonucu, IV. Duma’daki Müslüman Fraksiyonu ile ona bağlı büronun üyelerinin 15-17 Mart 70

1917’de Petrograd’ta yaptıkları toplantıda aldıkları karar üzerine toplanmıştı. (Özbek, 1997:

17; Devlet, 1985: 269-270) Kongrenin hazırlıklarını yürütmek için başkanlığını Kuzey

Kafkasyalı sosyalist eğilimli Ahmed Salihov’un (Salihef) yürüttüğü bir geçici büro

kurulmuştu.

Kongreye kültür derneklerinden, kooperatiflere, öğrenci derneklerinden Müslüman askerlerce

oluşturulmuş şuralara (sovyet) ve kadın örgütlerine kadar birbirinden farklı çok sayıda

kuruluşun temsilcisi katılmıştır. Ayrıca kongre beklenenden çok daha yüksek bir katılımla

düzenlenmiştir. (Devlet, 1985: 270-272) Esasen kongrenin önemini ortaya koyan asıl özelliği

de katılımcılarının ve ele alınan konuların çeşitliliğidir.



Bu bakımdan kongredeki

tartışmalar, Rusya Türklerinin devrimin hemen sonrasındaki siyasi durumlarını ve devrim

sonrası Rusya ile ilgili farklı beklentilerini gözler önüne sermektedir.

Müslüman İttifakı’nın gücünü yitirmeye başladığı, Kadet’in gözden düştüğü



bu dönemde

Türk toplulukları içinde radikal sol gruplar ortaya çıkmaya başlamıştı. Özellikle

Menşeviklerin görüşlerini benimseyenler artıyordu. Ayrıca Sosyal-Devrimcilerin ortak köy

mülkiyetine dayanan geleneksel Rus hayat tarzının sosyalizme uygun olduğunu öne süren ve

çiftliklerin köylülere dağıtılmasını talep eden siyasi programı da ilgi uyandırıyordu. Bu

gelişmenin etkisiyle işçi meselesi, toprak meselesi gibi konular kongrenin gündeminde yer

bulabilmiştir. Müslümanların dinsel hakları ve eğitim sorunları, önemini korumakla birlikte

1917 öncesinden farklı olarak tartışmaları belirleyen temel mesele olmaktan çıkmıştır.





Kongre sırasında kurulan komisyonlar, ele alınan konuların genişliğini göstermektedir: 1. Rusya’nın

gelecekteki idare şekli komisyonu; 2. İşçiler komisyonu; 3. Toprak-su komisyonu; 4. Kadın-kız komisyonu; 5.

Kurucu meclise seçim için hazırlık komisyonu; 6. Savaş ve askeri teşkilat komisyonu; 7. Dini ve medeni işler

komisyonu; 8. Maarif komisyonu; 9. Mahalli İdareler komisyonu



Kongre sırasında Kadet vekili Dalgarokef’in konuşmasının tepkiyle karşılanması ve protesto edilmesi de

(RBMK, 1988: 234-239) siyasi havanın Kadet’in politikalarından daha radikal bir yöne kaymış olduğunu

göstermektedir. Bunun yanında Kadet’ten duyulan rahatsızlığın diğer bir nedeninin de 1. Dünya Savaşı sırasında

İstanbul’un ele geçirileceğine dair yaptığı propagandalar olduğu söylenebilir. 71

Siyasal perspektifteki bu genişlemeye bağlı olarak, Rusya Müslümanlarının (ve doğal olarak

Rusya’nın) idaresinin nasıl olması gerektiği meselesi de kongrenin üçüncü günü olan 3

Mayısta gündeme geldi. Aynı gün bu konuyla ilgili bir komisyon kuruldu. Komisyonda

esasen daha önce hazırlanmış iki farklı görüşteki rapor etrafında tartışmalar yaşandı.

Bunlardan biri Ahmet Salihov tarafından hazırlanmıştı ve ünitarist görüşü temsil ediyordu.

Diğeri ise federalizm tezini savunan Mehmed Emin Resulzade’ye



aitti.

Raporunun önergesinde Salihov, federasyonun kabul edilmesi halinde köylülerin ilgilendikleri

temel konu olan toprak meselesinin çözülmesinin güçleşeceğini öne sürmektedir. Ayrıca

işçiler açısından bakıldığında federasyon içindeki her ülke sosyal konularda kendi kanunlarına

sahip olacağı için özellikle kötü koşullarda yaşayan doğu muhtariyetlerindeki işçilerin

sorunlarının ilgili yerli devlet bir çözüm getirene kadar halledilemeyeceğini dile

getirmektedir. Benzer şekilde Türkistan’da ve Kafkasya’da kadınların statüsü daha düşük

olduğu için buralarda kadın sorununun çözülmesi de mümkün olmayacaktır. Federalizmin

olumsuz sonuçlarından biri de dini müesseselerin ayrılmasına yol açacak olması ve bu

nedenle Sünnilerle Şiilerin birleşme imkanlarını ortadan kaldırmasıdır. Bunun dışında toprağa

dayalı federasyon “ticari muamelelerin birliğini ve serbestliğini” ortadan kaldıracağı için

İdil’deki Müslüman ticaret ve sanayi erbabını da olumsuz etkileyecektir. (RBMK, 1988: 230-

232)

Salihov’a göre toprak federasyonu Müslümanları siyasi olarak parçalayarak Türk kabilelerinin

birbirlerine yabancılaşmasına, hatta düşman olmasına yol açacağı, ayrıca Rus vilayetlerinde





Mehmed Emin Resulzade (1884-1955): Azeri politikacı ve yazar. 1917’de Musavat Partisi’nin başına getirildi.

1918’de kurulan Azerbaycan Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı oldu. 1920’de Bolşeviklerin ülkede denetimi ele

geçirmesinin ardından İstanbul’a gitti. Türkiye’de Odlu Yurt, Yeni Kafkasya ve Azeri Türk dergilerini çıkardı.

Ancak faaliyetletirinin SSCB’nin tepkisini çekmesi üzerine 1931’de Batı Avrupa’ya göç etti. Berlin’de Kurtuluş

dergisini çıkardı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın da teşvikiyle bu ülkede, Kafkasyalıları Sovyet

hükümetine karşı ayaklandırmak için çalıştı. (Özdoğan, 2006: 156, 205) 72

kalan Müslümanların da Ruslaşmasına neden olacağı için milli sorunları da çözmeyecektir.

Böylece Müslüman milletlerin Avrupalı burjuvaların ellerinden kurtulması da güçleşecektir.

Bu nedenle Salihov, Rusya’nın milli-medeni muhtariyete dayalı parlamenter halk cumhuriyeti

olmasını, Kafkasya, Türkistan, Sibirya gibi uzak vilayetlere ise geniş bir idare-i mahalliye

verilmesini önermiştir. (RBMK, 1988: 232-233)

Salihov’un önergesine kıyasla oldukça kısa olan Resulzade’nin önergesinde ise Rusya’nın

toprak esasına göre kurulacak bir halk cumhuriyeti olmasının ve bir yörede çoğunluk halinde

bulunmayan milletlere ise milli-medeni muhtariyet tanınmasının Müslümanlar için en iyi

çözüm olduğu ifade edilmiştir. Ayrıca bütün Rusya Müslümanlarının medeni ve ruhani

işlerini idare edecek merkezi bir kurumun oluşturulması öngörülmüştür. (RBMK, 1988: 233-

234)

Resulzade’nin önergesi 132 oyla komisyonda kabul edilmiş olsa da kongreye her iki önerge

de sunulmuştur. (RBMK, 1988: 234) Bunun üzerine 7 Mayısta tekrar başlayan tartışmalar

sonraki günler de devam etmiştir.

Kongredeki tartışmalarda ünitaristler federasyonun Müslümanları böleceğini, böylece

Müslümanlar arasındaki birliğin ortadan kalkacağını ve güçlerin dağılmasının da mevcut

sorunların halledilme imkanını ortadan kaldıracağını dile getirdiler. Bu bağlamda federasyon

kurulursa hakimiyeti elinde bulunduran zengin toprak sahiplerinin konumlarını

koruyacaklarını, bu nedenle köylülerin amaçladığı şekilde toprak düzeninde köklü bir

değişikliğin yapılamayacağını ileri sürmüşlerdir. (RBMK, 1988: 242-245, 275-276) 73

Türk topluluklarının çoğunluk olduğu yerlerde muhtariyete sahip olması gerektiğini ifade

eden federalistler ise ancak bu şekilde söz konusu toplulukların kendi dillerini ve kültürlerini

koruyup, geliştirebileceklerini ifade etmişlerdir. Federalistlere göre federasyon olmadığı

takdirde Türkistan gibi bölgelere Rusların gelip yerleşmesi önlenemeyecektir. Federalistler,

Salihov’un raporunda dile getirilen federasyon olması durumunda kadın, işçi ve toprak

sorunlarının çözülemeyeceği iddiasına da karşı çıktılar. Ayrıca kimi federalistler Salihov’u

Müslümanları tek bir millet haline getirmeye çalışmakla itham etti. Oysa onlara göre bu tür

bir hedefin hayata geçirilmesi mümkün değildi. Federalistler, buradan hareketle Salihov’un

üstü kapalı bir şekilde Panislamist fikirler ortaya attığını da öne sürmüşlerdir. Ancak herhangi

bir “pan” hareketin Rusya’da hakim olmasının, her iki tarafça da arzu edildiği söylenen

halkçılıkla bağdaşmadığını, çünkü halkçılığın bir milletin diğerleri üzerindeki hakimiyetini

kabul etmediğini belirtmişlerdir. Federalistler, federasyonlarda idarenin zenginlerin elinde

kalacağı iddiasına karşı olarak da bunun kesinlikle böyle olacağının ileri sürülemeyeceğini

dile getirdiler. (RBMK, 1988: 239-247, 276-279)

Tartışmalar esnasında söz alan Ahmed Salihov, Müslüman-Türk nüfusun Kuzey Kafkasya,

Orta Asya bozkırları ve Türkistan’da önemli bir çoğunluk oluşturduğunu ancak genel

itibariyle ülke içinde dağınık olarak yaşadığını ve çoğu yörede azınlık durumunda olduğunu

ifade ederek yalnızca sınır bölgelerinde bağımsız hanlıklar kurulabileceğini ileri sürmüştür.

Ancak Müslümanların ezici çoğunluğu oluşturduğu yerlerde bile bağımsız devletlerin

kurulmasını, bunu gerçekleştirecek yeterli kadroların bulunmaması nedeniyle gerçekçi bir

hedef olarak görmemektedir. (RBMK, 1988: 141; Devlet, 1985: 274-275)

Salihov’a göre federasyon fikri de Müslümanların kabilelere ayrılmasına neden olacağı için

doğru değildir. En uygun çözüm Rusya’nın ademi merkeziyete dayanan parlamenter bir halk

cumhuriyeti olması, Müslümanların ise bu yapı içinde anayasa ile garanti altına alınmış millimedeni muhtariyete sahip olarak yer almalarıdır. Ayrıca Salihov, geniş haklara sahip dört

mahalli idare (Kafkasya, Türkistan, Sibirya ve Kazakistan’ı içine alan Bozkır vilayeti)

meydana getirilmesini önermektedir. (Devlet, 1985: 274-275)

Salihov’a göre kurulmakta olan yeni ve demokratik Rusya, eğer Müslümanlar örgütlenip

Rusya hükümetine tesir edebilirse “yalnız Rusya Müslümanlarına [değil] bütün İslam alemine

tamahsız bir dost olabilecektir. (…) Çünkü hür demokrat esaslara dayanarak kurulacak Rusya

hürriyet şiarlarını bizzat bütün dünyaya yaymaya çaba gösterecektir.” (RBMK, 1988: 136)

Buna karşı Mehmed Emin Resulzade farklı milletlerin varolduğu devletlerin ancak

muhtariyetlere bölünerek ve bütün milletlerle bireylere özgürlük tanıyarak varlığını

sürdürebileceğini savunmuştur. Ona göre devletlerin tarihsel gelişimi de bunu

kanıtlamaktadır. Artık büyük devletlerdeki “her çeşit mahalli ve milli ihtiyaçların”, tek bir

merkezden sağlanamayacağı anlaşılmıştır. Resulzade, Rusya’nın bir halk cumhuriyeti olması

gerektiğini ancak oldukça geniş bir araziye yayılmış bu devletin tek bir merkezden

yönetilmesinin mümkün olmadığını belirtmektedir. Buradan hareketle milli-mahalli

prensiplere dayanan muhtariyetlerden oluşmuş bir federasyon önermektedir. (RBMK, 1988:

161-164)

Resulzade, çeşitli Türk toplulukları arasında dil, edebiyat, adetler bakımından farklar

bulunduğuna dikkat çekerek bunları zorla ortadan kaldırmanın gereksiz ve yanlış bir iş

olacağını ifade etmektedir. Türk kavimleri arasındaki dil birliğinin de doğal bir şekilde belli

bir gelişimin ve evrimin sonucunda olması gerektiğini düşünmektedir. Resulzade, bu amaçla

ilk eğitimin ve halk için yazılan edebiyatın yerel dillerde olmasını, ortaokullarda umumi ortak 75

bir Türkçe’nin ders olarak okutulmasını, yüksekokullardaysa bütün eğitimin umumi

Türkçe’yle yapılmasını önermektedir. Ona göre ancak bu şekilde bir dil birliği

sağlanabilecektir. (RBMK, 1988: 164-167)

Rusya’nın “birleşik halk cumhuriyetleri” olması gerektiğine inanan Resulzade’ye göre Türk

kavimleri içişlerinde serbest, ayrı milli-mahalli muhtariyetlere sahip olmalıdır. Bununla

birlikte bu muhtariyetler “Rusya Türklerinin genel ve ortak milli ve medeni işlerini görmek

için bir Milli Şura” meydana getirmelidir. Belli bir yurttan yoksun kavimler de burada yer

almalıdır. Milli şuranın yanında “bütün Müslüman milletlere mahsus olmak üzere, dinimedeni ihtiyaçlara bakmak için bir de dini şura kurmak” gereklidir. (RBMK, 1988: 166-

167,169)

Söz konusu tartışmaya kongrede federalistler arasında yer alan Togan da katılmıştır. Konuyla

ilgili yaptığı 6 Mayıstaki konuşmasında öncelikle Rusya Müslümanlarının “kan, soy, dil” ve

“sosyal hallerini”n incelenmesi gerektiğini dile getirerek, Müslümanları Türk

olanlar/olmayanlar, Türkleri de etnografya açısından doğu, merkezi ve güney olarak

ayırmıştır. Buna göre Doğu Türklerinin çoğunluğu şamandır; dilleri merkezi Türklerinkinden

önemli farklar gösterir ve genel itibariyle Buda medeniyetinin tesiri altındadır. Merkezdeki

Türkler, çoğunlukla Müslümandır. (Ancak “biraz Şamanlık katılmış Müslüman”) Bunların

dilleri ve gelenekleri büyük oranda ortaktır. Togan bu grup içinde Özbek, Kazak, Kırgız,

Kırım Tatarları, Başkurtlar vb’ni saymaktadır. Aslen Oğuz kabileleri olan Güney Türkleri ise

din, dil, örf, adet ve tarih bakımından Osmanlı Türkleriyle birlik halindedir. Ayrıca

Azerbaycan Tatarları ile Hazar Denizi civarındaki ve Stavropol vilayetindeki Türkmenlerin

mensubu olduğu bu grup, Orta Türklerin milli kahraman saydıkları Cengiz Han ve Timur’la

savaşmışlardır. Togan’a göre bunların dilleri Orta ve Doğu Türklerinden ayrıdır, adetleri ise

İran etkisi altındadır. (RBMK, 1988:203-205)

Togan, Rusya’daki Müslümanların idaresi ile eğitim ve din kurumlarının sözünü ettiği

etnografik ayrımlara göre düzenlenmesi gerektiğini ifade etmektedir. Ona göre her üç Türk

grubu da kendilerine özgü “tabii ve tarihi yollarında” yürümektedirler. Dolayısıyla Güney ve

Doğu Türklerinin Orta Türklere katılması beklenmemelidir. (RBMK, 1988: 206) Esasen

Togan, Rusya Müslümanlarına ilişkin bütün konuların (sadece eğitim ve din işlerinin değil

örneğin askerlik ve toprak meselelerinin de) etnografik esaslara göre toplulukların doğal

sınırları ve özellikleri dikkate alınarak çözülmeye çalışılması gerektiğini düşünmektedir.

Bunun aksi hayalcilik olacaktır. Togan’a göre bütün Rusya Müslümanları için geçerli olacak

ortak bir müessese ise ancak din işlerinde mümkündür.

Dil meselesinde Resulzade’yle benzer fikirleri dile getiren Togan, ortak dilin zorla

olamayacağını “tabii yolu ile tedricen veya bir ihtilal ile (mesela bunların hepsine şamil olan

bir diktatör milli şairin eserleri) yolu ile” hayata geçirilebileceğini düşünmektedir. “Bu [ise],

Orta Türklerin medeni ve milli işlerde birleşmesi ile mümkün” olacaktır. (RBMK, 1988: 206)

Azınlıklar meselesine de değinen Togan, Türklerin azınlık olduğu yerler ile çoğunluk olduğu

yerlerde azınlık durumundaki Türk olmayan unsurların statülerini ele almıştır:

“İç Rusya’da azınlık teşkil eden yerlerde elbette milli ve mahalli muhtariyet

olamaz. Bunların kendilerine en yakın kardeş muhtariyetlere katılmaları

gerekecektir. Milli muhtariyet alan Türklerin memleketlerinde yaşayan ve fakat

Türk olmayan Müslümanların tam haklarını sağlamak gerekecektir. Bundan sonra

bize, Tacik’in, Asetin’in, Kürtlerin, Çerkeslerin ve Müslüman olan Çermişlerin

Türkleşmeleri icab etmez. 77

Bu halklar kendi dillerini, tarih ve edebiyatlarını okusunlar, örf ve âdetlerini

gütsünler, terbiye edilsinler. Bunların Türkleşmesi Türklüğümüzün kanına ikinci

bir kanın katılmasını, Türk diline, örf ve âdetlerine yabancı dil, örf ve âdet

unsurlarının girmelerine mucip olacaktır. Milliyeti çeşitlendiren yabancı unsurlar

bu milliyet içinde güvensiz unsurlar olmaktadırlar” (RBMK, 1988: 207)

Federalistlerin söz konusu görüşlerine karşı ünitaristlerin kongredeki önemli temsilcilerinden

Ayaz İshaki (İshakef) yaptığı konuşmada İç Rusya’da Müslümanlar çoğunluğu teşkil

etmediğinden burada federe bir devletin kurulamayacağını, bu nedenle federalizm

benimsenirse İdil ve Sibirya’daki Türk-Tatarların toprak muhtariyetine sahip başka milletlere

katılmak durumunda kalacağını ve bunun da bu milletin parçalanarak dağılmasına yol

açacağını dile getirmiştir. Bu anlamda federalistlerin Türk topluluklarının çoğunluk olduğu

yerlerde toprak, azınlık olduğu yerlerde medeni muhtariyetinin olması tezinin

uygulanabilirliğinin olmadığını düşünmektedir. Ona göre federasyonun kabulü azınlık

durumunda olan Türklerin sonu olacaktır. (RBMK, 1988: 280-283)

Ayrıca Ayaz İshaki, Türkistan’da ve Kazakistan’da federe devleti idare edecek yeterli

kadroların da bulunmadığını ileri sürmektedir. Federasyon fikrinin sorunlu yanlarından biri de

kimlere muhtariyet verileceği meselesidir. Eğer her kavime muhtariyet verilecekse İshaki’ye

göre Kafkasya’da 48, Türkistan’da 10 devlet kurulması gerekecektir. Oysa bu kadar küçük

devletlerde imkanlar da ona göre kısıtlı olacağı için istenen medeni gelişmeyi sağlamak

mümkün değildir.



(RBMK, 1988: 283-284)





Federalistler söz konusu iddiaya karşı olarak en ileri giden idarelerin küçük memleketlerde kurulabildiğini

savunmuşlardır. Federalist görüşlü Abdullah Süleymani buna örnek olarak İsviçre’yi göstermiştir. (RBMK,

1988: 241) 78

Kongrede kimi zaman sert tartışmalara yol açan bu meselede iki görüşü uzlaştıracak bir

sonuca ulaşılamadı. Sonunda federalistler kongreye hakim olmayı başardılar ve kendi

görüşlerini içeren Resulzade’nin Rusya’nın federasyon olması, topraklı muhtariyete sahip

olamayacak topluluklara ise milli-medeni muhtariyet tanınmasını talep eden önergesinin

271’e karşı karşı 446 oyla kabul edilmesini sağladılar. Salihov’un kültürel muhtariyeti

destekleyen ve federasyon fikrine karşı çıkan önergesi ise 291 lehte oya karşılık 422 aleyhte

oyla reddedildi. Ancak bu durum iki görüş taraftarları arasındaki gerilimi tırmandırdı. Hatta

iki taraf arasındaki rekabet, uzun yıllar boyunca devam eden bir husumetin doğmasına neden

oldu.

İç savaş sonucunda her iki siyasal projenin de uygulanabilirliği ortadan kalkmış olmasına

rağmen varlığını koruyan bu husumet Togan’ın ilerleyen yıllardaki yaşamını da etkiledi ve

özellikle Türkiye’de başta Sadri Maksudi [Arsal]



olmak üzere, kongre sırasında ünitarizmi

desteklemiş Kazanlı aydınlarla yaşadığı anlaşmazlıkta belirleyici oldu.

Söz konusu siyasal rekabet, Togan’a göre “kabileler arası rehberlik rolü meselesine ait

çekişmelere” dayanıyordu. Konuyla ilgili olarak Togan; “bugün tek bir ‘Büyük Türkistan’





Sadri Maksudi Arsal (1880-1957): Kazan Tatarlarının dinsel ve ticari aristokrasisine mensup bir aileden gelen

Arsal, özellikle Gaspıralı’nın düşüncelerinden oldukça etkilenmiştir. 1902-1906 yılları arasında Paris Hukuk

Fakültesi ile Sorbonne’daki Sosyoloji ve Edebiyat bölümlerini bitirmiştir. Fransa’dan döndükten sonra II. ve III.

Duma’ya Kazanlıların temsilcisi olarak seçilmiştir. 1907-1912 arasında devam eden bu görevi sırasında Kadet’e

üye olmuştur. Yüksel Taşkın (2002: 496) (daha sonra milliyetçilerin bu üyeliği Müslümanları temsil etmek için

yapılmış zorunlu bir tercih olarak gösterme çabalarına karşın aslında) Arsal’ın kendi sınıfsal konumuna yakın

olması nedeniyle Rus Monarşistlerinin partisine katıldığını düşünmektedir. 22 Temmuz 1917’de kurulan “İç

Rusya ve Sibirya Türk-Tatarları Milli Medeni Muhtariyeti”nin üstlenmiştir. Buradaki Türk-Tatar ifadesi ciddi bir

muhalefet görmesine rağmen onun önerisiyle kabul edilmiştir. Tatarlar arasında etkili sosyalist fikirlere karşı

çıkan Arsal, Rusya’daki içsavaşta Bolşeviklere karşı Beyazları desteklemiştir. Bolşeviklerin güç kazanması ve

başkanı olduğu muhtari idareye son vermelerinin ardından Rusya’yı terketmek zorunda kalmıştır. Paris’te eğitim

gördüğü dönemde şarkiyatçılardan aldığı derslerin etkisiyle ilgi duymaya başladığı Türk tarihi konusundaki

çalışmalarına yoğunlaşmış, 1924’te Sorbonne’da Türk tarihi dersini veren ilk Türk olmuştur. 1925’te Maarif

Vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver’in davetiyle Türkiye’ye gelmiştir. Taşkın, Arsal’ın dil konusundaki yazıları

nedeniyle 1928’den sonra Atatürk’ün sofrasına sıklıkla davet edilmeye başladığını, otuz yıllar boyunca bir tür

“makul adam” olmaya özen gösterdiğini belirtmektedir. Bu nedenle tarih ve dil konularında kimi zaman çelişkili

görüşler öne sürebilmiştir. (Taşkın, 2002: 497) 1930-1934 arasında Şebin Karahisar, 1934-1938’deyse Giresun

mebusluğu yapan Arsal, İnönü döneminde gözden düşmüş olsa da 1950’de Demokrat Parti’den Ankara mebusu

seçilmiştir. (Devlet, 1985: 117; Taşkın, 2002: 498) 79

olarak birleşmek isteyen Doğu Türkleri arasında bir taraftan Özbekler, diğer taraftan Kazan

Türkleri (Tatarlar) arasında Türkistan’ın Kazak-Kırgızlar kısmını kendi ‘nüfuz mıntıkaları’

şeklinde ikiye ayırmak isteği”nin varolduğunu öne sürerek bu yöndeki taleplere karşı daha

1917 kongresinde Kazak-Kırgız, Türkmen ve Başkurtların Türkistan’da hiçbirinin diğerine

üstünlük kuramayacağı her bakımdan eşit kavimlerden ya da bunların yaşadıkları ülkelerden

meydana gelecek bir federasyonun kurulmasını kabul ettirdiklerini dile getirmiştir. (Togan,

1952a: 142)

Gerçekte kongredeki ünitarist/federalist çekişmesinin altında birden çok etmen yatmaktadır.

Bunlardan (Togan’ın da temas ettiği) birincisi 19. yy’da sağladıkları kültürel ve ekonomik

gelişme sayesinde Kazanlı aydınların diğer topluluklar üzerinde elde ettikleri kültürel nüfuzu,

Rusya’nın bir federasyon olması halinde kaybedecekleri endişesiyle ünitarizmi

desteklemeleridir. Bununla bağlantılı ve en azından onun kadar önemli bir diğer etmen ise

aynı süreç sonunda ortaya çıkmış olan güçlü Kazanlı Tatar ticaret burjuvazisinin,

federasyonun ekonomik çıkarlarını zedeleyeceğini düşünmesidir. Ticaret yaptıkları

Türkistan’daki Müslüman toplulukların ayrı sınırlara sahip olmasının yaratacağı güçlükler bir

yana, kurulacak muhtariyetlerin, zamanla kendi kadrolarını yetiştirmesiyle Ruslarla bu

topluluklar arasındaki ticarette sahip oldukları aracı konumlarını ortadan kaldırabileceğinden

de endişe etmişlerdir.

Kazanlı Tatar aydınların federalizme karşı çıkışının bir nedeni de (kongrede de dile

getirdikleri gibi) İdil’de Ruslar karşısında azınlık durumunda bulundukları için kendilerinin

toprağa dayalı mahalli bir muhtariyet kurma imkanlarının olmamasıdır. Azınlık olmanın

yanında, gerek çarlık döneminin iskan politikalarının, gerekse diğer topluluklarla kurdukları

ticari ilişkinin bir sonucu olarak Kazanlı Tatar nüfus çok geniş bir alana yayılmış80

bulunuyordu. Bu nedenle mahalli muhtariyetlerin kurulması durumunda Tatarların bir kısmı

bu muhtariyetler içinde kalacak ve bu da topluluğun dağılmasına yol açacaktı. Bu tür bir

gelişmeyi engellemek amacıyla Kazanlı aydınlar kongrede federalist eğilimlere şiddetle karşı

çıktılar.

Ünitarizmi yalnızca Kazanlı aydınlar ve ticaret burjuvazisi değil, diğer topluluklara mensup

farklı görüşteki gruplardan da savunanlar olmuştur. Kongredeki ünitaristlerin önde

gelenlerinden olan Dağıstanlı Ahmed Salihov gibi sosyalist eğilimlilerin bir bölümü

federasyonun bazı bölgelerde devrimci atılımlara ket vuracağı düşüncesiyle ünitarizmi

desteklemiştir. Ayrıca kongrede kurulacak muhtariyetlerin Müslüman toplulukları birbirine

yabancılaştıracağı, Müslümanlar arasındaki birliği bozacağı endişesiyle Panislamistlerden de

federasyona karşı çıkanlar olmuştur.

Kongrede Kırım Tatarları, Azeriler, Kazaklar gibi topluluklardan gelen katılımcılar

çoğunlukla federalizmi desteklemiştir. Bunun başlıca nedeni bu toplulukların Kazanlıların

aksine kendi yörelerinde çoğunluk durumunda bulunmalarıdır. Federalist aydınlar, toprak

esasına dayanarak kurulacak muhtariyetler yoluyla kendi bölgelerine yönelik (her birinde

farklı yoğunlukta yaşanan) Rus göçünü engellemeyi de ummaktadırlar. Özellikle çeşitli

dönemlerde Osmanlı’ya yoğun göçlerin yaşandığı Kırım’daki Tatar aydınları açısından

federasyon, iyice azalmış bulunan nüfusun azınlık konumuna düşmesini önleyecek bir tedbir

olarak görülmüş olmalıdır.

Ancak kongrede federalizmi sadece kendi yörelerinde çoğunluk olan topluluklardan gelenler

değil Başkurtlar gibi halihazırda azınlık konumunda bulunan toplulukların üyelerinden de

destekleyenler olmuştur. Kongredeki en önemli temsilcilerinin Togan olduğu Başkurt 81

aydınlarının genel itibariyle federalizmden yana tavır alışı, iç içe yaşadıkları kültürleriyle

dillerinin birbirine oldukça yakın olduğu Kazanlı Tatarların tamamen etkisi altına girmeme

isteğinden kaynaklanmaktadır. Kuvvetle muhtemel Kazanlıların duydukları endişeye paralel

olarak Başkurt aydınları ancak federalizm yoluyla Kazanlı Tatarların kültürel, ekonomik (ve

bir ölçüde de siyasal) nüfuzlarının kırılabileceğini düşünmüşlerdir. Bu nedenle Togan, mahalli

muhtariyet kurması mümkün olmayan toplulukların “en yakın kardeş” muhtariyete

katılmasını savunmuştur. Böylece bu durumda olan Başkurtların, Türkistan’daki

muhtariyetler içinde yer alarak Kazanlıların nüfuzunu en yoğun hisseden topluluk olarak milli

benliklerini korumayı amaçlamış olsa gerektir.

Birinci Rusya Müslümanları (Umumi) Kongresi, muhafazakar, liberal, aşırı dinci, Türkçü,

sosyalist gibi çeşitli görüşlere sahip farklı yörelerden gelen çok sayıda insanı bir araya

getirmiş olması bakımından önemli olmakla birlikte esasen devrim sonrasında her topluluğun

ve siyasi grubun ayrı hareket etmiş olduğunu da belirtmek gerekir. Gerçi kongrede bütün

zümre ve kabilelerin temsilcilerinden oluşacağı ifade edilen, Müslüman-Türk nüfusun

yaklaşan Duma seçimlerindeki stratejisini belirleyecek ve ortak siyasi faaliyetlerin

yürütülmesini sağlayacak bir merkezi Milli Şura’nın



oluşturulması kararlaştırılmıştır. Ancak

Milli Şura hiçbir zaman etkin bir organ haline gelememiştir.





30 üyeli olması öngörülen Milli Şura’daki bazı yörelerin temsilcilerinin seçimi, kongre sırasında

gerçekleştirildi. İdil ve Sibirya Müslümanları şurada sahip oldukları 10 üyeyi belirlerken, Türkistan (7 üye),

Kazakistan (5 üye) ve Kırım (2 üye) ise asıl üyelerini kendi yörelerinde belirleyene kadar çalışacak geçici

temsilcilerin seçimlerini yaptılar. Ayaz İshaki ile Sadri Maksudi, İdil ve Sibirya bölgesinden üye olarak

seçilirken, Togan Türkistan temsilcileri arasında yer aldı. Kafkasya ile Litvanya bölgesi için ise üye

belirlenmedi. (RBMK, 1988:502-503) 82



2.3.) Togan’ın Siyasi Faaliyetleri



2.3.1) Togan’ın Volga’daki Siyasi Mücadelesi

Kongrenin yapıldığı dönemde Başkurtlar için en önemli sorunlardan biri bölgelerine Rusların

yerleştirilmesiydi. Kongrenin bu konuyla ilgilenmemesi, Haziran 1917’de Başkurt Mili

Şurası’nın kurulmasına neden oldu. (Soysal, 2002b: 490) 19 Kasım 1917’de ise ünitarist

Tatarlar Orta Volga’da İdil-Ural (Trans-Bulak) Cumhuriyeti’ni kurarak, muhtariyet ilan

ettiler. Buna karşı Togan’ın önderliğindeki Başkurtlar da 29 Kasımda Başkurdistan’ın

muhtariyetini ilan etti. (Özbek, 1997:17) Kurulan hükümette Togan Dahiliye ile Harbiye

bakanlıklarını üstlendi. (Aynı dönemde Kırım, Türkistan, Azerbaycan ve Kazakistan’da da

muhtari cumhuriyetler kuruluyordu.)

Bu gelişme ile birlikte büyük bir Tatar-Başkurt cumhuriyetinin de oluşma ihtimali ortadan

kalkmış oldu. Konuyla ilgili olarak Tuncer Baykara (1989:9-10) Kazan Tatarlarının

Başkurtların kendileriyle birlik olmasını arzuladıklarını ancak Togan’ın bu fikrin aksine

Başkurdistan’ın kaderinin Kazan’dan çok Kazakistan ve Türkistan ile birlikte ele alınması

gerektiğine inandığını ifade etmektedir. Bu nedenle Kazanlılar Togan’ı Kazan-Başkurt

birliğini parçalamakla suçlamışlardır. Togan’ın kendisi ise biraz farklı bir yorum yaparak

gerek Başkurtların gerekse Kazakların muhtariyet ilan etmelerinin bir takım olumsuz tepkilere

yol açtığını ve bu durumun Kazanlılarla Özbeklerin bir bölümünün Kazakistan’ın kendi

aralarında bölüşülmesini içeren planlar ortaya atmalarından kaynaklandığını ileri sürmüştür.

(Togan, 1952a:143) 83

Her iki cumhuriyetin de ömrü kısa sürdü ve 1918 başlarında Sovyet güçleri tarafından tasfiye

edildiler. (Özbek, 1997:17) Kızıl Ordu 18 Ocak 1918’de Başkurt Milli Şurası’nın da kurulmuş

olduğu Orenburg’u ele geçirdi ve 3 Şubatta Togan tutuklandı.



Nisan başında Kazak ve

Başkurt güçleri Orenburg’u bastı ve böylece Zeki Velidi hapishaneden kaçmayı başardı.

(Baykara, 1989: 10)

İç savaşta Müslüman halkların desteğine ihtiyaç duyan (Özbek, 1997a: 17) Sovyet yönetimi,

23 Mart 1918’de Tatar-Başkurt Sovyet Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ilan etti. Bu yeni

yapılanmada kontrol büyük ölçüde Sultan Galiyev gibi Müslüman kökenli komünistlerin

elindeydi. 27 Mayıs 1918’de Çek lejyonlarının isyanı Başkurdistan’daki Sovyet gücünü

zayıflattı. Togan ise Çeklerden silah yardımı alarak Başkurtları askeri birlikler halinde

örgütlemeye başladı. (Baykara, 1989:10-11) Togan ve Başkurt güçleri bu dönemde Çek

lejyonlarının, Ataman Dutov önderliğindeki Kosak birliklerinin ve Amiral Kolçak

komutasındaki Beyaz Ordunun bulunduğu karşı-devrimci tarafta yer alıyordu. Togan ayrıca

Ufa’da sol-kanat karşı devrimciler ve Kazak Alaş-Orda birlikleriyle beraber Geçici Rus

Hükümeti’nin kuruluşuna da katıldı. Ancak Amiral Kolçak, geçici hükümeti devirdi ve Togan

komutasındaki Başkurt birliklerini dağıtmaya çalıştı. (Özbek, 1997a: 17) Böylece Başkurt

güçleri bir yandan Beyaz Ordu’yla diğer yandan Kızıl Ordu’yla mücadele etmek durumunda

kaldı.

Bu durum Kazak Alaş-Orda önderleriyle Togan’ı Sovyet hükümeti ile görüşmeye sevk etti.

Sonunda tarafların anlaşmaya varması üzerine 19 Şubat 1919’da Geçici Başkurt Hükümeti

kuruldu. (Özbek, 1997a: 17) Başkurt milliyetçilerinin Bolşevik güçlerle yaptığı bu ittifak,

ideolojik bir yakınlaşmadan ziyade taktiksel bir işbirliği izlenimini vermektedir. Her şeyden





Togan, Kazanlı ünitaristlerin jurnalleri sonucunda tutuklandığını öne sürmektedir. (Togan, 1934: 12) 84

evvel Togan, Türkçü taleplerine Bayazların tamamen karşı olduğunu iç savaşın başında

anlamıştır. Bolşevikler ise en azından Başkurt milliyetçilerinin siyasi faaliyetlerine daha

hoşgörülü yaklaşmıştır. Bununla beraber Bolşevikler arasında milliyetlerin rolüne ilişkin

farklı görüşlerin olduğunu da belirtmek gerekir. Başlangıçta “ulusal özgüllüklerin üniter bir

devlet çatısı altında bağdaştırılması gerektiğin[e]” inanan Lenin, zamanla “federalizmin

kaçınılmazlığını” kabul etmiştir. Böylece “birbirleriyle akde dayalı ilişkilere girecek, etnik

temelde devletlerin kurulmasını savunmaya” başlamıştır. Dolayısıyla “kültürel özerkliği

yekten reddetme noktasından bu özerkliğin teritoryal ve diğer boyutlarını tanıma noktasına

gel[miştir.]” Oysa Stalin, başından itibaren “ünitarist” bir yaklaşımı dile getirmiştir. Stalin,

1918-1920 arasında oluşmakta olan Sovyet Federasyonu’nun merkezi karakterini ısrarla

savunmuş, bu federasyonun içinde yer alan Ukrayna, Kırım, Türkistan gibi birimlerin sahip

olduğu “özerkliğin bağımsızlık anlamına gelmediğini ve ayrılmayı içermediğini”

vurgulamıştır. Stalin’e göre “merkezi iktidar temel işlevlerin tamamını kendi elinde sıkıca

tutmalıydı.” Bu anlamda “Stalin için özerkliğin bahşedilmesi, esas olarak ‘sosyalist ünitarizm’

yolunda idari bir araçtı.” (Lewin, 2008: 34-35)

Togan’ın Bolşeviklerle olan işbirliği 27 Mayıs 1920’ye kadar devam etti. (Özbek, 1997a: 17-

18) Bu süre zarfında Togan bir çok defa Bolşevik liderlerle görüşme fırsatı elde etti. Fakat

Beyaz Ordu’nun Orta Volga bölgesi için bir tehdit olmaktan çıkmaya başlaması ve bunun

paralelinde Sovyet yönetiminin etkinliğinin artmasıyla beraber Başkurt güçlerinin varlığı

Bolşevikler için temel sorun haline geldi. Stalin’in Başkurt kuvvetlerinin dağıtılması kararı

alması işbirliğinin sonu oldu. 85

Volga bölgesinde Bolşeviklere karşı mücadele etmenin mümkün olmadığını



gören Togan

Türkistan’a geçti. Burada Togan 1922’e kadar sürdürdüğü mücadelesinde bir yandan Basmacı

hareketine katılırken diğer yandan Türkistan Milli Birliği’ni kurarak faaliyet yürüttü.

2.3.2.) “Türkistan Milli Birliği” ve Sonraki Girişimler

Togan Türkistan’a geçince öncelikle Cedidler Fırkası, sosyalist ERK Fırkası ve Kazak Alaş-

Orda güçleri ile birlikte (Özbek, 1997a: 18) Türkistan Milli Birliği’ni (TMB) kurdu ve ilk

başkanı oldu. Basmacılara katılması ise Özbek’e göre Togan’ın 1921 sonlarında Türkistan’a

gelen Enver Paşa ile kurduğu yakın ilişkiden kaynaklanmaktadır. Başlangıçta katılmayı

düşünmemesine rağmen Enver Paşa’nın Basmacıların başına geçmesi, Togan’ı da aynı yönde

hareket etmeye yöneltmiştir.

1922’de Sovyet hükümetinin Polonya cephesindeki kuvvetlerini Orta Asya’ya kaydırması ve

aynı yılın Ağustosunda Enver Paşa’nın ölümü Türkistan’da mücadele yürütme olanağını

ortadan kaldırdı. Bu durum üzerine 18 Eylül 1922’de toplanan 7. Türkistan Milli

Kongresi’nde Türkistan sorununu uluslararası alana taşıması ve Türkistan Milli Birliği’nin

merkezini yurtdışında kurması amacıyla Togan’ın ülkeyi terk etmesi kararı alındı. (Özbek,

1997a:18) Bu karar doğrultusunda Togan, Abdülkadir İnan ile birlikte İran ve Afganistan

üzerinden önce Hindistan’a ulaşıp, oradan deniz yoluyla Türkiye üzerinden Marsilya’ya ve

oradan da Paris’e gitti. Burada bir süre kaldıktan sonra Togan, yine Abdülkadir İnan ile

birlikte Berlin’e geçti. (Baykara, 1989: 13-14) Togan Almanya’da bir yandan bilimsel

çalışmalarına yoğunlaşırken diğer yandan Türkistan Milli Birliği’nin kongresini düzenledi.





Togan, yaşanan bu başarısızlığın nedenlerinden biri olarak, “Sibirya’daki müttefikler[in], o zaman Ukrayna ve

Azerbaycan Almanlarla Türklerin eline geçmiş olduğundan Başkurt ve Kırgız[-Kazak] ordularına silah

verilmesini menet[melerini]” görmüştür. (Togan, 1934: 29) 86

1925 Martında Berlin’e gelen (eski Maarif ve Sıhhiye vekili) Dr. Rıza Nur, Togan’la

görüşerek Türkiye’ye gelmesini teklif etti. Togan’ı ikna etmek için dönemin Berlin

büyükelçisi Kemaleddin Sami de büyük çaba sarf etti. Sonunda Nisan ayında bir emrivaki ile

Maarif Vekaleti Telif ve Tercüme azalığına tayin edilmesinin de etkisiyle Togan, Türkiye’ye

gitmeye karar verdi.

Ankara’daki görevine başlayan Togan 3 Haziran 1925’te Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına

geçti. Darülfünun Edebiyat Fakültesi dekanı Fuad Köprülü’nün İstanbul’a daveti üzerine

Togan 26 Ocak 1927’den itibaren bu üniversitede “Türk Tarihi Muallimi” olarak çalışmaya

başladı. (Baykara, 1989:17-18) Bu görevine Birinci Türk Tarih Kongresi’nde maruz kaldığı

ağır eleştiriler nedeniyle Avrupa’ya gitmeye karar verip 1932’de Darülfünun’dan istifa edene

kadar devam etti.

Togan’ın TMB’nin devamı sayılabilecek faaliyetleri Türkiye’ye gelişinden sonra da sürdü.

İstanbul’da yapılan bir toplantı sonucunda Togan, (eski Alaş-Orda hükümeti başkanı) Kazak

Mustafa Çokayoğlu ve (eski Buhara Halk Sovyet Cumhuriyeti Başkanı) Özbek Osman Hoca

ile Türkistan’daki Sovyet egemenliğine karşı ortak bir mücadele yürütmek konusunda

anlaşmaya vardı. (Soysal, 2002a: 487-491) 1927’de bu amaç doğrultusunda İstanbul’da Yeni

Türkistan adlı dergi yayınlanmaya başladı. Togan’ın aktardığına göre Yeni Türkistan

çıkarılırken Lehistan hükümeti konsolosu Schetzel’den baskı masraflarını karşılayan bir takım

sınırlı yardımlar alındı. (Togan,1966b: 232) Bu dönemde Polonya siyasetinde hakim konumda

olan Polonya Sosyalist Partisi lideri Pilsudski tarafından Bolşevik ve Rus karşıtı hareketler

siyasi ve ekonomik olarak destekleniyordu. Bunun bir sonucu olarak 1926’da Polonya’nın

teşvikiyle Sovyetler Birliği’ndeki Rus olmayan Beyaz Ruslar ve Ermeniler dışındaki bütün

milletlerden gelen çok sayıda göçmenin katılımıyla Promethe Birliği kurulmuştu. Söz konusu

milletlerin bağımsızlığını sağlamak amacıyla farklı siyasi mülteci gruplarını ortak bir çatı

altında bir araya getiren bu harekete Mehmet Emin Resulzade, Ali Merdan Topçubaşı ve

Mustafa Çokayoğlu’nun da aralarında bulunduğu, 1917-1921 yılları arasında Rusya

siyasetinde etkin olmuş ama sonra ülkeyi terk etmek zorunda kalmış birçok milliyetçi önder

de katılmıştı. (Turan, 1997: 49-57; 39-47) Polonya’nın Yeni Türkistan’a sağladığı mali destek

de bu çerçevede yapılmış olsa gerektir.

Yine 1927’de Türkiye’deki Rusya göçmeni milliyetçi liderler tarafından Türkistan Türk

Gençler Birliği kuruldu. Tüzüğünde siyasi bir amacının olmadığını belirten söz konusu örgüt

esasen Türkistan Türklerinin kültürüne ve tarihine olan ilgiyi artırmaya çalıştı.



(Soysal,

2002a: 487-491) Togan’ın bu çerçevede değerlendirilebilecek bir diğer faaliyeti ise 1927’de

“Türkistan ve Azerbaycan’ı Öğrenme Derneği”nin kuruluşuna katılmasıdır. (Soysal, 2002b:

490-491)

Ancak farklı bölgelerden gelen grupların işbirliği uzun süreli olmamış, daha önceki dönemle

ilgili anlaşmazlıklar ve milliyetçi liderler arasında yaşanan çekişmeler nedeniyle kopmalar

yaşanmıştır. Böylece Togan ile Çokayoğlu’nun da yolları ayrılmıştır. Daha sonra Paris’te Yaş

Türkistan adlı dergiyi çıkaran Çokayoğlu, Togan’ı birlikte yayınlamaya başladıkları Yeni

Türkistan’da çalışmasına mani olmakla suçlamıştır. Ayrıca Togan’ın Hokand’ta daha önce

kurulan mili bir hareket olduğunu vurguladığı muhtari cumhuriyetle ilgili olarak Rus

tarihçilerin değerlendirmelerini tekrarladığını ve esasen genel olarak tarihe sınıf mücadelesi

penceresinden baktığını ileri sürmüştür. Bunun üzerine o sırada Atsız Mecmua’yı

yayınlamakta olan Nihal Atsız ile Abdülkadir İnan, Çokayoğlu’nun iddialarına karşı Togan’ı





Türkistan Türk Gençler Birliği, adını 1940’da Türk Kültür Birliği olarak değiştirdi ve 1942’de Türk

Amacı”adlı dergiyi yayınladı. Dernek 1950’de ise “Türkistanlılar Kültür ve Sosyal Yardımlaşma Derneği” adını

almıştır. (Soysal, 2002a: 489,504) 88

savunmuşlardır. Togan’ın katılmadığı bu tartışma karşılıklı suçlamaların ve eleştirilerin

yapıldığı yazılar yoluyla devam etmiştir. (Soysal, 2002a: 500-501)

Birinci Türk Tarih Kongresi’nin ardından ülkeyi terk etmek durumunda kalan Togan, yedi yıl

kadar Avrupa’da yaşadı. Sovyet Devrimi’nin ardından Avrupa’ya gelen birçok Türki

göçmenin aksine, Togan yurtdışında kaldığı süre boyunca sayıdaki siyasal faaliyetlerden

ziyade akademik çalışmalarına yoğunlaştı. Önce Avusturya’ya giderek, Viyana

Üniversitesi’nde devrim nedeniyle Rusya’da yarım bıraktığı üniversite eğitimini

tamamlamasının ardından aynı üniversitede doktora yaptı. Haziran 1935’te doktorasını

bitirdikten sonra Orta Asya Tarihi ve İslamiyet alanında önce Bonn sonra Göttingen

üniversitelerinde çalıştı. (Baykara, 1989: 24-25)

Atatürk’ün ölümü sonrasında İnönü’nün (biraz da siyasal tabanını genişletmek amacıyla)

Kurtuluş Savaşı’nın lider kadrosunda yer almış ama 1926 İzmir Suikasti ile tasfiye edilmiş ve

bir kısmı da yurtdışına gitmek durumunda kalmış bulunan Rauf Orbay, Kazım Karabekir,

Adnan Adıvar gibi önemli kişilikleri milletvekili yaparak yahut resmi görevlere atayarak bir

tür uzlaşma siyaseti yürütmeye başlaması, (Zürcher, 2002: 269-270) Togan’ın Türkiye’ye

dönmek için İnönü, Fevzi Çakmak ve Maarif Vekili Hasan Ali Yücel ile temasa geçmesine

neden oldu. 1 Mayıs 1939’da Maarif Vekaletine yaptığı resmi başvuru olumlu karşılandı ve

Togan İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne 1 Eylül 1939’da göreve başlamak üzere

tayin edildi. (Baykara, 1989: 27-28)

Bu konuyla ilgili olarak Tuncer Baykara (1989: 27) İnönü yönetimince başlamakta olan İkinci

Dünya Savaşı’nın Alman üstünlüğüyle sona ereceği ve Sovyetlerin güç kaybedeceği inancıyla

Almanlarla ilişki kurmayı kolaylaştıracağı düşünülerek Togan’ın ülkeye dönüşünün kabul 89

edilmiş olabileceğini öne sürmektedir. Ancak bu iddia çok da doğru gözükmemektedir. Çünkü

1930’lu yıllar boyunca en büyük tehdit olarak Mussolini’nin Akdeniz’deki yayılmacı

hedeflerini görmüş olan Türkiye, o sırada, İtalya’nın 7 Nisan 1939’da Arnavutluk’u işgaliyle

iyice huzursuz bir durumdaydı. Onikiadalar dolayısıyla komşu olduğu İtalya’nın Balkanlar’da

yayılmaya devam edeceği endişesiyle İnönü yönetimi, İngiltere ve Fransa ile görüşmelere

başlamıştı. Bu dönemde Türkiye’nin temel hedefi bir yandan bu iki ülke ile yakınlaşırken

SSCB ile var olan dostluğunu da sürdürmek ve böylece bir biçimde İtalya ile (ister istemez)

müttefiki Almanya’ya karşı İngiltere, Fransa ve SSCB ile ortak hareket etmekti. (Aydın,

2002: 415-417) 23 Ağustos’ta Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı’nın imzalanması (ki bu tarih

Togan’ın -ilginç bir tesadüf eseri İkinci Dünya Savaşı’nın da başladığı gün olan- 1 Eylül’de

İstanbul’da göreve başlamasından biraz öncedir) söz konusu hedefin gerçekleştirilmesini

zorlaştırdı. Bununla birlikte Türkiye, 19 Ekim 1939’da Fransa ve İngiltere ile imzaladığı

karşılıklı yardım antlaşmasında kendisini SSCB ile savaşa sokabilecek



herhangi bir

yükümlülükten kaçındı. (Sander, 2002: 65,109; Aydın, 2002: 422-424) Bütün bunlar

Togan’ın Türkiye’ye dönmek için başvurduğu dönemde İnönü yönetiminin Almanya’nın

SSCB’ye karşı olası bir zaferine yönelik bir politika yürütmediğini göstermektedir.

Görünen odur ki Togan’ın Türkiye’ye dönüşü İnönü yönetiminin dış politika ile ilgili

beklentileri nedeniyle değil, esasen ülkedeki politik dengelerin değişmesi sayesinde mümkün

olabilmiştir.





Kurtuluş Savaşı’ndan beri çok iyi olan Türkiye-SSCB ilişkilerinki ilk bozulma ise “Saraçoğlu Misyonu” diye

anılan dönemin dışişleri bakanı Şükrü Saraçoğlu’nun 25 Eylül-17 Ekim 1939 tarihleri arasında (ki bu Togan’ın

dönüşünden sonraki bir tarihtir) Moskova’da Stalin ve Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov arasındaki görüşmelerde

gerçekleşmiştir. Fransa ve İngiltere ile yaptığı (ama daha parafe etmediği) anlaşmaya benzer bir ittifak kurmayı

arzulayan Türk heyetinden Molotov ve Stalin’in ısrarla Montreux Sözleşmesi’nde SSCB lehine değişikler

istemesi, Üçlü İttifak’la uyuşmayan bazı taleplerde bulunması ve karşılığında yapılacak antlaşmada Türkiye’ye

yeterli güvenceleri vermekten kaçınması nedeniyle görüşmeler, bir sonuca ulaşamadan sona ermiştir. Bu olay,

Türk-Sovyet ilişkilerinde bir dönüm noktasını ifade etmektedir. O tarihe kadar uluslararası alanda SSCB’ye

danışmadan hareket etmemeye ve bilgilendirmeden hiçbir anlaşma yapmamaya özen gösteren Türkiye söz

konusu politikasını terk etmiştir. Özellikle Montreux konusundaki talepler İnönü yönetiminin savaş boyunca

Sovyet niyetlerinden şüphe duymasına neden olmuştur. (Aydın, 2002: 415-424) 90



2.3.3.) “Uluğ Türkistan” Projesi

Togan’ın gerek bu dönemdeki gerekse daha sonraki siyasi faaliyetlerini belirleyen temel

hedef, Türklerin birliğini sağlayacağına inandığı “Uluğ Türkistan” fikridir. Togan 10-22 Eylül

1922’de Taşkent’te düzenlenen Umumi Türkistan Kongresi’nde çerçevesi çizilen “Uluğ

Türkistan”ın orta, batı ve cenubi (güney) olmak üzere üç bölgeden meydana gelen bir

federasyon olabileceğini, Başkurdistan’ın “Küçük Başkurdistan” denilen doğu kısımlarının da

Batı Türkistan içinde yer alabileceğini öngörmüştür. Kazanlıların ise Başkurtların batı

kısımlarını da içine alarak bir “İdil-Ural Cumhuriyeti” kurmaları gerektiğini belirtmiştir.

Bunların hayata geçirilmesinin ardından Doğu Türkistan, İdil-Ural ve “Uluğ Türkistan”ın

“Büyük Türkistan Konfederasyonu” adı altında birleşebileceğini de düşünmüştür. (Togan,

1952a: 149-151) Togan ilk etapta “Büyük Türkistan Konfederasyonu” içinde görmemekle

beraber Doğu Türkistan’ın doğusundaki Çin hakimiyetindeki Müslüman Türklerin, İdilUral’ın batısında yer alan Müslüman olmayan Çuvaşların, yine Müslüman olmayan Altay

Türklerinin de bu yapıya dahil edilebileceğini de söylemiştir.

Togan’a göre “Uluğ Türkistan”, “kavmiyeti de itibarı nazarına alan ve iktisadi esaslara

dayanan coğrafi mıntıkalara bölünen bir federasyon” olacaktır. (Togan, 1952a: 149-150)

Çünkü ancak böyle Türkistan’daki kabilelerin kaynaşabileceğini düşünmektedir.

Federasyonun içinde kabilelerin kaynaşması, “umumi milli ve edebi bir lisan”ın ortaya

çıkmasıyla mümkün olacaktır:

“[Ancak] bu lisan o veya bu kabilenin diğerlerini temsil [asimilasyon]

tecrübeleriyle değil, müşterek medeni faaliyet için zemin vücuda getirmekle, belki

de şarki Fin şivelerinin garbi Finlere galebesi gibi bir medeni müsabakanın tabii

neticesi olarak kendiliğinden husule gel[ecektir]. Her kabilenin şive, ahlak ve 91

adetleri kendi vatanında ve muhitinde kendisi için sevimlidir ve bu itibarla diğer

kabileler için de şayanıhürmettir. Bir kabile mümessili diğer kabileler arasında

yerleştiği taktirde bu kabilenin lisan ve âdâtına temessül etmesi, umumi

münasebatın iyileşmesi için tavsiye edilebilen bir noktadır; bununla beraber

herkesin kendi kabile ve şivesine merbutiyeti [bağlılık] pek tabii görülmelidir.”

(Togan,1934: 30) 92



2.4.) Togan’ın Türk Milliyetçiğindeki Etkisi ve Konumu



2.4.1.) Rusya Kökenli Aydınlar Kuşağı

Türkiye’de Türk milliyetçiliğinin gelişiminde Zeki Velidi Togan’ın da aralarında bulunduğu

Rusya kökenli aydınların önemli bir payı olmuştur. Söz konusu aydınlar kuşağının Türkiye’ye

geliş zamanları ve nedenleri farklı olsa da büyük bölümünün Sovyet devrimi sonrasında

siyasal nedenlerle göç ettiğini söylemek mümkündür. Esasen bu göçmen aydın kuşağının

üyeleri, geldikleri bölgeler veya yöreler bakımından da farklılaşmaktadır: İdil-Ural, Orta

Asya, Kırım, Kafkasya gibi. Ayrıca mensup oldukları Türki topluluğun sosyo-ekonomik

yapısı ve ilgili topluluk içindeki sınıfsal konumları itibariyle de ciddi farklılıklar

göstermektedirler.

Bütün bunlara rağmen Rusya kökenli aydınlar kuşağını aynı başlık altında ele almayı

mümkün kılan unsur ise hepsinin bir şekilde az veya çok, büyük bir istekle yahut gönülsüzce

resmi Türk milliyetçiliğinin oluşumuna katkıda bulunmuş olmalarıdır. Esasen söz konusu

katkı Osmanlı döneminde başlamış, Rusların kültürel egemenliğinin belirlediği bir ortamda

yetişmiş Hüseyinzade Ali, Ahmet Ağaoğlu ve Yusuf Akçura gibi aydınlar buna karşı

yürütülen etnik-kültürel bir muhalefetin tecrübelerini Osmanlı’ya taşımışlardır. (Ersanlı,

2006: 79) Her ne kadar Türkiye’ye yerleşmemiş olmakla birlikte Gaspıralı’nın da İstanbul’da

bulunduğu dönemlerdeki temasları ve daha önemlisi Tercüman gazetesi ile diğer yayınları

vasıtasıyla Rusya’daki Türk topluluklarındaki kültürel reform çabalarının ve 1905

Devrimi’nden sonra yoğunlaşan siyasi faaliyetlerin deneyimlerini Osmanlı’daki Türkçülere

aktarmış olduğunu söylemek gerekir. 93

Rusya kökenli aydınların önemli bir bölümü, İttihatçılarla da yakın ilişkiler kurdu; hatta

birçoğu bu çevrelerin içinde yer aldı ve Milli Mücadeleyi destekledi. Sovyet Devrimi

sonrasının milliyetçi girişimlerde rol almış Zeki Velidi Togan, Sadri Maksudi Arsal, Mehmed

Emin Resulzade, Abdülkadir İnan gibi yeni bir göçmen kuşağının katılımıyla birlikte

1920’lerde Türkiye’deki Rusya kökenli aydın topluluğu oldukça genişledi.

Türkiye’de yeni kurulan cumhuriyet, büyük bir nitelikli kadro açığı yaşıyordu. Dolayısıyla

Rus kökenli aydınların varlığı, Kemalist rejim açısından faydalı bir durum olarak

görülüyordu. Fakat bu, aydınları kritik bir seçimle baş başa bırakıyordu. Onlara gösterilen ilgi

tamamen yeni Türk devletinin kendi politik ihtiyaçlarından kaynaklanıyordu. Bu anlamda

göçmen aydınlar için Türkiye’de kalmak demek, ister istemez kendi geldikleri bölge ile ilgili

politik hedeflerini bırakıp ulus-devletin inşa sürecine katkıda bulunmak anlamına geliyordu.

Söz konusu seçeneği tercih etmeyenler ise iki savaş arası dönemde ülkeyi terk etmek zorunda

kaldı. (Özbek, 1997a: 15,20) Ayrıca 1920’ler ve (sonu hariç) 1930’lar boyunca Türk-Sovyet

ilişkilerinin oldukça iyi olması da Kemalist rejimin Sovyetler Birliği’ndeki Türklere yönelik

projelere soğuk yaklaşmasına neden oldu. Bu nedenlerden ötürü Sovyetler’deki Türklerin

siyasal mücadelesi için çalışmak isteyen birçok kişi, Avrupa’da yaşamayı tercih etti.



Sovyet

Devrimi sonrasında göç edenlere bakıldığında, Avrupa dışında daha az sayıda olmakla

beraber, Afganistan, İran vb. ülkelere de gidenler oldu.





Bu konuyla ilgili olarak Togan, “muhacerette bulunan Türkistanlı zümreler[in] kendilerine varlıklarını

göstermek için kim yardım ederse ona koş[tuklarını]” dile getirmektedir. Bu bağlamda bir örnek olarak İkinci

Dünya Savaşı sonrasında Özbeklerle bir kısım Azerbaycanlı ve Dağıstanlının önce İngilizlere yanaştığını,

Kazakların ise Amerikalılarla temasa geçtiğini aktarmaktadır. (Togan, 1952a: 144-145)

Ancak Türkistanlılar arasındaki siyasal çekişme bu dönemde de varlığını sürdürmüştür. Örneğin Togan,

Kazaklar ile Özbekler ve Kazanlı Tatarlar arasında Amerikanın Sesi radyosunda hangi dillerde yayın yapılması

gerektiği konusunda ciddi tartışmaların yaşandığından bahsetmektedir. Sonunda Amerikalıların radyoda bütün

Türkistanlılara ulaşabilmek amacıyla Özbekçe ve Tatarcanın yanı sıra Türkmence ve Kazakçayı da kullanmaya

karar verdiklerini anlatmaktadır. (Togan,1952a: 147) 94

Gün Soysal (2002a : 483) Türkiye’ye göçün sınırlı olmasının nedenlerinden birinin devletin

Balkanlardaki Türklerin göçünü destekleyen bir politika izlemekle beraber Sovyetler

Birliği’nden gelenlere karşı benzer bir tutum takınmamasından kaynaklandığını

düşünmektedir. Hatta Soysal’a göre Sovyetler’den göç edenler arasında da bir ayrım yapılarak

“Kırım Tatarları, Azeriler ve hatta Gürcüler, Tatarlara ve Özbeklere tercih edilmiş”tir.

Atatürk tarafından Türkiye’ye davet edilen yahut kendisi göç eden Rusya kökenli aydınların

birçoğu Türk dili ve tarihi ile ilgili bilimsel çalışmalara yoğunlaşmışlardır.

33

(Soysal, 2002a:

485) Yaptıkları çalışmalar yoluyla Türkiye’ye önemli katkıları olmakla beraber herhalde

Kemalist rejim açısından sağladıkları asıl yarar genç cumhuriyetin Osmanlı Devleti ile olan

bağlarının ortadan kaldırılmasında oynadıkları kritik rol olsa gerektir.

Yeni Türk devletinin oluşturmaya başladığı resmi Türk milliyetçiliğinde milli kimliğin

“öteki”si olarak kendi geçmişini (Osmanlı dönemini) seçmesi, (Bora, 2007: 41) eski kimlik ile

herhangi bir bağı olmayan (ya da bu bağın zayıf olduğu) Rusya kökenli aydınları, yeni milli

kimliğin inşa edilmesi işinde ön plana çıkarmıştır. Bunun doğal bir sonucu olarak Osmanlı

döneminin üzerinden atlayıp, Orta Asya’daki eski Türk devletleriyle ilgilenen resmi tarih

çalışmalarını birçok göçmen aydın desteklemiş hatta bunlara (biraz da köken itibariyle ilgili

coğrafyadan gelmenin yarattığı olumlu motivasyonun etkisiyle) önemli katkılarda

bulunmuştur.

Cumhuriyetin ilk dönemlerinde Rusya kökenli aydınların bir kısmı Türkiye dışındaki Türk

topluluklarının tarihine ve kültürüne olan ilgiyi artırmak için de çalışmalar yapmıştır. 1927’de





Bu konuyla ilgili olarak Soysal (2002a: 485,487) 1924’te Fuat Köprülü tarafından kurulan Türkiyat

Enstitüsü’nün Rusya kökenli aydınlarla Türk aydınlarının kaynaşmalarımı sağladığını, ayrıca 1935’te kurulan

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin de İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında özellikle Tatar ve Azeri göçmen bilim

adamlarının toplandığı bir merkez olduğunu belirtmektedir. 95

kurulan Türkistan Türk Gençler Birliği’nin yayınladığı çeşitli kitapçıkları ve düzenledikleri

konferansları bu kapsamda değerlendirmek mümkündür. Benzer amaçlara sahip bir başka

dernek de aynı yıl kurulan Türkistan ve Azerbaycan’ı Öğrenme Derneği’dir. Özdoğan’ın

(2006: 201-202) aktardığına göre başlıca amacı, “sade Türkistan’ı değil, Türkiye’yi ve bütün

Türk alemini, bilhassa Türk memleketlerinin yekdiğeriyle olan münasebetlerini, maddi ve

manevi vahdetlerini öğrenmek” olan dergi çok sayıda üniversite öğrencisinin ilgisini

çekebilmiştir.

Bu konuda yürütülen faaliyetler derneklerle sınırlı kalmamıştır. Ayrıca bu dönemde çeşitli

göçmen grupları tarafından çok sayıda dergi yayınlanmıştır. Ancak bu tür girişimler iktidar

tarafından hiç hoş karşılanmamıştır. Öncelikle Azeri göçmenler tarafından çıkarılan Yeni

Kafkasya 1927’de, Azeri Türk 1928’de kapatılmıştır. Ardından Temmuz 1931’de yürürlüğe

giren Basın Kanunu’na dayanılarak kapatılan Mehmed Emin Resulzade’nin 1929-1931 yılları

arasında çıkardığı Odlu Yurt ile 1927-1931 yılları arasında yayınlanan Yeni Türkistan bunları

izlemiştir. Bütün bu dergilerin kapatılma nedeni, yaptıkları propagandayla Türk-Sovyet

ilişkilerini olumsuz etkilediğine yönelik hükümetin endişesidir. Bu dergilere yayın hayatına

son veren Azerbaycan Yurt Bilgisi



ile “Orhun’un



da eklenmesinin ardından 1934 yılı

itibariyle Sovyetler Birliği’ndeki Türk topluluklara yönelik ister açıkça isterse kültürel

meseleler üzerinden daha ihtiyatlı bir şekilde Türkçü emellerin dile getirildiği herhangi bir

yayın kalmamıştır. Ekim 1934’te Basın Kanunu’nda yapılan bir başka değişiklikle Türk

göçmenlerin yurtdışındaki yayınlarının ülkeye sokulması yasaklanmış, böylece Pantürkist bir

propaganda yürütmek için bir imkan kalmamıştır. (Özdoğan, 2006: 204-206)





1932-1934 yılları arasında Azeri Ahmet Caferoğlu’nun başyazarlığında çıkarılan aylık olarak çıkarılan

Azerbaycan Yurt Bilgisi, yalnızca Azerbaycan değil Orta Asya, Kırım, Kazan ve Doğu Avrupa’daki Türk

toplulukların kültürleri, dilleri ve tarihleri hakkında bilgi vermeye odaklanmıştır. Abdülkadir İnan, Akdes Nimet

Kurat gibi göçmenlerin de yazılarıyla katkıda bulunduğu dergi siyasi bir içeriği pek de bulunmamasına ve

bilinçli bir şekilde ilgi alanını kültürel konularla sınırlamış olmasına rağmen kapatılmaktan kurtulamamıştır.

(Özdoğan, 2006: 2002-203, 206-207)



Her ne kadar Orhun Türkiyeli bir Türkçü olan Nihal Atsız tarafından çıkarılmış olsa da derginin yazarları

arasında çok sayıda Rusyalı göçmen de bulunmaktadır. 96



2.4.2.) Togan’ın Turancı Akım Üzerindeki Etkisi



Togan’ın Türkiye’de milliyetçilik açısından önemi ele alındığında ilk olarak IrkçılıkTurancılık Davası ve Pantürkist yayınlardaki yazıları akla gelmektedir. Özellikle Pantürkist

hareketin dış gelişmelerin etkisiyle güç kazandığı İkinci Dünya Savaşı sırasında başta Akdes

Nimet Kurat, Zeki Velidi Togan ve yakın arkadaşı Abdülkadir İnan olmak üzere birçok Rusya

kökenli aydının Pantürkist dergilere yazılar verdiği görülmektedir. Ayrıca dönemin Pantürkist

akımının Reha Oğuz Türkkan ile birlikte iki liderinden biri ve en önemli kişiliği olan Nihal

Atsız’ın da Togan’dan oldukça etkilendiğini belirtmek gerekir.

Ancak Togan’ın söz konusu etkisi, Atsız ve diğer Turancılarla arasında bir düşünsel

devamlılığa yol açacak kadar ileri gitmemiştir. Her şeyden önce ırkçılığa meyleden, açıkça

anti-komünist ve dış Türkler’e



ilişkin irrendantist bir söylem benimsemiş Türkiye’li

Pantürkistlerin (Özbek, 1997a: 15; Özbek: 1997b: 20) siyasal görüşleri, Rusya kökenli

Türkçülerinkinden birçok bakımdan farklılaşmaktadır. Örneğin daha çok kültürel bir birliğe

vurgu yapan Togan’ın (ve birçok Rusyalı Türkçünün) aksine Atsız, Türkler için tek bir

merkezden idare edilecek siyasi bir birliği hararetle savunmuştur. (Soysal, 2002a: 492-3, 501,

503) Atsız şöyle yazmaktadır: “Türk Eli bölünmez bir bütündür. Bu bütünün, bugün dışarıda

kalan parçalarını da bir gün içeriye alacağız.” (Atsız, 1932c: 8)

Togan, ‘Türk’ tanımı içinde Türk dilinde konuşan hatta bazı durumlarda dilini unuttuğu halde

milli şuurunu muhafaza edenleri de saymakta, bunlar arasındaki tam şuurlu kısmın Türkiye

Türkleri olduğunu öne sürmektedir. Milli rehberinin Ziya Gökalp olduğunu belirttiği Türk





Bu dönemde ve daha sonra Türkçü hareket dış Türkler için çoğunlukla “esir Türkler” ifadesini kullanmıştır. 97

milliyetçiliği, ona göre “tarihi devirlerde tahavvüllere [dönüşüm] maruz kalan origine

ethnique manasına gelen soy birliğini milleti teşkil eden unsurlardan sayıyorsa da diğerlerine

faikiyet iddiasında bulunan antropolojik race-ırk prensibini hiçbir zaman kendi milli

teşekkülünde müessir bir faktör saymamıştır.” Bu anlamda farklı bir soydan gelmekle birlikte

“Türk harsına tereddütsüz ve nihai olarak iltihak edenler” de Türk milletinin bir parçası olarak

görülmelidir. (Togan, 1951b:80-81,85-87)

Radikal milliyetçi bir siyasal söylemi oldukça provokatif bir üslupla dile getiren Atsız ise

görüşlerindeki ırkçı boyutu gizleme gereği bile duymamıştır: “Irki asaletimiz, enerjimiz ve

insanlık meziyetlerimize dünya milletleri ve büyükleri hayran kalırken, bizim kendi

milletimizi hiçe saymamız ve kendi kabiliyetlerimizden ümit kesmemiz eğer fena bir kasda

makrunsa alçaklık, böyle bir niyete matuf olmadan inanılmış ise kör gözlü bir budalalıktır.”

(Atsız, 1931a: 2) Atsız’ın Türklük tanımında kullandığı temel ırksal ölçüt fiziksel olduğu

kadar kültürel ve ahlaki bir gösterge olarak ele aldığı kan bağıdır. (Bakırezer, 2002: 354)

Atsız’ göre “Millet, fertleri kan ve ahlak bağlarıyla birbirine bağlanmış bir cemiyettir. Bu

fertlerin ahlaki kuvveti milletin sağlamlığı demektir.” (Atsız, 1932a: 1) “Milliyetçiliği

milletler arasında güçlü olanın kazanacağı doğal bir savaş tasavvuruna” dayandıran Atsız

eserlerinde savaşı ve şiddeti estetize etmiştir. Bu anlamda ona göre milli ülkülere ancak

“kanla, kılıçla, dövüşle, milli kinle” ulaşmak mümkündür ve bu yolda saldırgan girişimlerde

bulunmak kaçınılmazdır. (Bakırezer, 2002: 352- 355) Atsız’a göre;

“Tarihin bize gösterdiği misallerden alacağımız bir ders vardır: milli mefkûreler

taarruzidir. (…) ‘Hayat için savaş’ kaidesince yeryüzünde her soyun arzusu kendi

cinsini dünyaya yaymaktır. Buna hiç bir soyun muvaffak olamaması aynı arzuda

olan başka soyların mukavemetine maruz kalmasıdır. Yeryüzünün insan soyları

olan milletler de aynı arzu ile asırlardır çarpışıyorlar. (...)

Medeniyet ilerledikçe insani fikirlerin de galebe edeceği, milletlerin kardeş olacağı

bir gün geleceği hakkındaki fikirlerin hepsi birer rüyadır. (...) Bütün insanların

kardeş olması, ihtirasın, kavganın kalkması tabiata muhaliftir, insanlık ve kardeşlik

propagandası medeniyette ilerlemiş milletlerin, er meydanında silahla

yenemedikleri geri milletlere karşı tatbik ettikleri yeni bir tabiye usulüdür. (...)

Mütareke yıllarında, insaniyet namına, Türkiye'nin bazı kültürsüz ve vahşi

ekalliyetlerine istiklal vermek isteyen İngiltere, kendi menfaati namına istiklal

isteyen medeni İrlandalıları imha etmekten çekinmiyordu. Suriye'yi Türk

zulmünden kurtaran Fransızlar daha pek yakın bir zamanda Şam'ı tayyarelerle

tahrip ettiler.” (Atsız, 1932b: 1-2)

Oysa Togan’a göre Türk milliyetçiliği, herhangi bir emperyalizm veya ırk üstünlüğü iddiasına

kapılmadan, ancak etnik hudutların siyasi hudutlarla sıkıştırılması yoluna da sapmadan

gelişmelidir. Bu anlamda Türkiye Türkleri, diğer Türklerin davaları ile kendi vatanlarını

tehlikeye düşürmemek kaydıyla ilgilenmelidir. (Togan,1951b: 84-85,87)

Gerek Atsız’ın gerekse Türkkan’ın düşüncelerinde yabancı ve azınlık düşmanlığı ile antisemitizm Togan’ın aksine merkezi bir konumdadır. Bununla beraber Togan’da da anti-semitik

bir boyutun olduğu görülmektedir. Togan, milliyetine açıkça sadık olmak şartıyla Musevilerin

vatandaşlıklarının tanındığını ancak “ismen Türk yahut Müslüman olan hakikatte asırlarca

kendi ırkî harsına merbut kalan zevatın güya ırkçılıkla mücadele eder görünüp Türk

milliyetçiliği ile mücadele et”tiğini ve bunların “kökü memleket dışında olan büyük siyasi ve

ırkî teşekküllerin gizli, planlı ve sistematik hareketleri olarak” görülmesi gerektiğini ileri

sürmüştür. Togan’a göre söz konusu kesim Türkiye Türklüğünü “diğer Türklerle hiç alışverişi

olmayan ve Ön Asya kavimlerinin bir halitası



” olarak göstermeye çalışmaktadır. (Togan,

1951b:80-81)

Din (ya da daha doğrusu Müslümanlık), Togan açısından Türk milliyetçiliğinin önemli

öğelerinden biridir. Buna gerekçe olarak Türkistan’daki Hıristiyan Türklerin milliyetçi

duygularının körelmiş olmasını göstermektedir. (Togan, 1951b:86) Atsız ise Togan’a nazaran

dine karşı çok daha mesafeli bir tutum takınarak bölücü bir etkisinin olabileceği endişesiyle

Türk milli birliğini belirli bir din koşuluna bağlamaktan kaçınmaktadır. Hatta dinleri bilimdışı

bir yobazlık olarak nitelendirmiştir. (Bakırezer, 2002: 357)

Togan ile Atsız mensubu oldukları hareketin adlandırılması konusunda da farklı yorumlar

getirmiştir. Atsız, kendi siyasi görüşlerini Turancılık başlığı altında tanımlıyorken Togan bu

kavramın Türkçülükle aynı anlama gelmediğini vurgulamıştır. Togan, Turan kavramının

muğlak bir içeriğe sahip olduğunu düşünmektedir. Ona göre “Turan daha ziyade bir edebi

tabirdir ki, efsanevi bir milli varlığı ifade eder.” Ayrıca başta Macarlar olmak üzere

birçoklarının söz konusu kavramı, ‘Ural-Altay’ tabiri yerine kullandığını da belirtmektedir.

(Togan,1960: 209)

Disiplin ve mutlak itaate dayanan otoriter bir düzeni arzulayan Atsız, eserlerinde hak ve

özgürlüklerin olabildiğince kısıtlandığı oldukça muhafazakar bir toplum öngörmüştür:

“Yaban mallarına harp var. Şehir canavarları olan tenezzüh otomobillerine, yılan

derisi gibi parlayan ipekli kumaşlara, boş kafaları süsleyen lüks şapkalara, gösteriş

budalaların tapındıran kürklü ve kadifeli parçalara, züppe midelerin hoşlandığı

Frenk pirinçlerine harp var.





Halita: birden çok öğeden oluşmuş karmaşık bir bütün 100

Asrın hülya aşılayan afyonlu filmlerine, kulaklara rakı içiren kahpe sesli plaklara

harp var. Cilalı tırnaklara, pomatlı suratlara, renkli kravatlara her yerde yurdumuza

dikilmiş düşman topu gibi patlayan şampanyalara harp var; iktisadi seferberlik var.

Bütün Türkler bir kalp gibi çarpacak, bir kafa gibi düşünecek ve bir ordu gibi

çarpışacak. Onun için diyoruz: Bütün Türkler bir ordu, katılmayan kaçaktır.”

(Atsız, 1931b: 3)

Kitlelerden uzak duran hatta iğrenen bir tavır takınan Atsız demokrasiye karşı çıkmış,

soyluluğu savunarak bu kesimin toplumsal ayrıcalıklara sahip olması gerektiğini belirtmiştir.

İnsan haklarını lüzumsuz bir özgürlük olarak gören, düzenin fertlerin grev ve toplantı

haklarının kısıtlanmasıyla sağlanabileceğine inanan (Bakırezer, 2002: 355-356) Atsız’ın bu

yaklaşımının devrim döneminde Rusya Müslümanları içindeki çeşitli grupların bir araya

gelerek az çok özgürce sorunlarını tartıştığı ve her görüşün dile getirildiği katılımcı kongre

deneyimlerini yaşamış Togan’a olan uzaklığı ortadadır. Gerek o dönem Togan’ın da önemli

temsilcilerinden olduğu federalistlerin, gerekse rakip akım olan ünitaristlerin Müslüman-Türk

nüfus için dinsel, kültürel ve siyasal özgürlükler talep eden, kadın ve işçi haklarını

önemseyen söylemleri ile Atsız’ın otoriter eğilimleri arasında ciddi farklar bulunmaktadır.

Aradaki farkı doğuran başlıca sebep ise Togan’ın milliyetçilik anlayışının Türkiyeli

Türkçülerden tamamen farklı bir siyasal iklimde şekillenmiş olmasıdır. Konuyla ilgili olarak

Özbek (1997b: 20), Togan’ın Rusya’dan ayrılmadan önceki siyasi faaliyetlerinin, komünizm

ve milliyetçilik, komünizm ve köylü toplumları gibi 20. yüzyıla damgasını vuran sorunların

gündeme geldiği bir dönemde bunlara pratik çözüm arayışları olarak görülmesi gerektiğini

düşünmektedir. Bu anlamda Togan’ın Rusya’daki devrimci ve sosyalist yazından da belli

ölçüde etkilendiğine dikkat çekmektedir. 101

Türkçü akıma katkıda bulunmuş olmakla birlikte Togan ile birlikte birçok Rusya kökenli

aydının asıl ilgilendikleri konu geldikleri bölgenin bağımsızlığa kavuşmasıydı. Türkiyeli

Türkçüler ise aynı konuyu Rusya’nın gerçeklerini pek de bilmeden ve “biraz üstten bir

bakış”la ele almışlardır. (Soysal, 2002a: 503)



2.4.3) İkinci Dünya Savaşı Sırasında Türkiye’deki Pantürkist Faaliyetler

Özdoğan (2002: 388-389), aslen Farsça kökenli bir sözcük olan “Turan”ın “kabaca eski

Sovyet Türkistan’ına tekabül eden bir alanın adı” olarak kullanıldığını ancak 19. yy’daki

çeşitli dilbilim ve ırk teorileriyle, Türkoloji çalışmalarının ortaya çıkmasıyla beraber kültürel,

siyasal ve tarihsel anlamlarla yüklü bir kavram halini almaya başladığını ifade etmektedir.

Böylece Turan, ilk olarak Hint-Avrupa ve Sami dillerine dahil olmayan Macarca, Fince,

Türkçe gibi çeşitli Avrupa ve Asya dillerini tanımlayan ortak bir dil ailesinin adı olarak

kullanılmaya başlamıştır. Söz konusu dil ailesinin aynı zamanda belli bir ırkı ifade ettiğine

dair yorumların güç kazanmaya başlamasıyla birlikte siyasi bir içerik de kazanan Turan

kavramı, 19. yy’ın sonuna gelindiğinde Macaristan’da Panturanizm diye tanımlanan bir

akımın doğmasına neden olmuştur.

Hiçbir zaman hakim bir siyasi güç haline gelemeyen bu hareket, Finlandiya ve

Macaristan’dan kimi zaman Japonya’ya kadar uzatılan bir coğrafya içinde Macarlar, Finler,

Türkler, Özbekler, Moğollar hatta Koreliler, Japonlar gibi çok sayıda halkı Turani saymış ve

bu anlamda Macar siyasetinde Batı Avrupa’ya karşı Avrasyacı bir açılımı dile getirmiştir.

(Özdoğan, 2002: 388-389) 102

Bu siyasal hareketin yanı sıra 1870’de Armenius Vambery başkanlığında dünyanın ilk

Türkoloji kürsüsünün kurulduğu Budapeşte Üniversitesi’ndeki çalışmalar da Turan kavramına

olan ilgiyi artırmıştır. 20.yy’ın başlarından itibaren Macar Turancıları ve Türkologları ile

Rusya ve Osmanlı kökenli Türkçüler arasında yoğun bir düşünsel etkileşim söz konusudur.

Böylece bir yandan Türkoloji çalışmaları ile Macaristan’daki Turancı fikirlerin diğer yandan

Rusya kökenli Türk asıllı göçmenlerin Türk kimliği hakkında getirdiği yeni yaklaşımların

etkisiyle Turan kavramı Osmanlı’daki Türkçü hareket içinde yaygın bir şekilde kullanılmaya

başlamıştır. Ancak Özdoğan’a göre Türk Turancılar, Macarlardan önemli bir farkla yalnızca

Türk dünyasını içeren bir siyasal programa yoğunlaşmışlardır. Bu anlamda Türk toplulukları

arasında gelişen Turancı hareket Macaristan’dakinin aksine gerçek bir Panturanizm değil

aslında bir Pantürkizmi savunmuş ve “Turan”ı Türkleştirmiştir. (Özdoğan, 2002: 393-394)

Balkan Savaşları’nın Osmanlıcılığı bir seçenek olmaktan çıkarmasıyla beraber Turan ideali ön

plana çıkmıştır. Türk Yurdu dergisi ve Türk Ocakları’nın önceleri Türk kavimlerinin kültürel

birliğini daha sonraysa açıkça siyasal birliğini dile getiren faaliyetlerinin güçlendirdiği

Pantürkist emeller, Rus Devrimi sonrasında Enver Paşa’nın Kafkasya’ya yönelik askeri

harekatıyla kısmen de olsa hayata geçirilmeye çalışılmıştır. (Özdoğan, 2002: 395-398) Ancak

1922’de Enver Paşa’nın Türkistan’daki ölümüyle sona eren bu yöndeki girişimler

başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin lider kadrosu Pantürkizmi benimsememiş, tersine bu tür

örgütlenmeleri kontrol altına almaya yönelmiştir. Bunun en önemli örneği Türk Ocakları’nın

ilgi alanının, programında 1927’de yapılan bir değişiklikle, eskisinin aksine artık bütün Türk

toplulukları olmaktan çıkarılıp yalnızca Türkiye Türkleriyle sınırlandırılmasıdır. İktidarın bu

yöndeki telkinlerinin ürünü olan söz konusu değişiklikle beraber, Türk Ocakları’nın programı,

Türkiye dışındaki Türklere yönelik herhangi bir irredantist hedefi dile getirmekten

(Sovyetlerle varolan iyi ilişkilerin de etkisiyle) bilinçli olarak kaçınan resmi milliyetçi

söyleme uygun hale getirilmiştir. İktidarın söz konusu tutumu, Rusya kökenlilerin, geldikleri

coğrafyaya yönelik faaliyetlerine uygulanan kısıtlamalarla birlikte düşünüldüğünde, 20’li ve

30’lu yılların büyük bölümünün Türkçü hareket için bir duraklama dönemi anlamına geldiğini

söylemek mümkündür.

1930’larda Nihal Atsız’ın liderliğini yürüttüğü Türkçü bir grup resmi ideolojinin çizdiği

politik çerçevenin dışında yer alarak, hatta onu eleştirerek Pantürkizmin başlıca savunucusu

haline gelmiştir. İkinci Dünya Savaşı yılları, İnönü’nün cumhurbaşkanı olmasının ardından,

ülkeye dönenler arasında bulunan Rıza Nur ile Togan’ın harekete katılımı ve başta Reha Oğuz

Türkkan olmak üzere yeni figürlerin ortaya çıkmasıyla beraber Türkçü faaliyetlerin hız

kazandığı bir dönemdir.

Bu dönemde Türkçü yayınlarda da bir patlama yaşanmış, büyük bölümü daha sonra

kapatıldığı için uzun ömürlü olamayan açıkça Pantürkist hedeflerin dile getirildiği (Atsız

ve/veya Türkkan tarafından çıkarılan) Bozkurt, Ergenekon



, Gök-Börü”



, Orhun, (Hasan

Ferit Cansever’in yayınladığı) Türk Yurdu



, (Fethi Tevetoğlu’nun) Kopuz



ve (Rıza Nur’a

ait) Tanrıdağ



gibi çok sayıda dergi yayınlanmıştır.

Türkçü bir gençliğin yetiştirilmesi gerektiğine inanan Türkçü akım, Orta Asya merkezli

etnosentrik bir tarih bilincinin yayılması için çaba sarf etmiştir. Bu amaç doğrultusunda ırkçı





1938-1939 yıllarında toplam üç sayı yayınlanmıştır. (Koçak, 1986: 449)



Kasım 1942-Mayıs 1943 tarihleri arasında yayınlanmıştır.



1 Eylül 1942’de yayınlanmaya başlayan Türk Yurdu’nun yazarları arasında Togan da bulunuyordu.



Mart 1939’da yayınlanmaya başlamıştır. Dergiye yazı verenler arasında Togan ile Abdülkadir İnan da vardı.



Yazı kadrosunda Rıza Nur’un yanı sıra Mustafa Hakkı Akansel, Necdet Sançar, Hüseyin Namık Orkun, Fethi

Tevetoğlu, Hasan Ferit Cansever, Şerif Bilgehan ve Nihal Atsız’ın da yer aldığı derginin ilk sayısı 8 Mayıs

1942’de çıkmış,ancak Nur’un ölümü üzerine aynı yılın Eylül ayında yayını durmuştur. (Koçak, 1986: 450) 104

nitelikteki kahramanlık öyküleri, Türk ırkının üstünlüğüne dair popüler yazılar, şiirler ve

destanlar dergilerde önemli bir yer kaplamıştır. Türk toplulukları için ortak bir dil yaratılması

meselesi yahut farklı toplulukların kültürlerinin, tarihlerinin tanıtılması gibi konular ise

yeterince işlenmemiştir. Bu iş daha çok adını 1940’ta Türk Kültür Birliği olarak değiştiren

Türkistan Türk Gençler Birliği



ile onun çıkardığı Türk Amacı



gibi göçmenlere ait

derneklere ve yayınlara kalmıştır. (Özdoğan, 2002: 400)

Toplumda yaygınlık kazanmaya başlayan Pantürkist hareketi, çıkarılan dergilere yazılarıyla

katkıda bulunarak destekleyenler arasında Rusya kökenli eski Türkçü liderlerin bir

bölümünün yanı sıra Mahmut Esat Bozkurt ve Şevket Reşit Hatiboğlu gibi CHP iktidarına

yakın kişiler de vardır. (Özdoğan, 2001: 485) Türkçü-Turancı hareket içinde yayın

faaliyetlerinin yanında örgütlenmeye yönelik de girişimler yaşanmıştır. Bunlar arasında en

kayda değeri Türkkan tarafından 1940’ta kurulan Kitap Sevenler Kurumu’dur. Atsız’la

birlikte savaş yıllarında Turancı akımın en etkili iki kişisinden biri olan Türkkan, bu kurumun

başına olası tepkileri azaltmak için babasının yakın arkadaşı Fethi Okyar’ı getirmiştir. Ancak

bütün Turancıları aynı çatı altında toplamak amacıyla kurulan bu örgüt, Nihal Atsız ve

arkadaşlarının destek vermemesi nedeniyle başarılı olamamış, kısa bir süre sonra da hükümet

zoruyla Halkevlerine ilhak edilmiştir. (Önen, 2002: 367)

Başlangıçta yeni kuşak Türkçülerden Türkkan ile 30’ların ırkçı, Turancı hareketinin

tartışmasız lideri Atsız işbirliği yapmışlardır. Ancak zamanla aralarında Türkçü hareketin

liderliği için bir çekişme başlamıştır. 1941 yılında her ikisinin de katkıda bulunduğu Bozkurt





Özdoğan, Türkistan Türk Gençler Birliği ile Türk Kültür Birliği’nden birbirinden ayrı iki dernek olarak

bahsetmektedir. Soysal ve Koçak ise bunların aynı derneğin farklı dönemlerdeki adları olduğunu düşünmektedir.

Bkz. Özdoğan, 2006: 208-209; Koçak, 1986: 449; Soysal, 2002a: 489



Türkler’in kültürel birliğini hedefleyen Türk Amacı Temmuz 1942-Şubat 1943 tarihleri arasında

yayınlanmıştır Ahmet Caferoğlu tarafından çıkarılan dergiye Abdülkadir İnan, Muharrem Feyzi Togay, Ali

Genceli ve Kadircan Kaflı gibi çok sayıda göçmen de Türk toplulukların kültürleriyle ilgili yazılarıyla katkıda

bulunmuşlardır. (Özdoğan, 2006 203-204) 105

adlı dergiye sahip olmak için verilen mücadelede Atsız grubunun başarılı olmasının ardından

1942 yılı itibariyle yollar tamamen ayrılmıştır. Önce aynı adla başka bir dergi çıkaran

Türkkan ve arkadaşları daha sonra Gök-Börü’yü yayınlamıştır. Bu andan itibaren Türkkan’ın

lideri olduğu grupla Atsız’ın yanında yer alanlar arasında dergi yazıları, broşürler ve kitaplar

yoluyla karşılıklı suçlamaların yöneltildiği bir rekabet başlamıştır. Dile getirilen suçlamaların

başlıcası, iki tarafın da birbirlerine yönelik gerçekte safkan Türk ırkından olmadığına dair

iddialarıydı. Konuyla ilgili olarak Özdoğan, söz konusu iddiaların yaşanan çekişmenin

ardında yatan temel neden olan liderlik mücadelesiyle olan bağına dikkat çekmektedir. Buna

göre dönemin bütün ırkçı-Turancıları yalnızca ırksal olarak safkan Türklerin siyasal seçkinler

olabileceğine inanıyordu; dolayısıyla safkan Türk olmama iddiası, aynı zamanda Türkçüler

için lider olma kabiliyeti ve hakkının da bulunmayacağı anlamını taşıyordu. (Özdoğan, 2006:

230-236)

Bununla beraber Atsız’la Türkkan’ın ırkçı yaklaşımları arasında birtakım farklar da

bulunmaktadır. Türkkan’ın ırkçılığı daha çok kafatasıyla ilgili antropolojik değerlendirmelere

dayanıyordu ve büyük oranda Gobineau’nun görüşlerinden mülhem pozitivist bir içeriğe

sahipti. Oysa Atsız, Gustav Le Bon’un etkisiyle fiziksel özelliklerin yanı sıra ırksal değerleri

de ön plana çıkaran bir tür spiritualist/idealist yaklaşımı benimsemişti. (Özdoğan, 2006: 236-

237)

Görüşleri arasındaki farklılık Türk tarihine bakışlarında da görülüyordu. Türkkan, 1930’lu

yılların başında resmi ideolojinin ihtiyaçlarına göre oluşturulmuş Türk Tarih Tezi’nin

öğretildiği bir kuşağa aitti. Bu anlamda tezin kafatası ölçümlerine dayanan ırksal/antropolojik

yaklaşımından oldukça etkilenmişti. Ayrıca resmi tarih anlayışının dayandığı Orta Asya’dan

göç eden Türklerin Sümer, Hitit, Roma gibi medeniyetlerin kurucusu olduğu iddiasını da 106

benimsiyordu. (Özdoğan, 2006: 230-231) Oysa Atsız daha başından itibaren Türk Tarih

Tezi’ne karşı çıkmıştı. Hatta muhalif tutumu nedeniyle 1933’te Darülfünun Edebiyat

Fakültesi’ndeki asistanlık görevinden alınmıştı. Bakırezer’e (2002: 353-355) göre resmi tarih

tezinde dile getirildiği gibi Türkleri Avrupalılarla ortak bir etnik kökene dayandırma gereği

duymayan Atsız, eski uygarlıkların Türk kökenli olduğuna yönelik iddiaları da bilim dışı bir

komedi olarak değerlendiriyordu. Bu bağlamda Türk Tarih Tezi çerçevesinde girişilen,

Anadolu’da çok eski tarihlerden itibaren Türklerin yaşadığını kanıtlama çabalarına karşı bir

memleketin sahibi olmak için oranın yerlisi olmak gerekmediğini dile getiriyordu.

Pantürkist akım içindeki ayrışmada görünen odur ki Rusya kökenli aydınlar taraf olmamıştır.

Çünkü bu dönemde gerek Togan, gerekse diğer birçok Rusyalı Türkçü, her iki grubun da

dergilerinde yazılar yayımlamaya devam etmiştir. Hatta Togan, varolan çekişmeyi ortadan

kaldırabilmek için çaba sarf etmiştir.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Pantürkizmin yükselişini anlayabilmek için yalnızca akım

içindeki gelişmelere bakmamak gerekir. Uluslararası konjonktürün ve Türkiye’nin dış

politikasını belirleyenlerin tutumu da bunda etkili olmuştur.

Savaş boyunca Türkiye, “aktif tarafsızlık” olarak adlandırılan gelişmelere göre taraflardan

birine yaklaşan ve savaş sonunda kazanan tarafın yanında olmasına olanak sağlayabilecek bir

politika yürütmüştür. (Özdoğan, 2001 : 481) Dönemin (sırasıyla) dışişleri bakanları Şükrü

Saraçoğlu ve Numan Menemencioğlu ile Türkiye’nin savaş dışı kalması yönünde yapılan

tercihin asıl sahibi ve yürütülen diplomatik faaliyetlerde son sözü söyleyen kişi olarak

cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından belirlenen Türkiye’nin dış politikası, hükümetin ülke

içinde pantürkistlere yönelik yaklaşımını da belirlemiştir. 107

Savaşın ilk yıllarında güç dengelerindeki değişimleri kendi lehine kullanmaya çalışan

Türkiye’deki iktidar özellikle 22 Haziran 1941’de Almanya’nın SSCB’ye saldırmasıyla güç

bir durumda kalmış, tarafsızlığını korumakta zorlanmıştır. Almanya-SSCB Savaşı’nın

başladığı 1941 Haziranı ile Almanların Stalingrad’ta doğu cephesindeki ilk önemli yenilgini

aldığı 1943 kışı arasındaki dönemde Türkiye, her iki taraftan da savaşa katılmak konusunda

çok fazla baskıya maruz kalmıştır. Bu dönemin, 1942 kışına kadar geçen ilk bölümünde

iktidar, daha çok Almanların (kendi yanlarında savaşa girilmesi yönündeki) yoğun baskılarına

karşı koymaya çalışmıştır. Almanya diplomatik teşebbüslerinin yanı sıra Türkiye’de

Pantürkist duyguların uyandırılması için de çalışmıştır. Esasen Nazilerin iktidara gelmesinden

sonra başlamış olan Alman propagandası



bu dönemde iyice yoğunlaşmış, bu çerçevede

Almanlar bir yandan Türk hükümetiyle diplomatik temaslarında Kırım ve Kafkasya’daki Türk

kökenli halkların geleceği konusunda işbirliği yapılmasını, hatta Türkiye’nin bu bölgelerde

toprak elde etmesini önermiş, diğer yandan Turancı örgütleri ve yayınları destekleyerek,

Panturanist propaganda yoluyla kamuoyunu ve Türk hükümetini etkilemeye çalışmıştır.

(Özdoğan, 2001: 477-478; Koçak, 1986: 190) Türkiye’de dış politikayı yönlendiren kadro ise

Almanların bu çerçevede Türkiye’de Türkçü liderlerle kurduğu ilişkilere onay vererek,

Pantürkist akımın güçlenmesine göz yummuştur.

Dönemin Almanya büyükelçisi Von Papen’in bu yönde attığı ilk adım Birinci Dünya Savaşı

sırasında Azerbaycan’daki Osmanlı ordusuna kumanda etmiş olan Enver Paşa’nın kardeşi

Nuri (Killigil) Paşa’nın Berlin’de Alman Dışişleri Bakanlığı ile temasa geçmesini sağlamak

olmuştur. Nuri Paşa burada Alman yetkililerle Türkiye’nin Almanya’daki büyükelçisi Hüsrev





Bu konuyla ilgili olarak Johannes Glasneck, Almanların Rusya ve Doğu uzmanlarının 1930’lu yıllarda

SSCB’deki Türk kökenli halklar hakkında Turancı düşünceleri güçlendirecek çalışmalar yayınladığını

aktarmaktadır. Söz konusu ideologlar arasında özellikle Alman Dışişleri Bakanlığı’yla sıkı bağları bulunan

Gotthard Jaeschke’ye dikkat çekmektedir. (Glasneck, 1979: 197-198) 108

Gerede’nin yakından izlediği çok sayıda görüşme yapmıştır. Von Papen ayrıca Almanya’nın

doğu cephesindeki askeri başarılarını göstererek, Türkiye’deki askeri yetkilileri

etkileyebilmek amacıyla bir Türk heyetini resmen davet etmiştir. Bunun üzerine İnönü, Harp

Akademisi Komutanı General Ali Fuat Erden ile o sırada Cumhuriyet ile Son Posta

gazetelerinde askeri strateji ve Alman-Sovyet Savaşı hakkında yazılar yazmakta olan, ayrıca

Alman yanlısı eğilimleri bilinen emekli general Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet’i



doğu

cephesine göndermiştir. Aslen kendisi de Tatar kökenli olan Erkilet ile Erden, gezileri

sırasında bizzat Hitler’le savaşın gidişatı hakkında görüşmelerinin yanı sıra bazı esir

kamplarını da dolaşmış ve buralarda Türk kökenli esirlerle konuşmuşlardır. Generaller,

dönüşlerinin ardından Şükrü Saraçoğlu ile Fevzi Çakmak’ın da bulunduğu bir toplantıda

İnönü’ye geziyle ilgili bilgi vermişlerdir. Daha sonra Erkilet Cumhuriyet’te yayınlanan bir

yazı dizisiyle cephe izlenimlerini kaleme almıştır. (Özdoğan, 2001: 487-490; Koçak, 1986:

193-194)

Bu dönemde Türkiye’de Türkçü fikirlere sahip olanlardan Alman Dışişleri’nin ilişki kurduğu

kişiler arasında Nuri Paşa ve Erkilet Paşa’nın yanı sıra Togan, Enver Paşa’nın yaverliğini

yapmış olan İstanbul milletvekili Şükrü Yenibahçe, Memduh Şevket Esendal ve Ahmet

Caferoğlu



da bulunmaktadır.

Ancak Almanya yalnızca Türkiye’deki Türkçülerle değil Orta Avrupa’daki Sovyet karşıtı

Rusyalı göçmenlerle de dışişleri ve doğu bakanlıkları kanalıyla ilişki kurmuştur. Özellikle

dışişleri yetkilileri temaslarında, başta Mehmed Emin Resulzade, Ayaz İshaki, Mustafa





Glasneck, Erkilet’in SSCB’ye yönelik Alman saldırısından hemen sonra von Papen’e başvurarak Turancı

faaliyetlerde kendisine görev verilmesini istediğini aktarmaktadır. (Glasneck, 1979: 207)



Koçak (1986:191), bu dönemde Yenibahçe’nin başkanlığında Nuri Paşa, Togan, Caferoğlu ve Esendal

tarafından ülkedeki Türk kökenli göçmenler arasında ve yurtdışındaki Türk kökenli nüfusun yoğun olarak

yaşadığı yerlerde bu bölgeleri Türkiye’ye ilhak etmek için taraftar toplamak amacıyla bir komite

oluşturulduğunu aktarmaktadır. Ancak Koçak’a göre o sırada Türkiye’nin Kabil Büyükelçisi olan Esendal

hükümetin verdiği talimatlara göre hareket etmiştir.

Çokayoğlu ve Said Şamil gibi önde gelen Türkçü liderlerin desteğini elde edebilmek amacıyla

Sovyetlere kaşı yürütülen savaşta ele geçirilmesi umulan topraklardaki Türk topluluklara

özerklik verilmesi gibi birtakım vaatlerde de bulunmuştur. (Özdoğan, 2001: 486; Özdoğan,

2002: 401) Bununla beraber gerçekte Nazilerin Türkçülere ne kadar güvendiği tartışmalıdır.

Bu dönemde Türkiye’deki Turancı hareket genel olarak Sovyetler Birliği’ndeki Türk kökenli

halkların yaşadığı toprakların (özellikle Kırım ile Azerbaycan’ın) Türkiye tarafından

doğrudan ilhak edilmesini savunuyordu. Bu da ancak Türkiye’nin Almanya’nın yanında

savaşa girmesi ile mümkün görülüyordu. Almanya’daki ve Türkiye’deki Türk kökenli

göçmen milliyetçi önderler ise Almanya ile anlaşarak Nazi ordularının işgal ettiği Sovyet

topraklarında bağımsız Türk devletleri kurulmasını hedefliyordu. Almanya’nın ise her iki

yaklaşımdan da farklı olarak Türkçülerle kurduğu ilişki, işgal ettiği bölgelerde milliyetçi

fikirleri güçlendirerek Sovyetlere karşı savaşta zaferi kolaylaştırma amacına dayanıyordu.

(Koçak, 1986: 192-193) Ele geçirilen topraklardaki halklara bağımsızlık verilmesi yahut

başka ülkelere toprak verilmesi düşünülmüyordu.

Türk topluluklarına özerklik verileceğine dair vaatler konusunda da Alman hükümetinde bir

karar birliği bulunmuyordu. Ribbentrop’un Dışişleri Bakanlığı Alman işgali sonrasında yarı-

özerk statüye sahip Türki yönetimlerin kurulabileceğini düşünürken, Rosenberg’in Doğu

Bakanlığı (Ostministerium) Aryan olmayan haklara yönetimde söz hakkı tanınamayacağını

ileri sürüyordu. Hitler iki bakanlık arasında yaşanan çekişmede Rosenberg’ten yana tavır aldı.

Böylece önce 16 Temmuz 1941’de ardından kesin olarak 8 Mayıs 1942’de aldığı kararlarla

konuyla ile ilgili olarak Doğu Bakanlığını yetkili kıldı ve gerek Kırım’ın gerekse

Kafkasya’nın tamamen Alman egemenliği altında bir sömürge idaresi şeklinde yönetilmesine

dair Rosenberg’in planını onayladı. Dışişleri ise sürgündeki Türk kökenli milliyetçi önderler

ve Türkiye’deki Turancılarla ilişki kurmakla görevlendirildi. Ancak yapılan bütün bu

görüşmeler ve girişimler başından itibaren Hitler ve Rosenberg tarafından propaganda

taktikleri olarak değerlendirildi. (Özdoğan, 2001: 492; Koçak, 1986: 196-197) Hatta

Glasneck’e göre “Hitler ile Rosenberg, Kafkasya’da Almanların gelecekteki durumu

bakımından Turancılık hareketini bir tehlike olarak bile görüyorlardı.” (Glasneck, 1979: 202)

Almanya-SSCB Savaşı’nın başlaması, Türkistan ve Kafkasya’daki Sovyet egemenliğinin sona

ermesi ihtimalini doğurduğu için Togan’ı da heyecanlandırmıştı. (Özbek, 1997a: 21) Özellikle

savaşın Naziler lehine geliştiği dönemde Togan birçok defa Almanya’ya gitti. Almanya’nın

Sovyetlere yönelik saldırısının ardından ilk önce Berlin’de bulunan Türkistanlı önderler

Mustafa Çokayoğlu ile Veli Kayyum Han tarafından dile getirilen daha sonra Alman

yetkililerle temaslarında Nuri Paşa’nın önerdiği doğu cephesindeki Türk kökenli Sovyet savaş

esirlerinin örgütlenmesi ve özel bir eğitimden geçirilerek propaganda ajanları ve özel savaş

birimleri olarak Sovyet topraklarının işgali için kullanılması projesi, Alman Doğu Bakanlığı

tarafından uygun bulunmuştu. Ekim-Kasım 1941’de Kırım’ın işgali sırasında gerçekleştirilen

ilk denemeler de olumlu sonuçlanmıştı. (Özdoğan, 2001: 489-490; Özdoğan, 2006: 163) Ocak

1942’de Alman Yüksek Komutanlığı’nın da onayıyla Kırım’da altı vurucu taburdan oluşan

Milli Gönüllü Birliği kuruldu ve bölgedeki Türk köylerinde savunma birlikleri oluşturuldu.

Aynı yıl Sovyetlerdeki diğer topluluklardan gelen savaş esirlerinden



de birlikler kurulmaya

başlandı. Aralarında Gürcü, Ermeni, Tacik gibi Türk kökenli olmayan esirlerin de bulunduğu

bu birliklerin hepsi, 162. Türk Tümeni’ne



bağlıydı. Eğitimleri Alman ve Türk kökenli





Almanların elindeki Türk kökenli savaş esirlerinden savaş sonrasında Türkiye’ye sığınanlar olmuştur. (Sosyal,

2002a: 483) Türkiye’ye gelen mülteciler arasında Nazilerle işbirliği yapmış olanların olup olmadığına dair kesin

bir bilgi bulunmamaktadır.



Koçak, 19 tabur ve 29 bölükten oluşan 162. Tümen’in “a) Türkmen, Özbek, Kazak, Kara-kalpak ve

Taciklerden bir ‘Türkistan Gönüllü Kıtası’; b) Azerbaycanlı, Dağıstanlı, İnguş, Lezgi ve Çeçenlerden bir ‘Kafkas

Müslüman Gönüllü Kıtası; c) bir ‘Gürcü Gönüllü Kıtası’; d) bir ‘Ermeni Gönüllü Kıtası’; e) bir ‘Volga-Tatar’ ve

‘Kuzey Kafkasya Gönüllü Kıtası’” şeklinde düzenlendiğini aktarmaktadır. Bu askerler Stalingrad’ta,

Kafkasya’da, Kuzey İtalya’da savaşmışlardır. (Koçak, 1986: 198-199) 111

subaylar tarafından yapılan bu birlikler daha sonra değişik Alman kıtaları arasına

dağıtılıyordu. (Koçak, 1986: 197-199)

Bununla beraber farklı Türk topluluklarından gelen milliyetçi gruplar arasındaki

anlaşmazlıklar bu dönemde de varlığını koruyordu. Togan’ın aktardığına göre özellikle eski

Kazak lider Mustafa Çokayoğlu’nun ölümü sonrasında Türkistanlılar arasındaki birlik

tamamen ortadan kalkmıştır. Togan, Almanların yanlış politikalarının da bunda etkili

olduğunu düşünmektedir. Ona göre “Rusya mahkumu Müslümanların iç vaziyetlerini

layıkıyla anlayamayan Almanlar [savaş sırasında] esir düşen Türk uruğları mensupları

arasından Özbeklerle Kazanlıları rehberlik mevkiine çıkar[mış], yani kabileler arasından bu

ikisini bilhassa tercih” etmişlerdi. Bu ise Kazaklarla Başkurtların tepkisini çekmiş, “bilhassa

Kazaklarla Özbekler arasında derin münaferet başlamasına sebep” olmuştu. (Togan, 1952a:

143-144)

Şubat 1942’de Togan savaş esirleri arasından seçilenlerin eğitimine yardımcı olması için

bizzat Doğu Bakanlığı tarafından Almanya’ya davet edildi. Fakat Togan, Fevzi Çakmak ve o

sırada Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri olan Numan Menemencioğlu’na şahsen başvurmuş

olmasına rağmen Türk hükümetinden vize alamadı. Çakmak, konuya genel olarak olumlu

yaklaşmış olmakla birlikte kuvvetle muhtemel dış ilişkileri belirleyen asıl üçlü olan

Menemencioğlu, Saraçoğlu ve her şeyden evvel İnönü’nün (iktidarın Turancılara karşı bu

dönemdeki hoşgörülü tutumuna rağmen) tarafsız kalma politikası nedeniyle Togan’ın isteği

kabul görmemiştir. (Özdoğan, 2001: 489-490; Özdoğan, 2006: 163-173)

Bu dönemde esasen Türkiye’de hükümetin Pantürkist politikalar karşısındaki tutumunun

muğlak olduğunu söylemek mümkündür. Bir yandan Saraçoğlu, Menemencioğlu ve 112

1942’deki ölümüne kadar başbakanlığı yürüten Refik Saydam Alman diplomatlarıyla

yaptıkları görüşmelerde Sovyetlerdeki Türk kökenli toplulukların geleceğine ilişkin

duydukları ilgiyi gösteren ifadeler kullanırken, diğer yandan Türkiye’nin resmi dış

politikasının sınır ötesi emeller taşımadığı, dolayısıyla Sovyet topraklarıyla ilgili bir

taleplerinin de olmadığını altını çizmişlerdir. Özdoğan, bu bağlamda 6 Nisan 1942’de

Dışişleri Bakanı Saraçoğlu ile von Papen arasında yapılan bir görüşmeye değinerek, burada

Saraçoğlu’nun Türkiye’nin resmen Pantürkist bir politika izleyemeyeceğini, bununla beraber

bu kapsamda Nazilerle yapılan yarı-resmi görüşmelere de karşı çıkmadıklarını ancak Türk

gençliğinin Pantürkizme kapılarak Sovyetler Birliği’ne karşı saldırgan bir tavır sergilemesine

de izin verilmeyeceğini ifade ettiğini aktarmaktadır. (Özdoğan, 2001: 490-491) Saraçoğlu’nun

bu sözleri, hükümetin Turancılara olan bakışını ve Alman propagandalarına karşı gösterdiği

hoşgörülü tavrın sınırını gözler önüne sermektedir.

Almanların Türk hükümetine savaşa girmesi için uyguladığı baskı ve Pantürkist eğilimleri

destekleyen propagandaları Eylül 1942’den sonra oldukça azalmıştır. Bunun başlıca nedeni

Alman hükümetince Türkiye’nin savaşa girmeyeceğinin anlaşılmasıdır. Ayrıca Almanlar bu

dönemde Sovyetler karşısında zaferin yakın olduğunu inanarak artık Türkiye’ye ihtiyaç

duymadıklarını düşünmüşlerdir. Bu nedenle Hitler, Dışişlerini Türkiye ile yapılan

görüşmelerde artık Türk kökenli toplulukların özgürlüğü ile ilgili herhangi bir sözün

verilmemesi konusunda uyarmış, Ribbentrop da von Papen’e gönderdiği talimatla Pantürkizm

meselesini rafa kaldırmasını istemiştir. (Özdoğan, 2001: 492) Hatta von Papen’den Saraçoğlu

ve Menemencioğlu ile artık Panturanist hareketin sorunları hakkında görüşme yapmaması,

konu hakkındaki Türk tarafının görüşlerini sormaması ve bununla ilgili Türk taleplerinin

açıklanmasına fırsat vermemesi istenmiştir. (Koçak, 1986: 202) 113

Pantürkist hareketin yükselişi, Temmuz 1943’te Almanların Stalingrad’da bozguna

uğramasına kadar devam etti. (Oran, 2002a: 397) Bu tarihten itibaren iktidarın Pantürkistlere

yönelik tavrı sertleşmeye başladı.

Bu sırada Türkçülerle sosyalist çevreler arasında uzun bir süre daha çok çeşitli yayınlar

yoluyla sürdürülen ciddi bir çekişme de devam ediyordu. İlk olarak kamuoyunca fazla

tanınmayan Falis Erkman’ın yayınladığı En Büyük Tehlike adlı kitapçıkta Türkçüleri Nazi

propagandasının etkisi altına girerek Türkiye’yi “bir maceraya girmekle” suçlaması ve buna

Türkçülerden gelen sert cevaplar iki siyasi grup arasındaki gerilimi artırmıştı. 1944 baharında

Atsız’ın Orhun’da hükümete yönelik iki açık mektup yayınlayarak



kendi programında

Türkçü olduğunu açıkça ifade eden Saraçoğlu hükümetini bu konuda yeteri kadar

çalışmamakla suçladı. Atsız, burada özellikle Maarif Vekaletinde çok sayıda komünistin

bulunduğunu öne sürerek



hükümeti önlem almaya çağırıyordu. Mektupların ardından

Atsız’ın liderliğini yaptığı Türkçülerle başta Sabahattin Ali olmak üzere sosyalistler

arasındaki kavga iyice alevlendi. Sabahattin Ali, Nihal Atsız’ın yazılarında kendisiyle ilgili

sarf ettiği ağır ifadelerine karşı hakaret davası açtı. Davanın 3 Mayıstaki ikinci duruşmasının

sonrasında Atsız’ı destekleyenler, alınan geniş güvenlik önlemlerine rağmen adliye

binasından marşlar söyleyerek ve Sabahattin Ali’nin kitaplarını yakarak Ulus’a yürüdüler

(Koçak, 1986: 297) ve burada başını öğrencilerin çektiği ama halktan da kayda değer bir

katılımın sağlandığı bir politik gösteri düzenlediler. Daha sonra Türkçü camiada tarihi bir gün

olarak tanımlanan 3 Mayıs’taki gösterinin ardından sorun, farklı ideolojilere sahip olan iki

grup arasındaki siyasi rekabeti aşmış ve kamuoyunda büyük yankı uyandırmıştır. Ayrıca





“Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye Açık Mektup” 1 Martta, “Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye İkinci Açık Mektup” ise

1 Nisan’da yayınlanmıştır. (Koçak, 1986: 297)



Atsız’ın adlarını vererek komünist eğilimleri yaymakla suçladığı kişiler, DTCF’den Doçent Pertev Naili

Boratav, İstanbul Üniversitesi Pedagoji Enstitüsü Başkanı Prof. Sadrettin Celal Antel, Türk Dil Kurumu üyesi ve

eski milletvekili Ahmet Cevat Emre ve Ankara Devlet Konservatuarı’nda o sırada öğretmen olarak çalışan

Sabahattin Ali’ydi. (Özdoğan, 2006: 96)

hükümet açısından zaten dikkatle takip ettikleri bu siyasi çekişme sırasında Türkçü kesimin

ne kadar güçlenmiş olduğunu göstermesi bakımından uyarıcı bir etkisi olmuştur. (Özdoğan,

2006: 94-103)

1944 yılı itibariyle savaşın Almanların yenilgisiyle sonuçlanacağı da artık ortaya çıkmıştı.

Türk hükümetinin Almanya ile Pantürkistler arasındaki gayri-resmi görüşmelere izin vermesi,

kendi resmi temaslarında (özellikle Almanların Sovyet topraklarındaki ilerleyişi sırasında) her

ne kadar herhangi bir toprak talebi olmadığını ısrarla belirtmeye devam etmesine rağmen

Türk kökenli toplulukların geleceği hakkında giderek daha ilgili bir tutum takınması ve bu

dönemde Turancı hareketin kayda değer yükselişi, Sovyetler Birliği ile ilişkilerde büyük bir

tahribat yaratmıştı ve bunun tamiri gerekiyordu. 3 Mayıs gösterisinin de açıkça ortaya

koyduğu gibi hükümetin dergilerini kapatmak, örgütsel faaliyetlerine izin vermemek,

Nazilerle yapılan görüşmeleri kontrol etmek gibi Turancı hareketin gereğinden fazla

güçlenmesini engellemeye yönelik bütün çabalarına rağmen Pantürkizm, özellikle

öğretmenler ve öğrenciler arasında hayli taraftar bulabilmişti. Hükümet, söz konusu

gelişmenin kendisi açısından içte ve dışta yaratacağı olası tehlikeleri de bertaraf etme ihtiyacı

duyuyordu. Dolayısıyla gerek ulusal gerekse uluslararası konjonktür, hükümetin

Pantürkistlere yönelik tutumunu değiştirmesini gerektiriyordu.

9 Mayıs 1944’te hakaret davası sonuçlandı ve Atsız dört ay hapisle cezalandırıldı; ancak ceza

ertelendi. Bununla birlikte aynı gün 3 Mayıs gösterisini kışkırttığı düşünülen Turancı

dergilerde yazılar yayınlayan başta Atsız olmak üzere belli başlı Turancılar ve bazı başka

Pantürkistler tutuklandılar. İlk gözaltına alınan elli-altmış kadar kişi arasında Togan’ın yanı

sıra Abdülkadir İnan, Akdes Nimet Kurat, Muharrem Fevzi Togay, (Azeri) M. Altunbay,

(Kırım Tatarı) Cafer Seyid Ahmed Kırımer, (Azeri) Ahmet Caferoğlu gibi çok sayıda Rusya

kökenli Türk-Tatar göçmen de yer alıyordu. Ancak daha sonra bu kişilerden sadece Togan

yargılanmıştır. Diğerleri ise bir süre gözaltında tutulduktan serbest bırakılmıştır. (Özdoğan,

2006: 104-105, 202)

Dava resmi olarak hükümetin 18 Mayıs 1944 tarihli bir kararnamesiyle başladı, yapılan

soruşturmanın ardından gözaltına alınanlardan 23’ü hakkında dava açıldı. Hükümetin

bildirisinde tutuklamaların gerekçesi olarak 3 Mayıs’ta gözaltına alınan bazı göstericilerde ele

geçirilen belgeler üzerine Atsız, Togan, Türkkan, Hasan Ferit Cansever gibi kişilerin

evlerinde arama yapıldığı ve burada ulaşılan belgelerde ırkçı-Turancı bir gizli örgütün

varlığının anlaşıldığı belirtiliyor (Özdoğan, 2006: 105-106) ve sanıklar mevcut hükümeti

devirip ırkçı-Turancı ilkelere dayalı bir devlet kurmaya çalışmakla suçlanıyordu. Bildirinin

yayınlanmasından bir gün sonra İnönü, 19 Mayıs söylevinde Irkçılık-Turancılık Davası’nın

gerekçelerini ele aldı:

“Türk Milliyetçisiyiz, fakat Memleketimizde ırkçılık prensibinin düşmanıyız. (…)

Köy Enstitülerinde, her çeşit okullarımızda, müesseselerimizde, Ordumuzda

müşterek Vatanın ülkülerini Türk çocuklarına, eşit adalet ve şefkat hisleriyle

vermeye çalışıyoruz. Onları büyük Cumhuriyet potasında kaynatıp meydana Türk

vatanseveri çıkarmaya uğraşıyoruz. (…)

Şimdi insaf ediniz. Türk vatandaşı yetiştirmek için bütün iyi şartları özünde

toplamış olan bu feyizli yolu bırakır da ırkçıların Milleti binbir parçaya ayıracak

fesatlı ve nifaklı zehirlerine Cemiyeti kaptırır mıyız?

Turancılık fikri, yine son zamanların zararlı ve hastalıklı gösterisidir. (…) Milli

politikamız Memleket dışında sergüzeşt aramak zihniyetinden tamamen uzaktır;

asıl mühim olan da bunun bir zaruret politikası değil, bir anlayış ve bir inanış

politikası olmasıdır. (…) 116

Irkçılar ve Turancılar gizli tertipler ve teşkillere başvurmuşlardır. Niçin?

Kandaşları arasında gizli fesat tertipleriyle fikirleri Memlekette yürür mü? Hele,

doğudan batıdan ülkeler, gizli Turan cemiyetiyle zapt olunur mu? Bunlar o

şeylerdir ki ancak Devletin kanunları ve esas teşkilatı ayak altına alındıktan sonra

başlanabilir. Şu halde yaldızlı fikirler perdesi altında doğrudan doğruya

Cumhuriyetin, büyük Millet Meclisinin mevcudiyeti aleyhinde teşebbüsler

karşısındayız. (…)

Türk Milletine yalnız bela ve felaket getirecek olan bu fikirleri yürütmek

isteyenlerin Türk milletine hiçbir hizmetleri olmayacağı muhakkaktır. Bu

hareketlerden yalnız yabancılar faydalanabilirler. ” (Irkçılık-Turancılık, 1944: 3-9)

İnönü’nün konuşması büyük yankı uyandırdı ve basında davayı destekleyen çok sayıda

yazının yayınlanmasına neden oldu. Mayıs 1944’ten duruşmaların başladığı Eylül 1944’e

kadar devam eden sorgulamalarda sanıklardan Reha Oğuz Türkkan, Cihat Savaşfer, Nurullah

Barıman, Hamza Sadi Özbek, 1941’de Togan’ın başkanlığında bütün Türklerin birleştirilmesi

ve savaşta Almanların zafer elde etmesinin ardından mevcut hükümetin darbeyle devrilmesi

amacıyla gizli bir örgüt kurduklarını kabul ettiler. Ayrıca Türkkan, “ırkçı ve Turancı ilkelere

dayanan bir devlet kurmak üzere hükümeti kansız bir darbeyle devirmeyi amaçlayan”

“Gürem” adında bir başka örgütün lideri olduğunu söylemişti. Ancak sanıklar ifadelerini

işkence altında vermişlerdi. İşkenceye belki de en çok maruz kalan Türkkan kör olma

tehlikesi geçirmişti. Bu nedenle sanıklar, kendileri aleyhine yaptığı konuşma ve sorgu

sürecinde basında aynı paralelde çıkan yazıların işkencelere ortam hazırladığı düşüncesiyle

İnönü’ye kin duymuşlardır. Ayrıca İnönü’nün dışında dönemin Maarif Vekili Hasan Ali

Yücel’i de soruşturmanın arkasındaki kişi olmakla suçlamışlar, sanıklardan bakanlığına bağlı

olarak çalışanları görevlerinden alması ya da uzaklaştırması nedeniyle ona düşmanlık

beslemişlerdir. (Özdoğan, 2006: 108-109, 180; Önen, 2002a: 369) 117

Duruşmaların 7 Eylül 1944’te başladığı davanın iddianamesinde Togan ile Türkkan, hükümeti

devirerek ülkenin Almanya yanında savaşa girmesini sağlamak ve böylece Türk birliğini

sağlamak amacıyla gizli faaliyet yürüten ve birbirleriyle işbirliği yapan iki grubun liderleri

olmakla suçlandılar. Cihat Savaşfer, Nurullah Barıman, Hamza Sadi Özbek, İsmet Tümtürk,

Hikmet Tanyu gibi kişilerin ise bu örgütlere üye olduğu iddia ediliyordu. Atsız’a yönelik

suçlama ise esasen ırkçı Turancı fikirler lehine propaganda yapmak ile 3 Mayıs gösterisini

planlamak ve buna katılmaktı. Irkçı düşünceleri yayma suçu Atsız’la işbirliği yaptığı

düşünülen Necdet Sançar, Orhan Şaik Gökyay, Hüseyin Namık Orkun, Alpaslan Türkeş ve

Fethi Tevetoğlu’na da yöneltiliyordu. Ayrıca ordu mensubu olan Türkeş ile Tevetoğlu siyasi

faaliyette bulunma yasağını çiğnemekle de suçlanıyordu. Togan’la ilişkisi ve Türk Yurdu’nu

çıkarması nedeniyle Hasan Ferit Cansever’inse yıkıcı propagandalara yardım ettiği ileri

sürülüyordu. (Özdoğan, 2006: 110-112)

29 Mart 1945’te sanıklardan onu, Bir Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından suçlu

bulundu, diğerleri beraat ettiler. Sanıklardan yalnızca Togan hükümeti devirmekten suçlu

bulundu ve on yılla en fazla hapis cezasına çarptırılan oldu. Türkkan, Savaşfer ve Barıman

gizli örgüt kurmaktan hüküm giydiler. Atsız ise yıkıcı propaganda yapmaktan suçlu bulundu

ve 4 yıl ceza aldı. Sançar, Türkeş ve Tevetoğlu da aynı suçtan çeşitli cezalara çarptırıldılar.

Cebbar Şenel ile Cemal Oğuz Öcal ise sadece 3 Mayıs’taki gösteriden dolayı ceza aldılar.

(Bakırezer, 2002: 352; Özdoğan, 2006: 112)

Dava tamamen uluslararası siyasetteki yaşanan dalgalanmalara bağlı olarak Türkiye’nin dış

politikasının değişmesi nedeniyle başlamıştı. Bununla birlikte aynı etmen, daha sonra davanın

seyrini değiştirdi. 118

19 Mart 1945’te SSCB, 17 Aralık 1925’te imzalanan ve birkaç defa süresi uzatılan TürkSovyet Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nı artık uzatmayacağını Türkiye’ye bir notayla

bildirdi. 7 Haziranda ise SSCB Dışişleri Bakanı Molotov, Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi

Selim Sarper’le yaptığı görüşmede anlaşmanın yenilenmesinin ancak birtakım Sovyet

taleplerinin kabul edilmesiyle mümkün olabileceğini söyledi. Bunlar Türkiye’nin doğu

sınırlarında SSCB lehine değişiklik yapılması, Boğazlarda SSCB’ye üs verilmesi ve

Montreux’nün gözden geçirilmesi idi. (Aydın, 2002: 472-474) Söz konusu gelişme Türkiye

ile SSCB arasındaki dostane ilişkilerin de sonu oldu.

Türk-Sovyet ilişkilerini gerginleştiren Molotov-Sarper görüşmesinden 4,5 ay sonra 7 Haziran

1945’te Askeri Yargıtay, Irkçılık-Turancılık davası ile ilgili kararı bozdu ve sanıklar

salıverildiler. (Oran, 2002a: 397)

Davanın seyrini belirleyen bir başka gelişme de yine uluslararası konjonktüre bağlı olarak

alınan çok-partili hayata geçiş kararı ve bu süreçte Türkiye’deki sağ ve sol grupların CHP ile

Demokrat Parti’ye ne kadar yakın durdukları hakkında iki parti arasında yaşanan

tartışmalardı. (Özdoğan, 2006: 91-92)

İkinci Dünya Savaşı’nda faşist rejimlerin yenilgisi, demokratik değerlerin bir tür zaferi olarak

algılanıyordu. Savaşın sonlarında Japonya ve Almanya’ya savaş ilan ederek Nisan 1945’te

gerçekleştirilen San Fransisco Konferansı’na kurucu üye olarak katılma imkanı elde eden

Türkiye, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nı imzalayarak demokratik idealler için de bir

anlamda söz vermiş oldu. Bu adımın bir nedeni, iktidarın savaş boyunca başarıyla uyguladığı

savaş dışı kalma politikasının galip devletlerle olan ilişkilerde yarattığı soğukluğu giderme

isteğidir. Diğer neden ise söz konusu politikadan en fazla rahatsızlık duyan SSCB’ye karşı

yalnız kalmamak için başta ABD olmak üzere batılı devletlerin desteğine ihtiyaç

duyulmasıdır. Böylece ülkede çok-partili hayata geçişle sonuçlanacak siyasal gelişmelerin de

bir anlamda fitili ateşlenmiş oldu.

Tek parti rejiminin son dönemlerinde hükümete karşı basında tutarlı ve etkin bir muhalefet

yürütmeye çalışan sadece iki gazete vardı. Bunlar liberal eğilimli Vatan gazetesi ile SabihaZekeriya Sertellerin çıkardığı sol eğilimli Tan gazetesiydi. Her iki gazete de çok-partili hayata

geçiş sürecinin başında daha Demokrat Parti’nin kuruluşu tamamlanmadan önce parti

programı hazırlanırken kurucularla yakınlaşmıştı. Bayar da partisini kurarken sol kesimden

aydınların desteğini elde etmenin gerekli olduğuna inanıyordu. Ancak Bayar solcular

tarafından bir anlamda sermayenin adamı olarak görülüyordu. Abidin Nesimi (1977: 222)

Zekeriya Sertel’in bu sırada Tan’da Bayar’ın aslında sola açık birisi olduğuna dair bir başyazı

kaleme aldığını aktarmaktadır. Ona göre dönemin solu için etkili ve saygın bir figür olan

Sertel’in bu yazısı Bayar’a olan bakışın olumlu yönde değişmesini sağlamıştır.

İkinci Dünya Savaşı sırasında önemli bir etkinlik gösterememiş ve Nazi ordularının sınırlara

dayandığı, ırkçı-Turancı hareketlerin güç kazandığı ilk yıllarda, daha çok eğitimli gençler

arasında yayın ve ajitasyon faaliyetlerine (Timur, 2003: 105-106) yoğunlaşmış olan sol içinde

de faşist bloğun yenilgisinin belli olmaya başlamasıyla birlikte legal düzeyde örgütlenerek

liberalleri ve bütün demokrat eğilimlileri içine alacak bir “demokrasi cephesi” kurma fikri güç

kazanmıştı. Çok-partili hayata geçiş, bu yöndeki girişimlerin yoğunlaşmasına neden olmuştu.

Bu çerçevede değerlendirilebilecek, Sertellerin DP’nin müstakbel kurucuları ile girdikleri

işbirliği, Görüşler dergisinin yayınlanmasıyla somutlaştı. DP liderleri, bu dergiye sermaye

yardımı yapmayı ve makale yazmayı vaat etmişlerdi. 120

Taner Timur (2003: 112-113) bu durumun DP’yi sindirmek isteyen CHP’nin eline koz

verdiğini düşünmektedir. Böylece DP’nin kuruluşundan bir ay kadar önce 4 Aralık 1945’te

CHP yanlısı basının kışkırtmasıyla



ve iktidarın planlamasıyla başta Tan’ın matbaası olmak

üzere Görüşler, Yeni Dünya, ( Fransızca basılan) La Turquie, (Ermenice yayımlanan) Nor Or

adlı gazeteler, Gün dergisi ve ABC ile Berrak kitabevleri saldırıya uğramıştır.

Timur (2003: 113), Tan Baskını’nın hedefinin sadece sosyalistler olmadığını dış baskılar

sonucu çok-partili hayata geçmek zorunda kalan iktidarın aslında bütün demokratik

muhalefeti sindirmeyi amaçladığını ileri sürmektedir. Buna delil olarak olayların

başlangıcında Vatan’a da saldırılmak istendiğini ancak hareketin yalnızca komünizme karşı

olduğu izlenimini uyandırmak için bundan vazgeçildiğini aktarmaktadır. Timur (2003: 113-

114) zaten Tan’da yürütülen muhalefetin sosyalist olmaktan ziyade demokratik amaçlara

yönelik olduğunu ve DP’ye de bu nedenle destek verildiğini düşünmektedir.

Abidin Nesimi ise Timur’dan farklı olarak saldırının aslında Tan matbaasına değil Cami

Baykurt’un başyazarlığını yaptığı La Turquie ile yeni çıkarmaya başladığı Yeni Dünya’ya

yönelik olduğunu iddia etmektedir. (Akar, 1989:149)

Birinci Millet Meclisi’nin ilk dahiliye vekili olarak görev yapmış ancak daha sonra uzun bir

süre siyasetten uzaklaşmış olan Baykurt



, Nesimi’nin (1977: 214) aktardığına göre Fevzi





3 Aralık 1945’te iktidar yanlısı Hüseyin Cahit Yalçın Tanin gazetesinde “Kalkın ey ehli vatan” başlıklı son

derece provokatif bir makale yayınladı ve Görüşler ve Yeni Dünya’nın komünizmin beşinci kol faaliyeti

olduğunu iddia etti. (Demirel, 2007: 191) Bu yazı, ertesi gün sol basına yönelik bir saldırıya dönüşecek bir

mitingin yapılmasına neden oldu.



Cami Baykurt’un sosyalist fikirlerle tanışması Kurtuluş Savaşı yıllarına rastlamakla beraber sol kesim içinde

önemli bir figür olarak ortaya çıkışı çok partili hayata geçiş döneminde gerçekleşmiştir. Dahiliye vekili olduğu

dönemde daha önce soğuk baktığı Bolşevik fikirlere yakınlık duymaya başlayan Baykurt’un siyasi görüşleri

Türkçülükten giderek daha fazla sosyalizme kaydı. 13 Temmuz 1920’de dahiliye vekilliğinden istifası da büyük

olasılıkla yaşadığı bu dönüşüm yüzünden Mustafa Kemal’in desteğini yitirmesinden kaynaklanmaktadır. 121

Çakmak’ın çok yakın bir arkadaşıydı. Baykurt’un bir diğer yakın arkadaşı Dr. Fuat Sabit ile

kurmayı planladığı sosyalist partinin başkanlığı Fevzi Çakmak’a teklif edilmişti ve bu teklifi

Çakmak kabul etmişti.



Nesimi, Tan Olayı’nın gerçekte bu partinin



kurulmasını engelleme amacını taşıdığını ileri

sürmektedir. Çünkü Fevzi Çakmak önderliğindeki bir siyasi girişim doğal olarak halk

tarafından sempatiyle karşılanacaktı. Nitekim saldırı amacına ulaşmış ve Baykurt parti

kurmaktan vazgeçmiştir.

Tan Olayı sonrasında ne Görüşler ne de Yeni Dünya yayın hayatına devam edebilmiştir.

Demokrat Parti ile solun ilişkisi de böylece sona ermiştir.



Hatta DP liderleri Sertellerle

kurdukları kısa ömürlü yakınlıktan daha sonra (CHP tarafından komünistlerin oyununa

gelmekle, hatta komünist olmakla itham edildikleri için) çok rahatsızlık duymuşlardır. Zaten

saldırıdan hemen sonra Görüşler’le olan bağlarını inkar etmişlerdir.



İstifasından hemen sonra Baykurt, meclis tarafından Roma’ya temsilci olarak gönderilmiştir. Ancak Kasım

1921’de bu görevine de son verilmiştir.(Demirel, 2007:184-187) Böylece Baykurt, iktidar tarafından bir

anlamda tamamen dışlanmıştır.



Nesimi, partinin ön-programını kendisinin hazırladığını daha sonra bu metnin Baykurt tarafından gözden

geçirilerek bir program haline getirilip dönemin ileri gelen solcularından Şefik Hüsnü, Behice Boran, Esat Adil

ve Sertellere gönderildiğini yazmaktadır. Buna göre Esat Adil kendisi bir parti kurmak istediği için, Behice

Boran ise üniversitede kalmayı tercih ettiği için yapılan teklifi reddetmişlerdir. Serteller ve Şefik Hüsnü ise

programla ilgili kendi görüşlerini bildirmişlerdir. (Nesimi, 1977: 226).



Nesimi (1977:220), partinin adının Türkiye Emekçi Köylü Sosyalist Partisi olacağını aktarmaktadır.



Tan Olayı sonucunda kurulması amaçlanan “Demokrasi Cephesi” dağıldı, içinde yer alması planlanan her

kesim bir anlamda kendi yoluna gitmek zorunda kaldı. Bu nedenle Demokrat Parti de solla ilişkisini keserek

kuruldu. Sosyalist hareket Cami Baykurt’un da içinde yer alacağı bir partinin kurulup kurulamayacağını

araştırırken Baykurt ve Serteller tutuklandı. Böylece bu proje de hayata geçirilemedi. Dört ay sonra Baykurt ve

Serteller tahliye edildi. Tahliyelerinden bir gün sonra Esat Adil Türkiye Sosyalist Partisi’ni kurdu. Hemen sonra

illegal olarak faaliyetlerini yürüten Türkiye Komünist Partisi’nin lideri Şefik Hüsnü ve arkadaşları tarafından

Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi kuruldu. Fakat Baykurt her iki partiye de katılmayarak içinde

Serteller, Tevfik Rüştü Aras, Kenan Öner gibi farklı kesimlerden insanların yer aldığı ve başkanlığını Fevzi

Çakmak’ın yapacağı İnsan Hakları Cemiyeti’nin kurulmasına yoğunlaştı. Ancak dernek (17 Ekim 1946’da)

kurulur kurulmaz hem hükümetin hem de iktidar yanlısı basının tepkisini çekti. Derneği komünist oyunu olarak

itham eden bir saldırı kampanyası başlayınca durumdan tedirgin olan DP, kendi üyesi olan Kenan Öner’in

dernekten çekilmesini sağladı. Basındaki sağcı yazarlar da Fevzi Çakmak’a ayrılması için baskı uygulamaya

başladı. Sonunda dernek girişimi, yıpratma kampanyası yüzünden sonuçsuz kaldı. (Demirel, 2007: 191-192) 122

DP yöneticileri CHP’nin kendilerine yönelik komünistlerle işbirliği yaptıklarına dair

suçlamalara komünistleri barındıran asıl partinin CHP olduğuna dair karşı suçlamalarla cevap

vermiştir. İki parti arasında yaşanan tartışma ve karşılıklı suçlamalar siyasi havayı da

değiştirmiş, anti-komünizm yükselişe geçmiştir. Bu gelişme herkesten daha çok anti-komünist

olan Turancılara olan bakışı da değiştirmiştir.

Bütün bunların sonucunda Irkçılık-Turancılık Davası’nın 26 Ağustos 1946’da yeniden

başlayan yargılamaları, Togan’ın ve diğer sanıkların davanın görüldüğü İki Numaralı

Sıkıyönetim Mahkemesi’nin 31 Mart 1947 tarihli kararıyla beraat etmesiyle sonuçlandı. İki

Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi ilk kararın aksine ırkçılığın anayasaya aykırı olmadığına

karar verdi. Ayrıca mahkeme sanıkların hükümeti devirmek amacıyla komplo kurdukları

iddiasını kanıtlayacak yeterli kanıtın bulunmadığına hükmetti. Kararda Togan’ın Sovyetler

Birliği’ndeki Türk kökenli halklara olan ilgisinin bu ülkenin savaşı kaybetmesi ve söz konusu

halkların hürriyetlerine kavuşması halinde, onlara nasıl destek olunacağını planlamakla sınırlı

olduğu ifade edildi. Bu anlamda Togan’ın tamamen milliyetçi maksatlarla hareket ettiği

sonucuna varıldı. Atsız’la ilgili olarak 3 Mayıs’ın planlayıcısı olmak iddiası da asılsız bulundu

ve gösteri gayri milli bir ideoloji olduğu söylenen komünizme duyulan tepkinin bir ifadesi

olarak yorumlandı. (Özdoğan, 2006: 113-115) Daha sonra Askeri Yargıtay’ın da onamasıyla

karar kesinleşti. Togan üniversitedeki görevine ise ancak 27 Temmuz 1948’de geri dönebildi.

(Baykara, 1989: 31-32)

Togan 1951’de TBMM’ye sunduğu bir dilekçede dava sürecini ele almıştır. Baykara’nın

kitabında yer verdiği dilekçede Togan, komünistlikle mücadele eden milliyetçilere karşı

yürütüldüğünü söylediği davanın arkasında diktatör olarak nitelendirdiği İnönü ile Hasan Ali

Yücel’in olduğunu ileri sürmüştür. Dava süresince Hasan Ferit Cansever, Hüseyin Namık

Orkun, Necdet Sançar gibi Maarif Vekaletine bağlı olarak çalışan diğer sanıkların maaşlarını

almaya devam ettiğini, ancak kendisinin yıllarca maaş alamadığını, ayrıca zamlarının ve

terfilerinin engellendiğini belirterek bundan dolayı Yücel’i suçlamış ve meclisin

mağduriyetini gidermesini talep etmiştir. Ayrıca kendisinin davadaki ilk kararda elebaşı

olarak gösterilmesini ve bu nedenle en çok cezayı almış olmasını ise açıkça ifade etmemekle

birlikte siyasi rakiplerinin hakkında yaptıkları kötü ihbarlar nedeniyle İnönü’nün kendisine

karşı düşmanlık beslemesine bağlamıştır. (Baykara, 1989: 115-121)

İkinci Dünya Savaşı sonrasında zorunlu olarak çok-partili hayata geçme kararı alınması, CHP

yönetimi için ister istemez iktidarı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmak anlamına

geliyordu. İki olası ciddi tehdit söz konusuydu. Bunlardan biri Fevzi Çakmak’ın önderliğinde

kurulacak bir muhalefet, diğeri ise Demokrat Partiydi. Sol ise tek başına iktidara oynayacak

güçte değildi. Bu sebeple sol her iki kesimle de görüşerek bir ittifakın yolunu arıyordu. Bir

“Demokrasi Cephesi”nin kurulma ihtimalinin ortaya çıkması iktidarı doğal olarak tedirgin

etti. (Demirel, 2007:192-193)

Bu gelişme karşısında CHP, işbirliği girişimlerini komünistlerin gizli bir oyununun ürünü

olarak suçladı. Böylece hem Çakmak’ı hem de DP’lileri yıpratıp güçlerini kırmak

amaçlanıyordu. Bu politikanın belki de en önemli sonucu durumdan kaygılanan DP’nin karşı

saldırıya geçmesi



ve 50’li yıllar boyunca iki partinin hangisinin en büyük anti-komünist





Bunun belki de ilk örneği (İnsan Hakları Cemiyeti’nin kuruluşuna katılmış olması sebebiyle kendisini

suçlayanlara karşı Fevzi Çakmak tarafından mecliste yapılan bir konuşmada önce üstü kapalı bir şekilde dile

getirilen) DP İstanbul İl Başkanlığını yürüten ve söz konusu cemiyetin kurucuları arasında yer almış olan Kenan

Öner’in 11 Şubat 1947’de Yeni Sabah’ta yayınlanan bir mektubunda Hasan Ali Yücel’i Maarif Vekaleti’ndeki

komünistleri korumak ve Nihal Atsız’ın liderliğindeki milliyetçi grubun işkence görmesine neden olmakla

suçlamasıdır. Bunun üzerine Yücel, Irkçılık-Turancılık Davası’nda sanıkların avukatlığını yapan Öner’e karşı

iftira davası açmıştır. 17 Şubat 1947-22 Aralık 1949 tarihleri arasında süren Yücel-Öner Davası’nda artık beraat

etmiş olan Nihal Atsız, Orhan Şaik Gökyay ve İsmet Tümtürk gibi Turancılar da Öner lehine ifade vermiş

sonuçta mahkeme Öner’i haklı bulmuştur. (Özdoğan, 2006: 120-122) O sırada artık bakan olmayan Yücel, dava

süresince CHP’den hiçbir destek görmemiştir. (Oran, 2002b: 492) CHP’nin söz konusu tavrı ve mahkemenin

kararı, siyasi iklimin kısa bir sürede ne kadar değişmiş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

olduğu konusunda yarışa girmesidir. Bu yarışın doğal olarak bir boyutu da karşı partinin

komünist olmakla ya da komünistleri barındırmakla suçlanıp durması olmuştur. Böylece antikomünist söylem, legal siyasi hayattaki tartışmaların önemli bir öğesi haline gelmiştir.

Zaten DP’nin de “Demokrasi Cephesi”ne yönelişinin altında sol kesimden faydalanma amacı

yatmaktadır. Bu anlamda DP’lilerin sola bakışının aslında CHP’den farksız olduğu sola

uygulanan baskının 50’ler boyunca sürmesinden rahatlıkla anlaşılabilir.

Pantürkist hareket ise Irkçılık-Turancılık Davası sonrasında Soğuk Savaş dönemi boyunca

Batı Bloğunun anti-komünizm propagandasına hizmet etmek gibi sınırlı bir işlevi yerine

getirdiği ölçüde faaliyet gösterme imkanı bulmuş, mevcut iktidarı rahatsız ettiklerindeyse

“hizaya getirici” uygulamalarla karşılaşmıştır. (Bora/Laçiner, 1992: 182-183) 125



2.5.) Akademik Faaliyetler ve Dergi Yazıları

Togan 1940’ların sonundan itibaren açık siyasi faaliyet içinde bulunmaktan kaçınmıştır. Artık

daha çok Türk milliyetçiliği için “Büyük Türkistan” idealinin sembolü ve bir tür manevi

taşıyıcısı konumunu benimseyerek partiler ve gruplar üstü kalmaya çalışmıştır. (Özbek,

1997a: 20-21) Ancak ulusal/uluslararası birçok politik mesele ile ilgili çok sayıda yazı

yayınlamıştır.

Togan’ın Türk milliyetçiliğindeki konumunu tam olarak belirleyebilmek için Türkiye’de

bulunduğu yıllarda çeşitli dergi ve gazetelerde yayınladığı bu makaleleri ve verdiği bazı

konferansları da incelemek gerekir. Bunlar Togan’ın akademik yazı ve konferanslarından

nitelik ve üslup olarak farklılaşmaktadır. Birçoğu gündelik ulusal ve uluslararası siyasetle

ilgili konuları ele aldığı için daha rahat ve yine önemli bir bölümü Türkistan’ın mevcut

durumu, Sovyetler Birliği’nin buradaki politikaları ve bununla bağlantılı olarak genel siyasal

hedefleri gibi konulara dikkat çekmek amacıyla yazıldıkları için ilgi uyandırmaya çalışan

yazılar ve konuşmalardır. Söz konusu yazılara bakarak Togan’ın gerek Sovyetler Birliği ve

genel olarak komünizm hakkındaki düşüncelerini gerekse Türkiye’deki milliyetçiliği nasıl

gördüğünü az çok anlayabilmek mümkündür.

Yazılarında Togan özellikle Türkiye’nin Batı Bloğu içinde yer almasının önemini ısrarla

vurgulamıştır. Bu anlamda örneğin Türkiye’nin Kore Savaşı’na katılmasını da açıkça

desteklemiştir. Konuyla ilgili olarak Togan şöyle yazmaktadır:

“[Kore Savaşı’nda] Mançurya sınırına kadar ilerlemekle Sovyet aleminin asla

oportünist olmayan uzun müddetli siyasetinin Uzakdoğu’ya ait safhasının iç

yüzünün açıklanmasına biz Türkler de iştirak ettik. Bu ‘uzun müddetli siyaset’ (…)

Marks’la Engels’in ilan ettikleri ‘Komünist Manifesti’ni kendisine mal edinen Rus 126

faşist emperyalizminin tatbik ederek (…) mükemmel bir surette geliştirdiği bir

siyasettir. (…) Bizim Birleşmiş Milletler safına kanımızla katılmış olmamız,

diplomatlarımızın yine yaralılara kanlarını göndermekle iştirak etmiş olmaları,

Süleymaniye mevlûdünde bu gayretlerin Bedir ve Uhud mücadelelerine iştirak

edenlerin işleri kadar yerinde olduğuna dair radyoda[n] dünyaya bildirilen umumi

Müslüman Türk inanının komünizm tehlikesinden korkan bütün milletler için bir

ülkü olması gerekir” (Togan, 1951a: 3-6,10-11)

Togan’ın bu sert ve vülgarize yaklaşımı Sovyetlere karşı ılımlı politikaları savunduğunu

düşündüğü başta Fransa olmak üzere bazı Avrupa ülkelerine yönelik eleştirilerinde de devam

etmektedir. Togan, Batı Bloğunun yek vücut olarak sert ve tavizsiz bir politika yürütmesi

gerektiğini, bunun aksi her tutumun tamamen Sovyet çıkarlarına hizmet edeceğini ileri

sürmüştür.



Bu bağlamda Türkiye’nin NATO, RCD



gibi örgütlere katılmasını (Togan,

1965b: 214-223) ve komünist rejimlere karşı ABD ve müttefikleriyle işbirliği halinde

çalışmasını desteklemiş, NATO’ya üye olunmasına karşı olanları, bilinçli yahut bilinçsiz

olarak Sovyet çıkarlarına uygun hareket etmekle suçlamıştır. Ayrıca Togan, Bağlantısızlar

Hareketine ve üçüncü dünyacılığa da benzer sebeplerle soğuk yaklaşmıştır.





Örneğin birçok ülkede kurulan barışsever derneklerin Sovyetler Biriliği’ne bağlı çevreler olduğunu iddia

etmiştir. (Togan, 1952b: 16)



RCD (Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği), Batı Bloğunun Ortadoğu’daki NATO benzeri örgütü olan CENTO’ya

üye devletler arasında ekonomik işbirliğini geliştirmek amacıyla 21 Temmuz 1964’te Türkiye, İran ve Pakistan

tarafından kurulmuştur. (Akdevelioğlu/Kürkçüoğlu, 2002: 801-805) 127



2.5.1.) Anti-Bolşevizm, Anti-Komünizm ve Türkiye’de Solun Faaliyetlerine İlişkin

Düşünceleri

Togan’ın siyasi nitelikte olanlarının yanı sıra kültür, dil gibi konularla ilgili yazılarında bile

yoğun bir Sovyet karşıtlığı hatta düşmanlığı hakimdir. Genel olarak sola bakışı ise Ruslukla

bir gördüğü Sovyetlere yönelik tutumundan biraz farklıdır.

Togan’a göre “Sosyalizm ve sosyal demokratlık mütecaviz bir cereyan olmayıp tekamül

yolunu takip eder; komünizm ise dünyanın sosyalistleştirilmesini bir müsellah [silahlı]

ekalliyetin zoruyla tahakkuk ettirmek isteyen güya delalet içinde bocalayan milyarlarca

insanlığı ‘şuurlu proletaryat azınlığın diktaturası’ sayesinde necat [kurtulma] yoluna

çıkaracaklarını iddia eden, yani diktatörlüğü kendisine açıkça şiar edinen bir inkılap, ihtilal ve

tahakküm cereyanıdır.” (Togan, 1952b:12) Togan, insanın irade hürriyetini ortadan kaldıran

bir ideal olarak gördüğü Marksizmin “Rus milletine totaliter bir rejim ve istikrarlı bir dünya

siyaseti” sunduğunu düşünmektedir. (Togan, 1966b:233) Her tür bağımsız iradeyi düşman

sayan “Rus komünizminde itaat ve sadakat demek, iradeyi, fertlerin ve camiaların iradelerini

‘inkılap merkezi’ne yani Politbüro’ya hibe etmeleri demektir. Politbüro, ‘Yeni Rusluk’un

kolektif iradesinin merkezileşmiş şeklidir.” (Togan, 1951a:7-9) Bununla birlikte Togan,

Sovyet komünizminin aslında Marksizmden oldukça uzaklaşmış olduğunu da düşünmektedir.

Ona göre Sovyetler Birliği’nde komünizm ile Rus emperyalizmi bir anlamda iç içe geçmiş bir

halde beraber hüküm sürmektedir. Bu bağlamda Togan’a göre “zaten sosyalizm [SSCB gibi]

emperyalist devletlerin elinde esir olan sosyal adalet peşinde koşan bir talimat değildir.”

(Togan, 1955:48; Togan, 1966a:227) 128

Türkiye’de de 1917 Rusya’sına benzer şekilde solcuların iktidara gelme tehlikesinin var

olduğunu (Togan, 1966c: 135-140) öne süren Togan bu dönemde solun faaliyetleri hakkında

çok sayıda makale yayınlamıştır. Ayrıca Togan, 1956’da kurulan Komünizmle Mücadele

Derneği’nin

düzenlediği konferansların Peyami Safa ile birlikte en önemli katılımcıları

arasındadır. (Özdoğan, 2006: 275)

Togan’a göre “Türkiye’de sermaye ve işçi teşkilatı çok yeni olduğundan ve sosyal-demokrat

geleneği daha meydana gelmediğinden bizde Sosyalizm ile Komünizmi ayırt etmek güçtür.

Bu ise geniş demagojilere yol açmaktadır. Bu, az gelişmiş memleketlerin çoğunda böyledir.

Fakat sosyal adalet mefkûresinin hakiki milliyetçilikle samimi olarak bağdaştığı ve Sosyalizm

perdesi altında çalışan kızılların büyük bir kısmının dış devletlerin hizmetinde olduğu

anlaşılınca durum milliyetçi sosyalizm lehine dönecek ve bu dönüş hiç de müşkül

olmayacaktır.” (Togan, 1965a:49)

Togan yazılarında sol kesimin, Kore Savaşı’na asker gönderilmesine karşı çıkmasını ve

Türkiye’nin NATO’dan çıkıp Bağlantısızlara yaklaşması yönündeki politik faaliyetlerini daha

önce sözünü ettiğim gibi oldukça sert bir dille eleştirmesinin yanı sıra basında ve akademide

kültür ve dil konularındaki çalışmalarını da sıkça ele almıştır. Bir anlamda söz konusu

makaleleri, zararlı olduğuna inandığı bu çalışmaların yaratacağı tehlikeler konusunda Türk

milliyetçilerini uyarmak amacıyla yazmıştır.





Özdoğan, Komünizmle Mücadele Derneği adındaki ilk örgütün 1950’de Zonguldak’ta Necdet Sançar ve Ziya

Özkaynak tarafından kurulduğunu ancak daha sonra derneğin faaliyetlerine son verdiğini aktarmaktadır.

(Özdoğan, 2006: 275) Togan’ın makalelerinin yer aldığı yayınlar arasında Komünizmle Mücadele adında bir

dergi de bulunmaktadır. Söz konusu makalelerin yayın tarihlerinin 1950 ve 1952 olması, bu derginin

Zonguldak’taki ilk dernek tarafından çıkarılmış olduğu ve Togan’ın da bu dernekle az çok ilişkisinin bulunduğu

izlenimini vermektedir.

Togan, Atatürk döneminde milli bir hareket olduğunu söylediği dil çalışmalarının daha sonra

Sovyetler Birliği’nin çıkarlarına hizmet eden bir yapıya bürünüp Türkçe’yi bozduğunu iddia

etmiş, bu yöndeki dil çalışmalarını destekleyen Nurullah Ataç ile İlhan Selçuk’u isteyerek ya

da istemeyerek Sovyet çıkarları lehine çalışmakla itham etmiştir. (Togan, 1967: 96-100) Ona

göre Türkiye Türkçesinin diğer Türk şivelerinden ayrılmasına da yol açacak bu tür çabalar,

Anadolu Türklerini tarihte beraber yaşadığı diğer milletlerden ve kavimlerden tecrit etme

planının bir parçasıdır. (Togan, 1965a: 50)

Bunun dışında Togan, Türkiye Türklerinin kültürel özellikleri ile ilgili olarak, Orta Asya’dan

gelenlerin Anadolu’daki yerli unsurlar içimde sadece kendi dilini bırakarak eriyip gittiği ve

Anadolu Türklerinin kendilerinden önceki yerli halkların geleneklerini ve kültürlerini devam

ettirdiklerine dair görüşlere de karşı çıkmıştır. Şevket Aziz Kansu, Sebahattin Eyüboğlu, Azra

Erhat, A.Kadir, Halikarnas Balıkçısı



, İlhan Selçuk, Niyazi Berkes, Mazhar Şevket ve Pertev

Naili Boratav gibi yazarların savunduğunu söylediği bu yaklaşımın Sovyetlerin Türkiye

Türkleri hakkındaki kendi politik çıkarlarına uygun olarak geliştirdikleri tezlere paralel

olduğunu öne sürmüştür. Saydığı kişiler arasında İlhan Selçuk’un ise bizatihi tamamen Sovyet

tarih anlayışını benimsemiş olduğunu söylemiştir. (Togan, 1967: 103-106)

Togan’a göre “solcuların milliyet meselesine bakışlarını Rusya’daki tatbikatına göre

ayarlayanları, mesela Türk dil, kültür ve tarihini bile Türklerin ve Müslüman milletlerin

karşılıklı tesirleri bakımından öğrenmeyi ve öğretmeyi isteme[mektedir.] Onlara göre İslam

milletleri ve Türk kavimleri ancak son iki cihan savaşı neticesinde meydana gelen ve getirilen

siyasi teşekkülleri ayrı ayrı, bunlar ezelden münferit gelmişler gibi öğrenil[meli] ve





Togan, milliyetçiliğin mahalli tezahürü olarak saydığı Anadoluculuğu meşru görmekle birlikte bu harekete

mensup olanlar arasında Sovyetler Birliği’ndeki Türkleri tamamen yok sayanlar olduğunu öne sürerek bunları

sert bir dille eleştirmiştir. (Togan, 1951b: 86-87) Anlaşılan odur ki Togan’ın eleştirileri özellikle başlıca

temsilcilerinin Azra Erhat, Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir) ve Sebahattin Eyüboğlu olduğu Anadoluculuğun

türevlerinden biri olan Mavi Anadoluculuğa yöneliktir. 130

öğretil[melidir.] (…) [Ancak] kızılların bu yoldaki ısrarlı ve planlı çalışmaları şimdiye kadar

gördüğümüz hızı ile devam ettirilecek olursa, Türkiye ile tarihte temasta bulunmuş ve kısmen

bugün sınırdaş [olan] Türk kavimleri biri diğerinden kültür bakımından tamamen tecrit

edilmiş olacaklardır.” (Togan, 1965a: 49-50)



2.5.2.) Sovyet Kültür ve Dil Politikaları Hakkındaki Düşünceleri

Başta Nurullah Ataç ve İlhan Selçuk olmak üzere birçok düşünürü Türkiye’de uygulamaya

çalışmakla suçladığı, Sovyetler Birliği’ndeki kültür ve dil politikalarını Togan birçok

yazısında ayrıntılı bir şekilde ve uzun uzadıya ele almıştır.

Togan, Sovyetler Birliği’nde uygulanan kültür ve dil politikasının tamamen Rusların siyasal

hedeflerine göre şekillendirildiğini, bu anlamda ülke içinde planlı bir Ruslaştırma faaliyetinin

yürütüldüğünü öne sürmüştür. Ona göre söz konusu plan çerçevesinde farklı Türk lehçeleri

ayrı birer dil haline getirilmiştir. Ayrıca Ruslaştırma siyasetinin diğer bir sonucu olarak

Müslüman unsurların önce Latin alfabesini benimsemeleri sağlanmış ancak bu adım yalnızca

bir geçiş aşaması olarak planlandığı için daha sonra Kiril alfabesi kabul ettirilmiştir.



Yazdığı bir çok makalede Togan, Sovyetler döneminde Türkler arasında 18 farklı edebi dilin

yaratıldığını, böylece Rus egemenliğinin kuvvetlendirilmeye çalışıldığından bahsetmiştir.

Ayrıca Ruslaştırmayı hayata geçirebilmek amacıyla yaratılan bu dillerin bilinçli bir şekilde

istikrarsız ve suni bir yapıda kalmalarına özen gösterildiğini, bu sayede Rusça karşısında

dezavantajlı bir konumda tutulduklarını ileri sürmüştür. (Togan, 1968:131-132) Buradan





1925’e kadar (Kiril alfabesi kullanan Yakutlar hariç) eski Sovyet coğrafyasındaki Türk topluluklar Arap

alfabesini kullanmışlardır. 1926’da Sovyetler Birliğindeki bütün Türkler için Latin harfleri kabul edilmiştir.

Ancak bu alfabedeki sekiz harf, Türkiye’de okunduğundan daha farklıdır. 1940’da ise Kiril alfabesine

geçilmiştir. (Devlet, 1991: 43) 131

hareketle Togan Sovyetler Birliği’nde Rus olmayan unsurlara yönelik kendi anadillerinin

yanında Rusça’nın da edebiyat ve bilim dili olarak benimsetilmesini içeren bir tür “iki dillilik”

politikasının yürütüldüğü iddiasını ortaya atmıştır. (Togan, 1966d:124-130) Togan, bu

çabaların Türk dilinin bir yandan “parçalanmasına” diğer yandan doğal yapısının bozulması

ve Rusçanın nüfuz etmesiyle “soysuz”laşmasına neden olduğundan yakınmıştır. (Togan,

1955: 36)

Togan, Sovyet dil ve kültür politikasının yalnızca ülke içinde uygulanmak amacıyla

oluşturulmadığını düşünmektedir. Ona göre Sovyet iktidarı, kendi destekçileri yoluyla komşu

ülkelerdeki kültür ve dil alanlarıyla ilgili çalışmaları da yönlendirmeye çalışmaktadır.

Buradan hareketle “dil ve fikir sahasında geri kalmış” bulunan Müslüman milletlerin “dil

ıslahı ve onu asrileştirme hareketleri”nin Sovyet yanlıları tarafından istismar edildiğini iddia

etmiştir. Bu durum karşısında “şark milletleri dil tasfiyesi hareketlerinde kendilerinin meşru

teşebbüsleri ile Rus zorlamaları arasındaki hududu kat’i olarak tespit etmek

mecburiyetindedirler” Bu bağlamda Togan Türkiye’deki dil ıslahatını ise önemli ve gerekli

bir girişim olarak gördüğünü ancak “halk diline girmiş ve yahut diğer Türk dilleriyle müşterek

bir tarihi kültür mirası olarak yerleşmiş Arapça ve Farsça kelimelere dokunulmaması”

gerektiğini dile getirmiştir. Böyle bir niteliği olmayan kelimelerin ise dilden temizlenmesini

desteklemiştir. (Togan, 1948: 113-116) Buradan hareketle Togan, dil ıslahıyla ilgili

çalışmalara bir sınır çizmeye çalışmıştır:

“Türkiye’deki dil ıslahı batı Türklerinin; Orta Asya’dakisi oradaki Türklerin

kendilerine ait bir iştir. Bu böyle olduğu halde batı Türk edebi dilinin diğer

Türklerce okunmasını, ora mekteplerinde (imkan hasıl olduğu zaman) tedrisini ve

bura Türk kültürünün diğer Türk illerinde taammümünü [umumileşmesini]

imkansız kılacak yahut müşkülleştirecek maniaları Türk kavimleri arasında en 132

kültürlüsü olan Türkiye Türkleri kendi elleri ile yaratamazlar zannederim.”(Togan,

1948: 117)



2.5.3.) Türkistan (Davası) Hakkındaki Yazıları

Hayatının her döneminde “Türkistan Davası” temel ilgi alanı olan Togan, her ne kadar

üniversiteye dönüşü sonrasında aktif siyasal hayattan uzak durmaya özen göstermişse de bu

konu üzerine yazılar yayınlamaya ve konferanslar vermeye devam etmiştir.

Türkistan’ın mevcut durumuyla ilgili olarak Togan, Sovyetler döneminde tarım, sanayi ve

ulaşım alanında yapılan yatırımlarla eğitim olanaklarının artırılmasına dönük faaliyetlerin

bölgenin önemli ölçüde gelişmesini sağladığını kabul etmekle birlikte söz konusu girişimlerin

gerçekte Ruslaştırma siyasetinin bir ürünü olduğuna inanmaktadır. Bu anlamda Togan’ın

deyişiyle “Sovyetlerin Orta Asya’da iktisat ve kültür sahasında tatbik ettikleri siyaset

Komünizmin cihan hakimiyetini Rus emperyalist milliyetçiliğine geniş çapta dayanarak

gerçekleştirmek gayesine matuftur.” (Togan, 1955: 21) Togan, söz konusu temel amaç

doğrultusunda Sovyet yönetiminin bir yandan sağladığı iktisadi gelişimler sayesinde

olabildiğince fazla Rus göçmeni bölgeye yerleştirmeye, diğer yandan yönlendirdiği kültürel

atılımlar kanalıyla mahalli dillerdeki ortak kelimeleri planlı bir şekilde ortadan kaldırarak

yerine Rusça veya dilin yapısını bozacak uydurma mahalli kelimeler koymaya çalıştığını ileri

sürmüştür. Buna karşı çıkan (yada çıkabilecek) milli hissiyata sahip Türkistanlı aydınlar ise

Rusya içlerine sürgün edilmişlerdir. (Togan, 1955: 22-36)

Bütün bunlara rağmen Türkistan’daki ekonomik kalkınmanın neden olduğu sanayileşme ile

köy ve kent hayatındaki gelişimin Sovyetlerin siyasi çıkarları için körüklediğini düşündüğü

uruğ farklarını azaltacağına inanmaktadır. Ayrıca Sovyet iktidarının bütün bu çabaları133

karşısında İslam’ın Türkistan’da milli hislerin korunmasını sağlayan varlığını koruduğunu

dile getirmiştir. (Togan, 1955: 42-43; Togan, 1956: 166)

Togan’ın makale ve konferanslarında değindiği konulardan biri de Sovyetlere karşı yürütülen

mücadelenin mevcut durumudur. Togan, o dönemde yurtdışında Türkistan’ın bağımsızlığı

için çalışan dört ayrı teşkilatın varolduğunu aktarmaktadır: 1) Formoza’daki (Tayvan) Çin

yönetimi ile işbirliği yapan Doğu Türkistanlıların kendi teşkilatları; 2) Özbek milliyetçilerinin

grubu; 3) Kazak, Türkmen ve bir kısım Özbek’in yer aldığı “Türkeli” adlı grup ve 4) büyük

bölümü İslam ülkelerinde yaşayan eski Basmacı-Mücahidler grubu. Bu teşkilatlardan ilki

dışındakiler, Togan’ın “Uluğ Türkistan” olarak adlandırdığı bölgeye yönelik faaliyet

yürütmektedir. Bununla beraber gruplar arasındaki ilişkiler sorunludur. Togan, özellikle

Özbeklerin grubu ile Türkeli grubu arasında kökleri 1917’deki siyasi ayrışmaya dayanan bir

rekabetin varolduğundan söz etmekte ve bunun mücadelenin gücünü zayıflattığından

yakınmaktadır. (Togan, 1952a: 148) Bu konuyla ilgili olarak kaleme aldığı yazılarında,

kabileler arası çekişmelerin ve siyasi gruplaşmaların temel siyasi hedef olarak gördüğü Doğu

Türklerinin kültürel birliğini engelleyeceğini vurgulamaya çalışmıştır.

Türkistan’ın kabilelere bölünmeden, fakat kabilelerin varlığını da dikkate alarak, coğrafi

bölgelerden meydana gelen bir federasyon olmasını arzu eden Togan, mevcut durumda

yurtdışındaki Türkistanlılar açısından bu tür bir örgütlenmenin, Sovyetler Birliği içinde

kurulmuş bulunan kabile cumhuriyetlerinin varlığı nedeniyle mümkün olmadığını dile

getirmiştir. Bu anlamda Türkistanlıların halihazırdaki cumhuriyetlere göre bir örgütsel birlik

kurmaları gerektiğini savunmuştur. Siyasi çalışmalar yürütecek örgütler, Türkistan, İdil-Ural

ve Doğu Türkistan için ayrı ayrı kurulsa da kültürel meselelerle ilgili olarak tek bir derneğin

faaliyette bulunmasını önermiştir. (Togan, 1952a: 151-152; Togan, 1956: 164) 134

Togan’ın Türkistan’la ilgili olarak yürüttüğü faaliyetlerden biri de, 26 Temmuz 1970’teki

ölümünden önceki son zamanlarında, Türkistan’dan ayrılarak Afganistan, Pakistan ve

Arabistan’a dağılmış bulunan Kazak Türklerinin Türkiye’ye getirtilip Salihli, Konya ve

Adana’ya yerleştirilmesi için çalışmak olmuştur. (Baykara, 1989: 41-42)

Üniversiteye dönüşü sonrasında Togan akademik hayatı açısından en itibarlı dönemini

yaşamıştır. (Baykara, 1989:33) Özellikle Demokrat Parti’nin iktidara gelişi sonrasında Fuad

Köprülü’nün Dışişleri Bakanı olması Togan’ın bilim alanındaki etkisini artırmıştır. (Soysal,

2002b: 493)

Bu çerçevede Milletlerarası 22. Müsteşrikler Kongresi’nden de bahsetmek gerekir. Eylül

1951’de İstanbul’da toplanan kongreye başkanlık yapması Togan’ın akademik çevrelerde

uluslararası bir üne kavuşmasına neden olmuştur. (Baykara, 1989: 36)

Kongrede alınan en önemli kararlardan birisi Türk Dili ve Kültür Tarihine Dair El-Kitabı

(Grundriss) hazırlanması üzerineydi. Diğer adı Fundementa olan bu kitabı hazırlamakla

görevli komiteye Togan da seçildi. (Baykara, 1989:39) Bu konudaki çalışmalar çerçevesinde

ilk cilt Türk Dili Temel Kitabı adıyla 1959’da yayınlandı. Fakat daha sonra başta hazırlık

komitesinin başkanı J. Deny olmak üzere birçok üyenin ölümü ve kimi akademisyenlerin de

çeşitli gerekçelerle çalışmaya yeterince katılamaması nedeniyle basım faaliyetinin idaresi, fiili

olarak komünist eğilimli L. Bazin’in eline geçti. Sovyet yanlısı olduğunu düşündüğü Bazin’in

ise komitede Pertev Naili Boratav’ı görevlendirmesi Togan’ı oldukça rahatsız etti. 135

Togan’ın Boratav’a duyduğu tepkinin arka planında (kendi yazılarında buna fazla değinmese

de) Türkçülerle sol kesim arasında 1940’larda yaşanan mücadele yatıyordu. Çekişmenin odak

noktasında yer alan Maarif Vekaleti hakkındaki tartışmalarda Boratav ile Togan karşıt

taraflarda yer almışlardı. Öncelikle Türkçüler Hasan Ali Yücel’i aralarında Boratav’ın da

bulunduğu komünist olduklarını iddia ettikleri akademisyenleri korumakla suçlamışlardı.

Ardından Yücel, Irkçılık-Turancılık Davası’nda oynadığı kritik rolle ve sanıklara yönelik

tutumuyla Türkçülerin öfkesini iyice üzerine çekmişti. Gerek bu davanın gerekse Yücel-Öner

Davası’nın kendi lehlerine sonuçlanmasıyla birlikte Turancılar, sol eğilimli akademisyenlere

yönelik iddialarını daha da şiddetli bir şekilde dile getirmeye başlamışlardı. Zaten Yücel de

bakanlıktan ayrılmış, yerine Türkçü görüşlere yakın Reşat Şemsettin Sirer gelmişti. Komünist

propagandası yapmak yönündeki suçlamalarının odağında DTCF’deki bazı öğretim üyeleri

yer alıyordu. Anti-komünizmin yükselişe geçtiği bu dönemde ilk olarak 27 Aralık 1947’de

Boratav’ın verdiği bir konferansı basmak üzere DTCF’ye gelen üniversite öğrencileri Rektör

Şevket Aziz Kansu’yu binanın penceresinden atmakla tehdit ederek görevinden zorla istifa

ettirdiler. Ardından 1 Ocak 1948’de DTCF’deki sosyalist eğilimli öğretim üyeleri, Niyasi

Berkes, Behice Boran, Adnan Cemgil, Azra Erhat ve Boratav, 11 Haziranda da Muzaffer Şerif

Başoğlu üniversiteden uzaklaştırıldı ve haklarında dava açıldı. (Oran, 2002b: 492-493) 30

Haziran 1950’e kadar süren davada adları Irkçılık-Turancılık Davası’na karışmış Osman

Yüksel Serdengeçti, Hikmet Tanyu, Selahattin Ertürk gibi öğrencilerin yanı sıra Abdülkadir

İnan, Hamdi Atademir, Necati Akder, Osman Turan gibi öğretim üyeleri de suçlanan

akademisyenler aleyhinde tanıklık yaptılar. (Özdoğan, 2006: 122-123) Dava beraat kararı ile

sonuçlandı, ancak sanıklar kadroları kaldırılmış olduğu için üniversitedeki görevlerine

dönemediler. Fundementa çalışmaları sırasında Togan ile Boratav tekrar karşı karşıya

geldiler. Akademik faaliyetlerinin odak noktasını teşkil eden Türk toplulukların kültür tarihi

hakkındaki uluslararası nitelikteki bu kapsamlı eserin hazırlık sürecinde Boratav’ın belirleyici

bir konum elde etmesi, doğal olarak Togan’ın tepkisini çekti.

Bu konu üzerine kaleme aldığı bir yazısında (Togan, 1963: 172-176) Togan, Batıdaki bilimsel

yayınlarda Doğu Bloğu’ndan gelen bilim adamlarına da yer verildiğini, kendisinin de Sovyet

yanlısı olan hatta Doğu Bloğu’ndan gelen akademisyenlerle siyasi konularla yakından ilgili

olmayan alanlarda ortak çalışmalar yürütülmesine karşı olmadığını belirtmiştir. Ancak

Fundementa’da olduğunu ileri sürdüğü gibi Batıdaki bilimsel çalışmaların Sovyet yanlılarının

kontrolüne verilmesine karşı çıkmıştır. Togan’a göre Fundementa’da Sovyet döneminde

kurulan Türk cumhuriyetlerinin tarihi, olayların yorumlanmasına girişilmeden yalnızca

kronolojik olarak sıralanmasıyla yetinilerek aktarılmalıdır. Togan bunun aksine Bazin’in bu

dönemi tamamen Rus çıkarlarına uygun olarak ele aldığını ve hazırlanan makalelerdeki

Sovyet tezlerine uygun olmayan ifadeleri değiştirdiğini ileri sürmüş; onu tarihi gerçekleri

çarpıtmakla suçlamıştır. Buna göre Bazin ile Boratav, Fundementa’nın hazırlık sürecini

kontrol altına almalarının ardından Türk olarak yalnızca Türkiye’nin ele alınıp diğer Türk

kavimlerinin kabile isimleriyle anılmasını sağlamışlardır.

Togan, Fundementa’nın Türk kavimlerinin edebiyat tarihiyle ilgili olan ikinci cildinde Türk

kavimleri arasındaki karşılıklı kültürel etkilerden de bilinçli bir şekilde bahsedilmediğini iddia

etmiştir. Ayrıca ona göre ciltteki bir başka eksiklik de Rus idaresi altındaki Türklerin özellikle

Sovyetler dönemindeki edebiyatlarından yeterince söz edilmemesidir. Togan, bu eksikliğin

Bazin ve Boratav tarafından bilerek giderilmediğini, kitapla ilgili çalışmaların başında

kendisinin Türk kavimlerinin Sovyet dönemindeki edebiyatları hakkında bir makale yazması

yönünde karar alındığını ama eserin söz konusu editörlerinin bu yazıyı kitaba koymamaya

çalıştığını belirterek, tamamen siyasi nedenlere dayandığını düşündüğü bu tavrın başarıya 137

ulaştığını ve bu nedenle “Rus mahkumu Türklerin son yarım asırlık kültür ve fikir

hayatlarının” eserde yeterince yer bulamadığını ileri sürmüştür. (Togan, 1966e: 138, 142-143)

Sonuç olarak ikinci cildin hazırlanması sırasında görüşlerinin fazla dikkate alınmaması ve

kendisininkiyle birlikte başka bazı yazarların da makalelerine Bazin’le Boratav’ın müdahale

etmesi nedeniyle Togan komitedeki görevinden istifa etmiştir. (Baykara, 1989: 39) ÜÇÜNÇÜ



BÖLÜM

Bir Tarihçi Olarak Togan: Pantürkist Bir Ulusal Tarih Yazımı



3.1.) Türk Tarih Tezinin Genel Hatları ve Türk Tarih Kongresi’ne Giden Süreç

1930’lu yıllar Kemalist rejimin teşviki ve yönlendirmesiyle Türk tarihi alanındaki

çalışmaların yoğunlaştığı bir dönemdir. Atatürk’ün de bizatihi büyük alâka gösterdiği tarih

çalışmalarına bu yöneliş, Recep Peker, Mahmut Esat Bozkurt, Afet İnan gibi Kemalist rejimin

ideologlarınca oluşturulmaya çalışılan resmi Türk milliyetçiliğini tamamlayacak resmi bir

tarihe duyulan ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır.

Daha önce Mustafa Kemal öncülüğünde birtakım çalışmalar yapılmış olmakla birlikte tarih

alanındaki ilk kurumsal girişim Türk Ocakları’nın kapatılmasından birkaç ay önce Türk Ocağı

Tetkik Heyeti’nin kuruluşu olmuştur. Türk Ocaklarının kapatılması üzerine söz konusu

heyetin üyeleri, Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti’nin kurucuları arasına katılmıştır. (Ersanlı,

2006:111)

1930’ların başlarında sadece Türk Ocakları değil Türk Matbuat Birliği, İhtiyat Zabitleri

Birliği, Türk Kadınları Birliği, Mason Locası gibi birbirinden farklı, çok sayıda sosyal ve

kültürel örgüt, iktidarın baskısıyla kendini lağvetmek zorunda kalmıştır. (Dolayısıyla bir

anlamda kapatılmışlardır.) (Ersanlı, 2006:114) Söz konusu dönem, siyasal iktidarın kültürel

faaliyetleri denetim altına aldığı ve giderek bu alanda tekel haline gelmeye başladığı bir süreci

ifade etmektedir. Bu gelişme Ersanlı’ya (2006: 108-114) göre tarih yazımı açısından da

değişimlere neden olmuştur. Daha önce tarih yazımı, devletin kontrolünde değilken ve 139

tarihçilerin bir araya geldiği, ‘milli tarih’ konusunda araştırmaların yapıldığı cemiyetlerle

yayınlar, siyasal örgütler karşısında belli ölçüde bilimsel özerkliğe sahipken artık tarih

tamamen siyasal bir mevzu haline gelmiştir. Tarih yazımının her şeyden önce bir siyasal

görev olduğu fikri genel bir kabul görmeye başlamıştır. Bu yaklaşımın bir sonucu olarak bu

dönemde tarih çalışmalarıyla ilgilenenlerin neredeyse hepsi aynı zamanda politik figürler

olmuşlardır. Bir yandan kimi siyasetçiler tarihçilikle görevlendirilirken

diğer yandan daha

önce politika içinde olmayan tarihçiler bile aktif politikaya yönlendirilmiştir. İşte bu siyasetçi

tarihçiler tarafından kurulan Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti de bir anlamda CHP’nin eğitim ve

kültür kolu olarak çalışmıştır.



3.1.1.)Yeni Bir Tarih Tezine Duyulan İhtiyaç:

“Türk Tarih Tezi” olarak adlandırılacak yeni tarih teorisinin Türklüğün Anadolu’da ezelden

beri varolduğunu gösterme, Türklerin de Avrupalı olduğunu kanıtlama, Osmanlı dönemi ve

İslam’la olan bağı zayıflatmayı meşrulaştırma amaçlarını taşıdığını söylemek mümkündür.

(Özbek, 1997b: 21) Öncelikle resmi Türk milliyetçiliğinin oluşumunda Kurtuluş Savaşı’nın

etkisine dikkat çekmek gerekir. Savaş ve sonrasındaki nüfus mübadelesinin ardından

1928’den itibaren Yunanistan’la ilişkiler tedricen düzelmeye başlamış olsa da Anadolu’daki

Yunan varlığının silikleştirilmesi yahut burada Türklüğün ondan daha önceye dayandığının

gösterilmesine duyulan ihtiyaç varlığını korumuştur. Ayrıca yeni cumhuriyetin üzerinde

kurulduğu toprakla (resmi ideolojinin yaratmaya çalıştığı milli kimlik yoluyla sınırlarını

çizdiği) Türklük arasında kuvvetli bir bağın da teşkil edilmesi gerekmekteydi. Bu mesele,

esasen bütün ulus-devletlerde var olan (daha doğrusu zamanla kurulmuş olan) “vatan” ile

“vatandaş” arasındaki bağa ilişkindi.



Ersanlı (2006: 108) esasen bu durumun Türkiye’ye özgü olmadığını hatırlatmaktadır. Özellikle devrimci

değişimlerin yaşandığı ülkelerde siyasi kadrolar, yeni kuşaklar eğitmek amacıyla yeni tarihin yazımıyla da

ilgilenmek durumunda kalmıştır.

Görece yakın bir tarihte göç etmiş olmakla Anadolu’nun gerçek sahibi olunamayacağı

düşüncesinden hareketle (Özbek, 1997b:21) söz konusu amaçlar doğrultusunda oluşturulmaya

başlanan yeni ve resmi tarih tezinde, Yunan öncesi eski Anadolu uygarlıkları ile ilgili

çalışmalara odaklanılarak bunların esasen Orta Asya ve Türk kökenli oldukları gösterilmeye

çalışıldı. Bu girişimle bağlantılı olarak milattan önce 10000 civarında Orta Asya’da oldukça

gelişmiş durumda bulunan bir Türk uygarlığının



varolduğu iddiası ortaya atıldı. (Özbek,

1997b: 21) Ayrıca Osmanlı ile olan bağların kesilmesi amacıyla bu dönemin bir anlamda

üzerinden atlanarak Selçuklular ön plana çıkarıldı.

Tamamen yeni devletin kontrolünde ve teşvikiyle oluşturulmaya başlanan resmi tarih tezi,

dönemin tarihçilerini söz konusu projeye bilimsel nedenlerle karşı çıkmak yahut tezin ardında

yatan mili gereklilikleri desteklemek gibi bir ikilemle baş başa bırakmıştır. Dönemin

gelişmelerine bakıldığında tarihçilerin büyük bölümünün (en azından açıkça eleştiri

yöneltmeyerek) ikinci seçeneği tercih ettiğini söylemek mümkündür.

3.1.2.) Türk Tarihinin Ana Hatları

Türk Tarih Tezi’nin oluşumu açısından en önemli gelişmelerden biri Türk Tarihinin Ana

Hatları adlı çalışmadır. Söz konusu eser Türk Ocağı’na bağlı olarak kurulan Türk Tarihi

Heyeti tarafından Mustafa Kemal’in talimatı üzerine 1930 yılında çok kısa bir süre içinde

hazırlanıp yayınlanmıştır. Kitap, Afet (İnan) Hanım, Mehmet Tevfik, Samih Rifat, Yusuf



Esasen Türkçülük erken dönemlerinden itibaren (büyük oranda 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başındaki Fransız

ve Macar Türkologların çalışmalarından esinlenen) Türklerin İslam öncesi bir “altın çağı” olduğu fikrini

içermiştir. Özellikle Leon Cahun’un tarih çalışmaları ve tarihi romanlarının oldukça etkili olduğu erken dönem

Türkçülük, altın çağ olarak Orta Asya göçebe Türk-Moğol toplumlarını görüyordu. Ancak Türk Tarih Tezi, daha

çok tarih devirleriyle ilgilenen bu yaklaşımın aksine milattan önce 7000-10000 yıllarına vurgu yapmaktadır.

Özbek (1997b: 21-22) bu farklılığın ciddi bir kırılmayı temsil ettiğini düşünmektedir. 141

Akçura, Dr. Reşit Galip, Hasan Cemil, Sadri Maksudi, Şemsettin, Vasıf ve Yusuf Ziya Beyler

tarafından kaleme alınmıştır. Kitabın hazırlanmasından sonra meclise giren Yusuf Ziya Bey

ile sadece CHP üyesi olan Afet (İnan) dışındaki yazarların hepsi milletvekilidir. Kitabın

başlığının altındaki açıklamaya göre eser, Türk Tarihi Heyetinin başka üyelerinin ve mevzu

ile alakalı kişilerin görüş ve eleştirilerine sunulmak amacıyla sadece yüz nüsha basılmıştır.

Kitabın hazırlanış sürecine Mustafa Kemal, yaptığı düzeltmeler ve ekler yoluyla bizzat

katkıda bulunmuştur. Bu katkının bile Türk milliyetçiliği hakkındaki araştırmalar için başlı

başına ilginç ve önemli bir eser olmasını sağladığı Türk Tarihinin Ana Hatları’nın,

Kemalizmin resmi tarih anlayışının temel taslağı olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Kitabın önsözünde yazarlar iki temel amaçlarının olduğunu ifade etmektedirler. Bunlardan

birincisi bir milli tarih yazılmasıdır. Yazarlara göre Avrupa’daki mevcut birçok tarih

çalışması, bilinçli veya bilinçsiz olarak Türklerin dünya tarihindeki rollerini küçük

göstermiştir. Bu durum Türklüğün kendini tanıması ve benliğini geliştirmesi açısından zararlı

olmuştur. Yazarlar bu kitap ile birlikte söz konusu zararlı etkiyi ortadan kaldırarak Türk

milletinin “yaratıcı kabiliyetinin derinliklerine giden yolu açmak, Türk deha ve karakterinin

esrarını ortaya çıkarmak, Türkün özellik ve kuvvetini kendine göstermek ve milli

gelişmemizin derin ırkî köklere bağlı olduğunu anlatmak” yolundaki ilk adımı atmış

olduklarına inanmaktadırlar. Yazarların ikinci amacı ise kainatın oluşumu ve insanın yaratılışı

hakkındaki kutsal kitaplardan yola çıkan dinsel açıklamaların yerine, tarih ve doğa bilimlerine

dayanan varsayımları koyarak bu konudaki yanlış değerlendirmelerin önüne geçmektir. (Türk

Tarihinin Ana Hatları [TTAH]: 1996:25)

Yazarlar kitabı halk ve özellikle gençlik için yazdıklarını ve Türkleri “doğru görmeye, iyi

düşünmeye alıştırmak” istediklerini söylemektedirler. Ayrıca başlıca hedefleri, “Türklerin 142

yanlış görüşlerden, hatalı düşünüşlerden bir an evvel kurtulması”nı sağlamak olduğu için esas

görüşlerini hemen yayma yolunu tercih ettiklerini belirtmektedirler. (TTAH,1996: 26)

Kitabın en önemli özelliklerinden birisi Türklerin Çin, Hint, Mısır gibi çeşitli uygarlıkların

doğmasına ya da gelişmesine yaptığı katkıyı göstererek dünya tarihindeki rollerinin ortaya

konulmaya çalışılmasıdır. Bu çaba kitapta öyle belirgindir ki ele alınan bölgelerin ve

konuların seçimi bile buna göre yapılmıştır.

Kısaca ifade etmek gerekirse kitap, Türklerin anayurdunun Orta Asya olduğu, burada tarih

öncesi devirlerde büyük bir uygarlık kurdukları, fakat yaşanan kuraklık nedeniyle

anayurtlarını terk etmek zorunda kalıp farklı yönlere doğru yüzyıllar boyunca devam eden

göçler şeklinde yer değiştirdikleri ve gittikleri yörelerde medenileştirici bir etkide

bulundukları iddiası üzerine temellenmiştir. Yazarlar, Türklerin anayurdunu şöyle tarif

etmektedir:

“Tarih devirlerinden binlerce yıl önce Türk Ana Yurdunda şimdi yerlerini çöller,

kumsallar, bozkırlar, bataklıklar, sığ göller tutmuş engin iç denizler vardır. İlk

medeniyetin gür filizleri bu denizlerin kıyılarında ve bunlara dökülen derin sulu

ırmakların şirin ve bereketli vadilerinde fışkırmıştır.

Dünyanın başka taraflarında, insanlar, daha kaya ve ağaç kovuklarında en koyu

vahşet hayatı yaşarken burada işlenmiş kereste medeniyeti maden devirlerine kadar

ulaşmıştı. İnsanlıkla hayvanlığı hakiki ve açık surette ayıran devir, hayvanları

ehlileştirme devri, en önce burada açılmış, tabiatı insan iradesine boyun eğdirerek

işletmenin ilk aşaması sayabileceğimiz çiftçilik, burada başlamıştır.”

(TTAH,1996:58) 143

Ancak buzul devrinin sona ermesiyle birlikte Orta Asya’da ciddi bir iklim değişikliği

yaşanmıştır. Yazarlara göre;

“eski devirlerden bugüne kadar Orta Asya yavaş yavaş ve daima kurumaktadır.

(…) Eskiden mevcut birçok göller bugün yok olmuştur. (…) Orta Asya’nın diğer

önemli iklim niteliği [de], kuzeydoğudan esen rüzgarların çokluğu ve şiddetidir. Bu

rüzgarlar Orta Asya sularının buharlaşmasından hasıl olan buharları Orta Asya

güneyindeki ülkelere götürür. Bu rüzgarların Orta Asya’ya getirdiği şey ise

kumlardan ibarettir. Bu surette Orta Asya kuruduğu nispetle kum istilası altında

kalmaktadır.” (TTAH, 1996: 329)

Kuraklık ve mevsimler arasında büyük sıcaklık farklarının yaşanmaya başlamasıyla ortaya

çıkan bu sert iklim ise hayat koşullarını olumsuz etkileyerek, burada yaşayan milyonlarca

insanın farklı yerlere göç etmesine sebep olmuştur. Tekrar kitaba dönersek;

“bundan yedi asır evveline kadar en az 9000 yıl, kâh önünde durulmaz yıkıcı ve

yutucu seller, kâh kumlar altında gizli sular gibi yürüyen büyük Türk göçleri,

akınları göç ve medenileştirme çalışmalarına devam etmişlerdir. (…)

Daha iyi iklimler aramaya çıkan Türkler ayrıldıkları alanlara göre en elverişli

gördükleri yolları tutarak medeniyetlerinin tohumlarıyla birlikte yayıl[mışlar] (…)

karşılaştıkları ilkel yerlilerle çarpışarak ya başka yerlere sür[müş] ya da içlerine

girerek medenileştir[mişlerdir.] (…) Boş bulundukları alanlarda ise beğendikleri

yerlere yerleşerek oraların otokton ahalisi ol[muşlardır.]” (TTAH, 1996: 59)

Buradan hareketle eserde Anadolu, Türklerin “en az yedi bin yıldan beri otokton ahali halinde

yerleşerek kendine yurt edindiği” bir yer olarak tanımlanmaktadır. (TTAH, 1996: 61)

Yazarlara göre “Osmanlı Türklerinin Anadolu’ya gelişi binlerce yıl devam etmiş bir göç

devresinin tarihte göze çarpan son safhasıdır.” (TTAH, 1996: 70) Bu bağlamda kitapta

Etilerin (Hititlerin) tarihten önce Anadolu’ya göç etmiş Türkler olduğu iddiası ortaya 144

atılmaktadır. Yazarlar birçoklarının ileri sürdüğünün aksine dillerinin Sami veya Hint-Avrupa

kökenli değil Elamca ve Sümerce gibi Türkçe olduğunu ileri sürdükleri Etilerin kurduğu

medeniyetin, Lidya ile Frigya’yı her bakımdan etkilediğini ve Yunan medeniyetinin de

doğuşuna zemin hazırladığını düşünmektedir. Ayrıca Roma medeniyetini kuran Etrüsklerin de

Etilerle akraba bir halk olduğu ileri sürmektedirler. (TTAH, 1996: 64, 192-193, 261-262)

Kitapta Türklerin sadece Anadoluya değil Mısır’a, Hindistan’a, Çin’e hatta Doğu Avrupa’ya

göçlerinin medenileştirici etkilerinden uzun uzun bahsedilmekte ancak bu göçlerin Türklerin

gittikleri yerlerde yerli halkın arasında asimile olmaları gibi olumsuz bir sonucunun da olduğu

da belirtilmektedir. Yazarlar, Türklerin mili benliklerini korumaları bakımından önemli

gördükleri kendi dillerini çok çabuk kaybetmelerini “esefe layık” (TTAH, 1996: 66) bir

durum olarak tanımlamaktadırlar. Kitapta bu durumun nedenleri ile ilgili tespitlere de yer

verilmektedir:

“[Türklerin anadillerini kolay kaybedişi] yeni bir dil öğrenmekte yerlilere nazaran

daha yetenekli olma[larından] ileri gelmiş olabileceği gibi, yerlilerin daha kalabalık

bulunmalarından ve [Türklerin] her gittikleri yerde yönetim mevkiine kendileri

geçmiş olmaları itibariyle hakimiyetlerini kabule daha çabuk alıştırmak

sebeplerinden meydana gelmiş olabilir. Son asırların Osmanlı İmparatorluğu

devrinde, mesela Girit’e, Arnavutluk’a, Şam’a veya Bağdat’a gitmiş Türklerin

oralarda Grek, Arap ve Arnavut dillerince asimile edilmeleri, bizim neslin gözüyle

gördüğü olaylardan olduğu gibi; bugün doğu vilayetlerimizde dedenin yalnız

Türkçe, babanın hem Türkçe hem Kürtçe, torunun yalnız Kürtçe konuşmakta

olduğu Türk köylerinin bulunması da aynı noktayı doğrulayacak ve bütün

Türklüğün uyanmasını davete değecek bir olaydır.” (TTAH, 1996: 66) 145

Yazarlar, iklim değişikliklerinin neden olduğu kuraklığın ve yaşanan büyük göçlerin Orta

Asya’nın medeniyet için varolan merkezi konumunu değiştirdiğini ve böylece milattan önce

9000’e dayanan eski Türk medeniyetinin doğduğu yer olan Orta Asya’daki gelişme hızının

yavaşladığını öne sürmektedir. Bununla birlikte eski Türk medeniyeti burada hepten yok

olmamıştır, bunun yerine kapsadığı saha daralmıştır. Ancak kuraklığın tedrici olarak etkisini

artırması ve son bin yılda Orta Asya’da yaşandığı öne sürülen kum istilasının daha da

hızlanması bu medeniyetin giderek daralan sahalarını zamanla neredeyse tamamen ortadan

kaldırmıştır. Yazarlara göre “bugün koskoca Orta Asya’da nüfus ve hayat birkaç ırmak, çay

ve göl kenarına sığınmış -belki gittikçe küçülen- şehirlerle sınırlı gibidir.” (TTAH, 1996: 70)

Oysa 6. ile 13. yüzyıllar arasında Batı Türkistan ile Kırgız steplerinin güney kısmında çok

sayıda şehir bulunuyordu ancak artık bunların yerini kum tabakaları kaplamaktadır. Kitapta

söz konusu şehirlerin bir kısmının adının bile bilinmediği bilinenlerden ise çok azının

yerlerinin tespit edilebildiği ifade edilmektedir. Dolayısıyla yazarlara göre “ ‘Orta Asya

Türklerinin eski medeniyeti nerede?’ sualine, ‘kumlar altında ‘ diye cevap vermek doğru”

olacaktır. (TTAH, 1996: 330)

Kitapta ırk konusu da özel olarak ele alınmıştır. Yazarlar ırk kavramını kısaca “aynı kandan

gelen ve cismen birbirine benzeyen insanların gösterdiği birlik” olarak tanımlamaktadırlar.

(TTAH, 1996: 47) Onlara göre bir bölgenin maddi ve sosyal şartları, orada yaşayanlar

arasında birtakım ortak vasıflar yaratmaktadır. Tarih öncesinin çok eski devirlerinde insanlar,

asırlar boyunca az çok farklı iklimlere sahip çeşitli bölgelerde büyük denizler ve dağlar gibi

doğal engeller nedeniyle birbirleriyle temas etmeksizin yaşadıkları için ilkel ırklar ortaya

çıkmıştır. Ancak daha sonra iklimlerin değişmesi sonucu coğrafi engellerin ortadan

kalkmasıyla beraber bölgeler arasındaki insan hareketliliğinin artması, ilkel ırkların karışarak

ve birleşerek yeni birtakım birleşik ırklar meydana getirmesine neden olmuştur. Buna rağmen

yaşanılan yerin ikliminin insanlar (dolayısıyla ırklar) üzerindeki belirleyici etkisi varlığını

korumuştur. Kitapta bu yorumdan yola çıkılarak çeşitli ırk gruplarıyla ilgili bilgiler

verilmektedir. Ayrıca farklı ırksal sınıflandırma türlerinden bahsedilerek kafatası ve çehre

şekilleriyle boy uzunluğunun renk farklılıklarından daha önemli olduğu ancak bunların hiçbir

sosyal anlam taşımadığı ifade edilmektedir. (TTAH, 1996: 45-50) Ayrıca dilleri temel alan

ırksal ayrımların da olduğu fakat gerek renk gerekse dile dayanarak pek de doğru ve geçerli

ayrımlar yapılamayacağı belirtilmektedir.

Yazarlar, benliğini en çok koruyabilmiş ırkın Türkler olduğunu öne sürmektedirler. Bu

bağlamda tarih öncesi ve tarihi devirlerde birçok ırkla karışmış olsa da sonuçta çoğu kez

Türkler kendine has özelliklerini kaybetmemişlerdir. Ancak uzun dönemlerde ve büyük

çoğunluklar içinde ırksal karışmalara maruz kalanlar asimile olmuşlardır. Yazarlara göre,

“gelişme ve yükselme ile insanlığın mukadderatına hakim olan dimağdır.

Dimağdan amaç, onun organik içeriği değil, her türlü belirtileridir. Dimağ üzerinde

coğrafi çevrenin, (…) sosyal şartların, irsî niteliklerin hiç şüphesiz büyük ve

önemli etkileri vardır. (…) Tarihte daima göze çarpar bir birlik arz eden Türk ırkı

daima hakim kalan açık uzvi vasıflarıyla dimağın en kuvvetli ürünü olan ortak

lisanlarıyla ve bu lisanla nakledilmiş kültürleriyle, tarihi ortak hatıralarıyla aynı

zamanda bugünkü millet tarifine de uyan büyük bir cemiyettir. Bütün tarihte böyle

büyük bir ırkı, bir millet halinde görmek özellikle zamanımızdaki insan

topluluklarının pek çoğuna nasip olmayan büyük bir kuvvet ve büyük şereftir.”

(TTAH, 1996: 50)

Türk Tarihinin Ana Hatları ile ilgili olarak Ersanlı, kitabın kaynakçasında yalnızca bir tane

birincil kaynağa yer verildiğine dikkat çekmektedir. Ayrıca çok kısa bir sürede böyle

kapsamlı bir işe girişilerek kitabın hazırlanmış olması nedeniyle bir çok bölümün taslak 147

olarak kaldığını söylemektedir. Bu durumun yarattığı eksiklikler ve hatalar yüzünden eserin

yayınlandıktan sonra ilgili çevrelerce genel olarak pek de olumlu karşılanmadığı, hatta

bizatihi hazırlanmasını isteyen Mustafa Kemal’in bile ortaya çıkan sonucu yeterli bulmadığı

anlaşılmaktadır. Bütün bunlara rağmen cumhuriyetin lider kadrosu tarafından teorik yaklaşımı

doğru bulunduğundan Türk Tarihinin Ana Hatları’nın 90 sayfalık bir özeti çıkarttırılarak

devlet matbaası tarafından Türk Tarihinin Ana Hatları-Medhal adıyla basılmış ve okullara

yardımcı ders kitabı olarak gönderilmiştir. Ersanlı, Medhal’in basitleştirilmiş bir özet

olmasına rağmen tarih öncesi ve eski çağlardaki genel dünya tarihine yer vermeyip, böylece

diğer uygarlıkların Türklük üzerinde etkisini gözardı etmiş olduğunu ve bu nedenle Türk

Tarihinin Ana Hatları’ndan bazı açılardan farklılaştığını düşünmektedir(Ersanlı, 2006:120-

125)



3.1.3.) Resmi Tarih İle İlgili Daha Sonraki Faaliyetler

1930 yılında bir yandan Türk Tarihinin Ana Hatları adlı eser yayımlanırken diğer yandan

tarih çalışmalarıyla ilgili olarak üniversitedeki hocalara yazılı olarak cevaplandırılmak üzere

birtakım sorular gönderilmiştir. Togan’ın cevaplarındaki farklılık dikkat çekmiş ve bu

Baykara’ya göre (1989: 19) büyük olasılıkla Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin kuruluş

çalışmalarından uzak tutulmasına neden olmuştur. Ayrıca 15 Nisan 1931’de kurulan (ve

1935’te Türk Tarih kurumu adını alacak) cemiyette Kazanlıların etkin olması da Togan’ın

dışarıda bırakılmasının bir başka nedenidir.

Türk Tarihinin Ana Hatları ve Medhal’in yayınlanmasının ardından tarih konusundaki

çalışmalar yoğun bir şekilde devam etti. Bu dönemde Türk tarihi üzerine çeşitli konularda (bir

bölümü daha sonra 1940’larda yayınlanacak olan) 168 tane makale hazırlandı. Bir başka 148

önemli gelişme de temelde Türk Tarihinin Ana Hatları’nda ortaya atılan görüşlere dayanan

yeni ders kitaplarının yayınlanmasıdır. Bunlardan ilki liseler için dört cilt halinde hazırlanıp

1932’de basılan tarih ders kitabıdır. 1933’te ise bu kitap basitleştirilerek üç cilt olarak

Ortamektep İçin Tarih yayınlanmıştır. Söz konusu kitapların oldukça kısa bir sürede

hazırlanmış olmasına dikkat çeken Copeaux, bu aceleciliğin “tarih reformunun

yerleştirilmesinde okul kitaplarına verilen önemi yansıt[tığını]” düşünmektedir:

“Bu yapıtlar, biçimleri ve sunuşlarıyla bile, Atatürk’ün tarih tezlerinin

öğretilmesine verdiği önemi göstermektedir. Kaliteli kağıda basılan, özenle

ciltlenen kitaplarda bol bol resim kullanılmıştır. Çok sayıda ve özenle yapılmış

harita görülmekte, bu alanda Alman etkisi hissedilmektedir. Önceki okul

kitaplarının kötü kalitesiyle çarpıcı bir çelişki yaratan oldukça güzel, kütüphanelik

kitaplar söz konusudur.” (Copeaux,2006: 61-62)

Bu kitaplarda büyük bir uygarlığa sahip olduğu sıklıkla vurgulanan Türklerin anayurtlarından

göçlerinin milattan önce 20000 yılında başladığı ve zamanla çok geniş bir alana yayıldıkları

dile getirilerek, Hititler, Fenikeliler gibi bazı eski devletlerin de aslında Türkler tarafından

kurulduğu yahut Türk kökenli olup zamanla başka ırklarla karışılması sonucu bu özelliğin

yitirildiği öne sürülmektedir.(Ersanlı, 2006: 128-129) Bununla beraber kitaplarda, esasen

ırksal karışmaların yaşandığı çoğu durumda Türk ırkına ait özelliklerin olduğu gibi kaldığı

ifade edilmektedir. Dolayısıyla Türklüğün yüzyıllar boyunca varlığını koruyarak bugüne

ulaşmış olduğu teması işlenmektedir. (Copeaux, 2006: 63-64)



Kitaplar açısından dikkat çekici bir başka nokta da Türklerin doğuştan devlet kurma

yeteneğine sahip olduğu iddiasıdır. Bu bağlamda Türklerin üstün fiziksel özelliklere ve

kuvvetli bir dile sahip, her zaman bir birlik halinde hareket eden bir ırk olduğu

vurgulanmaktadır. Söz konusu yaklaşım, diğer uygarlıklar hakkındaki yorumlarda da 149

belirgindir. Çin, Hint, Mısır ve Yunan uygarlıklarında insanların hiçbir zaman dayanışma

göstermediği belirtilerek buradan hareketle bunlar içinde kurulan hanedanlıklarda sık sık

dağınıklıkların yaşandığı ileri sürülmektedir. (Ersanlı, 2006: 127-130)

Kitapların Osmanlı dönemine yönelik yaklaşımı ise Ersanlı’ya göre bu dönemin geçmişteki

Türk devletleriyle bugünkü cumhuriyet arasında bir kesintiyi ifade ettiği fikrine

dayanmaktadır. Bununla ilgili önemli bir husus Osmanlı’nın kuruluşu konusunda oldukça

ihtiyatlı bir tutum takınılarak kesin bir yargıya vardıracak yeterli bilimsel kanıtın

bulunmadığının belirtilmesidir. (Ersanlı, 2006: 133-134) Bir yandan örneğin Etiler gibi

Osmanlılardan yüzyıllar önce varolmuş bir uygarlığın Türklüğü hakkında oldukça iddialı

yorumlara yer verilirken, diğer yandan Osmanlı Devleti’ni kuranların nereden ne zaman

geldiklerinin bilinmediğinin ifade edilmesi dikkat çekicidir.

Osmanlı dönemine yönelik bu mesafeli tutum, ders kitapları açısından önemli bir değişimin

yaşandığını göstermektedir. Örneğin Ersanlı’nın (2006: 116-119) incelediği 1924-1929 yılları

arasında kullanılan Türkiye Tarihi adlı kitap tamamen Osmanlı tarihini ele almıştır. Ayrıca bir

başka önemli farklılık da Türklerin İslama geçmeden önce kabileler halinde yaşadığından

bahsedilmesidir. Oysa bu yaklaşım resmi Türk Tarih Tezi için kabul edilemez niteliktedir.

Yeni tarih tezine göre hazırlanmış kitaplar açısından söz konusu dönemle ilgili olarak artık

kabileler değil, eski Türk devletlerinin varlığı söz konusudur.

Türk Tarihinin Ana Hatları ile yeni tarih dersi kitabının hazırlanmasıyla birlikte 1932 yılının

başı itibariyle resmi tarih tezinin büyük oranda şekillenmiş olduğunu söylemek mümkündür.

Buradan hareketle 1932 Temmuz’unda toplanan Türk Tarih Kongresi, tezin geliştirilmesinden

çok tanıtılması amacını taşımıştır. 150



3.2.) Birinci Türk Tarih Kongresi: Eleştiriler, Tartışmalar, Suçlamalar:

Türk Tarih Tezinin ortaya çıkışı açısından en kritik adım 1932’de toplanan Birinci Türk Tarih

Kongresi olmuştur. Aynı gelişme Togan’ın Türkiye’deki ilk döneminin bitişinin de nedenidir.

Togan’ın kongrede Türk Tarih Tezine yönelik eleştiriler yöneltmesi, sonunda kendisinin

ülkeyi bir anlamda terk etmek zorunda kalmasıyla sonuçlanmıştır.

Esasen gerek Türk Tarihinin Ana Hatları ve dört ciltlik tarih kitabı yazılmadan önce, gerekse

bu eserler hazırlandıktan sonra Togan ve Fuad Köprülü’nün de aralarında bulunduğu

akademisyenlerden görüşleri istenmiştir. Togan hem iki eserle ilgili yazdığı raporlarda, hem

de kongredeki konuşmalarında Türk Tarih Tezini iki temel noktada eleştirmiştir. Öncelikle

Togan her iki kitapta da yer alan, Türklerin Orta Asya’dan göçlerinin kuraklıktan

kaynaklandığı iddiasına karşı çıkmıştır. Ona göre söz konusu göçler nüfus artışlarının bir

sonucudur. İkinci olarak Togan kuraklık tezini kanıtlamak için her iki eserde de dile getirilen

“on yedi kumaltı şehri” ile ilgili görüşlerin yanlış olduğunu belirtmiştir. (Özbek, 1997b: 22)

Bu konuyla ilgili olarak Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş adlı eserinde gerek tarih öncesi

gerekse tarih devirlerinde Orta Asya’dan her yöne doğru bir kavimler hareketinin olduğunu ve

bunun sadece Ural-Altay kavimlerine de özgü olmadığını dile getirmektedir. Söz konusu

hareketlilikler ise Togan’a göre temelde nüfusun artmasına ve savaşlara dayanmaktadır.

(Özbek, 1997b: 22)

Togan’ın Türk Tarih Tezine yönelik eleştirileri ilk bakışta, bilimsel bir nitelik taşıyor gibi

durmaktadır. Bu konuyla ilgili olarak, hem Tuncer Baykara hem de Nadir Özbek böyle 151

düşünmektedir. Bu anlamda Özbek’e göre Togan’ın kongredeki çıkışı, tarihin yeni bir ulusdevletin inşasının ihtiyaçları doğrultusunda zorlanıyor oluşundan bir tarihçi olarak rahatsızlık

duymasından kaynaklanmaktadır. (Özbek, 1997: 22) Benzer bir yorum getiren Baykara da

Togan’ın hangi amaç uğruna yapılırsa yapılsın tarihi değiştirmeye çalışmanın yanlış olduğuna

inandığını dile getirmektedir. Baykara’ya göre Togan, tarihi hakikatlerin hem Türk milletinin

hem de diğer milletlerin yararına olacağını düşünmektedir. (Baykara, 1989: 58)

Söz konusu yorumlara rağmen, esasen tarihçi kimliğinden ziyade siyasal görüşlerinin,

Togan’ın Türk Tarih Tezine soğuk bakmasına neden olduğunu belirtmek gerekir. Yeni ulus

devletin ideolojik ihtiyaçlarına göre şekillendirildiği için teze karşı çıkmasının yanında teze

temel oluşturan resmi Türk milliyetçiliğinin, Türklüğün Orta Asya kökenini vurgulamasına

rağmen sadece Anadolu’yu kapsayan bir şekilde oluşturulması da Togan açısından kabul

edilemez bir durumdu. (Özbek, 1997a: 20) Togan kökeni ve siyasi geçmişi itibariyle Türklüğü

yahut Türklerin sorunlarını Anadolu’daki yeni Türk devletinden ibaret görmüyordu. (Özbek,

1997b:22) Bu nedenle Yunan öncesi Anadolu’yu Türkleştirmeye çalışan teorilere karşı da

ilgisizdi. (Baykara,1989: 20)

Togan, Türk Tarih Tezi ile ilgili olumsuz görüşlere sahip tek kişi değildi. Örneğin Baykara

(1989: 20-21) Darülfünun’un da yeni tarih tezine karşı olduğunu aktarmaktadır. Ancak

kongrede Togan dışında teze karşı açıkça bir eleştiri yönelten olmamıştır. Yalnızca Köprülü

oldukça ihtiyatlı bir şekilde birtakım bilimsel uyarılarda bulunmuştur. Köprülü teze karşı

çıkıyormuş gibi görünmemeye dikkat ederek, kaynakların yetersizliğinden ötürü Türk tarihi

üzerine yapılan çalışmaların tarih devirleriyle sınırlandırmanın daha doğru olacağını dile

getirmiştir. 152

Togan’ın eleştirileri kongrede hiç hoş karşılanmamıştır. Esasen Togan’ın görüşleri kongreden

önce tezi içeren her iki eserle ilgili yazdığı olumsuz raporlardan az çok bilinmekteydi. Bunun

yanı sıra Soysal (2002b: 491) Latin harflerinin kabulünün de Togan’ın rejimle ters düşmesine

neden olduğunu ileri sürmektedir. Togan, Latin harflerine geçilmesiyle birlikte kelimelerin

konuşulduğu gibi yazılacağını ve bunun Türkler arasında ortak bir konuşma dili

olmamasından dolayı bir “lisan anarşisi”ne neden olacağını düşünüyordu. Oysa Arap

alfabesinde sesli harflerin fazla kullanılmaması, edebi dilin farklı Türk halkları tarafından

anlaşılabilmesini sağlıyordu. Bu nedenle harf devrimini, Türklerin kültürel birliğini tamamen

ortadan kaldırabilecek bir gelişme olarak görüyordu. Buradan hareketle uzun yıllar sonra bile

“Türkiye türkçesi ile diğer Türk şiveleri arasında husule gelen suni seddi ortadan kaldırmak”

“Kaf” ile “Kef”in yerlerine iadesini önerebilmişti.



(Togan, 1948: 117)

Bütün bunların da etkisiyle Togan kongrede sert eleştirilere maruz kaldı. Togan’ın görüşlerine

karşı önce Dr. Reşid Galip, ardından Sadri Maksudi ve son olarak da M. Şemseddin

[Günaltay] Togan’la ilgili ağır ifadeler kullanarak cevap verdiler. M. Şemseddin (Günaltay)

yaptığı konuşmada Sadri Maksudi’nin kendisine aktardıklarına dayanarak Togan’ı Çarlık

rejimi sonrasında Başkurtları Türk camiasından ayırarak Türk birliğini bölmüş olmakla

suçladı. (Baykara, 1989:21-22)



3.2.1.) İnan’la Köprülü Arasında Kaynakların Yetersizliği Üzerine Gittikçe Cılızlaşan Bir

Tartışma

Kongredeki ilk tebliğ Afet [İnan] tarafından sunulmuştur. Burada İnan, tarih ile coğrafyanın

arasındaki ilişkiselliğe dikkat çekerek gerek tarih gerekse tarih öncesi devirleri doğru



Ayrıca Türkçe eserlerin dünyanın her tarafında bastırılabilmesi için “Ş” harfinin altındaki sidilin yukarı

çıkarılmasını da önermiştir. (Togan, 1948: 117) 153

anlayabilmek coğrafyadan yararlanmak gerektiğini vurgulamıştır. (Birinci Türk Tarih

Kongresi : Konferanslar Müzakere Zabıtları [BTTK], 1932: 21)

İnan, insanlığın kültür beşiğinin Orta Asya olduğunu, bu nedenle kendini büyük göstermek

isteyen her kavmin atalarını Orta Asyalı bir kabile olarak gösterdiğini düşünmektedir. Oysa

İnan’a göre esasen Orta Asyalılar tek bir ırktan meydana gelmektedir bu da Türk ırkıdır.

Dolayısıyla Orta Asya’nın otokton halkı Türklerdir. Türkler, anayurtlarında en azından

milattan önce 9000’ler itibariyle kültür sahibi bir ırk haline gelmişlerdir. Aynı devirlerde

Avrupa’da yaşayan ırklar ise vahşi ve cahil bir hayat sürmüşlerdir. Bu iddiadan yola çıkarak

İnan, tebliği boyunca halihazırda anayurtlarında yüksek bir kültür düzeyine erişmiş bulunan

Orta Asyalıların yaptıkları göçlerle başta Avrupa olmak üzere tüm dünyaya bu kültürü

yaydıklarını Avrupalı çok sayıda yazarın görüşlerine değinerek kanıtlamaya çalışmıştır. İnan

sözünü ettiği yazarların Orta Asyalıların gerçekte Türkler olduğunu görmekten kaçındıklarını

düşünmektedir. Oysa ona göre “medeni insan kütlerinin öz anası olan asıl ırk” Türklerdir.

(BTTK, 1932: 24-41) Bu anlamda İnan açısından insanlığın kültürel gelişimini tayin eden

temel unsurun, Türklerin göçleri sonrasında gittikleri yerlerde diğer ırklarla etkileşimi ve

kaynaşması sonucu ortaya çıkan melezleşme olduğu söylenebilir.

İnan, tebliğinde bir ırk olarak Türklerin temel fiziksel özelliklerinden de bahsetmiştir. Buna

göre Türkler Brakisefal, sarı renkle alakası bulunmayan genel olarak beyaz tenli bir ırktır.

İnan, Türklerin Moğol ırkından sarı tenli olduğu iddialarına da şiddetle karşı çıkmaktadır.

Zaten safdil anlamına gelen Moğol adı da elde ettiği başarılar sonucunda Cengiz Han’ın

mensubu bulunduğu ve aslen Türkçe’den farklı bir dile sahip Tunguzların bir kolu olan

Burçikin kabilesine sonradan takılmıştır.( BTTK, 1932: 31-32) 154

Afet İnan’ın tebliği sonrasında söz alan Fuad Köprülü, Türk kelimesinin ilk kez milattan

sonra altıncı yüzyılda bir devlet adı olarak kullanıldığına dikkat çekerek bununla birlikte

bundan önce de Türk devletlerinin olduğunu ifade etmiştir. Köprülü’ye göre “Çin tarihleri

tarafından tasrih edilen birtakım Türk devletlerinin mevcudiyeti malumdur. Mamafih bütün

bunlar tarih devirlerine aittir.” (BTTK, 1932: 42) Türk milleti ve dili ise çok daha eski

tarihlerden beri varolmuştur ancak Türk dili ilgili çalışmalar Türkçe’nin eski çağlardan

itibaren tekamülünü gösterecek kadar gelişmemiştir. Orta Asya üzerine yapılan antropolojik

ve arkeolojik araştırmalar da henüz başlangıç aşamasındadır. “O kadar ki yirminci asır

zarfında muhtelif ilim cemiyetlerinin, muhtelif devletlerin Şarki Türkistan’a gönderdikleri

ilmi heyetlerin meydana çıkardığı eserlerin büyük kısmı henüz tetkik edilmiş değildir. (…) Bu

itibarla denilebilir ki, Türkler hakkında tarihi vesikaların verdiği malumat bile, bu vesikaların

layıkıyla tetkik edilmemiş olmasından dolayı lüzumu derecede mebzul [çok, bol] değildir. Çin

tarihlerinin eski Türkler hakkında verdiği malumattan bile daha tamamıyla istifade

edileme[miştir].” ( BTTK,1932: 43)

Köprülü konuşmasında ayrıca İnan’ın da ileri sürdüğü gibi ırk ve dilin birbirinden ayrı

kavramlar olduğunu ve bu bağlamda ırkın “doğrudan doğruya antropolojik bir mefhum”u

ifade ettiğini söylemiştir. (BTTK,1932: 44) İnan’ın görüşlerine katıldığını özellikle belirtmeye

özen gösterdiği bir diğer husus da Türk ırkının “çirkinlik numunesi değil güzellik timsali

olduğu”dur. (BTTK, 1932: 47)

Köprülü’nün konuşmasının ardından aynı gün içinde tekrar söz alan İnan, kendi tebliği

hakkında yapılan yoruma cevap verdi. Köprülü’nün Çin tarihlerinde sözü edilen İlk Türk

devletlerinin tarihi devirlere ait olduğuna dair sözleriyle ilgili olarak İnan, Türklerin Çinlilerin

kendilerine isim vermesine muhtaç olmadığını söyledi. Bunun üzerine Köprülü, 155

açıklamalarının yanlış anlaşıldığını, Afet İnan’ın tebliğinin temel iddiası olan Orta Asya’nın

otokton halkının Türk ve dillerinin de Türkçe olduğu görüşüne katıldığını belirtmek

durumunda kaldı. (BTTK, 1932: 50-51, 79)

Daha sonra söz alan Hasan Cemil [Meriç] Köprülü’nün yanlış anlaşıldığına dair

açıklamalarını yeterli görmeyerek Afet İnan’a yönelttiği eleştirileri tekrar gündeme getirdi.

Köprülü’nün, İnan’ın ortaya attığı tezin dayandığı delillerin ve belgelerin daha yeterince

incelenmemiş olduğu ve bundan dolayı konuyla ilgili kesin hükümlerde bulunmak için aceleci

davranmamak gerektiğini dile getiren ifadelerine biraz da sert bir şekilde cevap verdi. Hasan

Cemil yaptığı konuşmada ortaya attıkları tezin temelde yeni elde edilen bilgiler ışığında

Avrupalı bilim adamlarının medeniyetin kökeni hakkındaki görüşlerini değiştirmesi gerektiği

fikrine dayandığını, bununla birlikte delil olarak sundukları belgelerin önemine Köprülü’nün

değinmediğini ve mevzunun esasına ise hiç girmediğini ileri sürmüştür. Buradan hareketle

ona göre Köprülü açısından da “hükümlerimiz temellere ve delillere müstenittir.”

[dayanmaktadır] (BTTK, 1932:81-82) Hasan Cemil ayrıca Köprülü’nün Türk tarihi ile ilgili

kaynakların incelenmesinde yararlanılacak bilim dallarının yeterince gelişmemiş (henüz

çocukluk aşamasında) olduğuna yönelik sözlerine de karşı çıkmıştır: “Muhterem profesörün

müsaadeleriyle hatırlatabilirim ki ilmin her safhasında yeni hakikatler meydana konduğu

zaman bu hakikatler çocuk sayılırdı. Marifet doğan hakikatin kıdemine değil kıymetine atfı

nazar edebilmektedir. Biz Türk medeniyetinin ve Türk menşeinin asıl mahiyeti hakkında en

son keşiflere istinat ediyoruz. Keşiflerin en son olması yahut çocuk olması iddiamızın zaafı

değildir, kuvvetidir.” (BTTK, 1932: 82) 156

Hasan Cemil’in eleştirileri karşısında üçüncü kez söz almak zorunda kalan Fuad Köprülü

daha da geri adım atarak ilk baştaki görüşlerinden tam anlamıyla vazgeçer bir tutum

takınmıştır:

“Afet Hanımefendinin söyledikleri hakkında kendileriyle hemfikir olduğumu

söylemiştim. Cemil Beyefendinin fikirlerine de iştirak ediyorum. (…) Sonra bir

ilmin çocuk olması, genç olması bendenizce onun kuvvetine, canlılığına,

yükseleceğine alamettir. Birtakım ilimler filhakika yeni doğuyor; fakat sağlam

esaslar üzerine ve yeni metotlara istinaden meydana çıkıyor. (...)

Afet Hanımefendi konferanslarında mesela 1840 tarihindeki eserlere değil de 1931

tarihindeki kitaplara istinat etmişler. Bu gayet tabiidir; ve herkesin ittiba etmesi

[uyması] lazım gelen umumi bir kaidedir. Bendenizin sözlerimde bu umumi

esaslara karşı hiçbir tariz, tenkit veya imada bulunduğumu bilmiyorum ve buna

imkan da yoktur. Söylediğim mütalaaların heyeti umumiyesi, bilakis kendilerine

tamamen iştirak ettiğimi açıkça gösterecek bir mahiyettedir. Eğer iştirak etmediğim

noktalar olsaydı onları da tasrih etmekten çekinmezdim.” (BTTK,1932: 82-83)

İlk gün yaşanan bu tartışma kongreye nasıl bir havanın hakim olduğunu açıkça gözler önüne

sermektedir. Daha başından itibaren Türk Tarih Tezi’ne yönelik muhalif bir tutumun (hatta

ufak bir eleştirinin bile) kongrede hoş karşılanmayacağı belli olmuştur. Afet İnan ve Hasan

Cemil Meriç gibi tezin yaratılmasına katkıda bulunanlar kongrede kendi yaklaşımlarını ortaya

koymanın ve tanıtmanın yanı sıra teze yönelik eleştirileri betaraf etme işini de

yüklenmişlerdir. Söz konusu tavır, kongrenin diğer günlerinde de devam etmiş ve özellikle

Togan’ın eleştirileriyle ilgili olarak oldukça sert ve tavizsiz bir hal almıştır.



3.2.2.) Reşit Galip’in Tebliği ve Sonrasında Yaşanan Kuraklık Tartışması

Kongrenin ikinci günü Dr. Reşit Galip’in “Türk Irk ve Medeniyet Tarihine Umumi Bir Bakış”

adlı tebliği ile başladı. Tebliğinde farklı ırk tasniflerine değinen Reşit Galip Türk ırkının çoğu

kez hatalı bir şekilde Moğol ve sarı derili gösterilmesinden yakınmıştır: “Hâlâ diyorlar ki,

Türkler sarı ırktandır, mongoloittir, Moğol camiasındandır. Her şeyden evvel şunu ilan edelim

ki, biz insanlığın deri veya saç rengine göre parlayıp karardığına, ruhların iskelet boyundaki

santimetre yekûnile yükselip alçaldığına inanan ve alemi inandırmak isteyenlere istihfaf

[küçük görme] ve istihkarla [hor görme] bakarız” (BTTK, 1932: 99-103,158) Bu sözlerle

Reşit Galip birtakım ırksal analizlerden yola çıkılarak ortaya atılan üstünlük iddialarını sert

bir dille eleştirmektedir. Ancak kendisi de tebliği boyunca bu tür analizler yapmaktan geri

durmamıştır.

Antropolog Roland B. Dixon’ın kafatası ölçümlerine dayanan sınıflandırmasından uzun

uzadıya ayrıntısıyla bahseden Reşit Galip 8 tipe ayrılan bu sınıflandırma içinde Türklerin

Alplı denilen grupta yer aldığını ileri sürmüştür. Ona göre yalnızca Alplı tipi müstakil ve asli

medeniyetler kurabilmiştir. Diğer tiplere mensup olanlar ise “ancak Alplı tiple temasa

geldikten ve onun yaratıcı ve yükseltici dehası ile kaynaştıktan sonradır ki, yeni bir uyanışla

ince ve yüksek medeni mahsuller veren unsurlar haline gelebilmişlerdir.” (BTTK, 1932: 104-

111)

Çeşitli medeniyet sahalarını ele alan Reşit Galip, Çin ve Hindistan’daki eski medeniyetlerin

oluşmasında Orta Asya’dan gelen brakisefal Alplıların başlıca etkili unsur olduğunu

söylemektedir. Ayrıca yapılan araştırmalar sonucu yeni elde edilen bulguların Mezopotamya

medeniyetinin Sami ve yerli değil Orta Asya kökenli bir ırkın malı olduğunu gösterdiğini öne

sürmektedir. “Bu medeniyetin mümtaz mümessilleri” olduğunu ifade ettiği Sümerler de Reşit

Galip’e göre “bazı muasır yabancı müelliflerin şimdi, çok tekrar etmek istemedikleri bir

ıstılah ile ‘Turanlı’, bizim daha doğru tabirimizle ‘Türk’ ırkındandırlar.” (BTTK, 1932: 113-

116) Mısır medeniyetindeki Alplı etkisinin ise diğerlerinin aksine hâlâ çözümlenmemiş,

tartışmaya açık bir konu olarak durduğunu ve buna benzer bir durumun Ege bölgesi için de

geçerli olduğunu düşünmektedir. (BTTK, 1932: 120-124)

Tebliğinde Reşit Galip, Etrüsklerin Türk kökenli olduğuna dair iddialara yer vermekte,

İskitlerin de Türklerin “ırk kardeşleri” olduğunu ileri sürmektedir. Etiler (Hititler) ise “ öz

yurdumuz Anadolu’nun medeni simasını yükselten, ilk büyük medeniyetini ve ilk büyük

imparatorluğunu kuran atalarımız”dır. Reşit Galip ayrıca gelişmiş sanat ve medeniyetinin

bütün Akdeniz medeniyetlerini hayli etkilediğini düşündüğü Etilerin, “kuvvetli, milli şuurları”

sayesinde yabancı etkilere karşı kendilerine has özellikleri de korumayı başardıklarından

bahsetmektedir. (BTTK, 1932: 124-125, 131-132)

Reşit Galip’e göre Avrupa ve Amerika’da bilim dünyasında hâlâ belli ölçüde devam eden

temelde Türk göçlerinin yüzyıllarca Avrupa’da yarattığı korkudan ve Müslümanlık ile

Hıristiyanlık arasında yaşanan kan davalarından kaynaklanan bir Türk düşmanlığı söz

konusudur ve bunun etkisiyle kimi önemli bilim adamları araştırmalar açıkça ortaya koyduğu

halde Sümer, İskit ve Etilerin Altaydan gelen Turani kavimler değil; Sami, Arya veya HindoAvrupa kökenli olduklarını öne sürmektedirler. (BTTK, 1932: 150-157) Oysa “Anadolu’da

şimdiye kadar bulunan en eski kafatasları sarih ve faik bir surette ırkımızın silinmez

damgasını taşımaktadırlar.” (BTTK, 1932: 133) Anadolu’nun ilk sakinlerinin dilokisefal olma

ihtimali bulunmakla birlikte “Anadolu’daki brakisefal Alpli tipimiz en kadim zamanlardan

itibaren öyle kesif bir manzara gösterir ki, Roland B. Dixon, Ramsay gibi bazı müellifler 159

bugün hâlâ bu vasıfları muhafaza ederek yaşayan Anadolu halkının buraların yerli ahalisi

olması lazım geleceği fikrini ileri sürmüşlerdir. (…) Elde mevcut umumi antropolojik

tetkikler Anadolu’da dini, siyasi saikler ve dil ayrılığı dolayısile ayrı unsurlar halinde

görülmüş olan Ermeniler vs. gibi zümrelerin ve hatta mübadele edilen Rum ahalinin dahi aynı

iki tip menşe’inden geldiklerini göstermektedir.” (BTTK, 1932: 134)

Çin, Hint, Mezopotamya ve Avrupa’daki eski medeniyetlerin Orta Asya kökenli olduğunu

öne süren Reşit Galip bu ilk medeniyetlerin yayılmasını çabuklaştıran temel etken olarak Orta

Asya’da yaşanan iklim değişikliklerini göstermektedir. Buna göre Orta Asya’da çok eski

dönemlerde Hazar Denizi ile Aral Gölünü birleştiren büyük bir içdeniz bulunmaktaydı, bu

denizin zamanla çekilmeğe başlamasıyla birlikte ortaya çıkan kuraklık, Hazar-Aral

havzasındaki kabilelerin bölgeyi terk ederek Çin ve Avrupa’ya doğru göç etmelerine neden

olmuştur. (BTTK, 1932: 137-150)

Bu noktada Reşit Galip’in önemli tabiat hadiselerini ve iklim değişikliklerini, büyük insan

kütlelerinin gerçekleştirdiği göçlere neden olan temel etmen olarak gördüğünü belirtmek

gerekir. Bu konuyla ilgili olarak Reşit Galip siyasi, iktisadi ve fiziksel etmenlerin varlığından

bahsetmektedir. Fakat kitlesel göçlere yol açan siyasi nedenlerin çoğu kez iktisadi ve fiziksel

etkenlere bağlı olduğunu, istisnai olarak “bir fütuhat dehasının psikolojisinden, sürücü ve

yürütücü kuvvetinden” kaynaklanan göçlerde siyasi etkenlerin tek başına bulunabildiğini

ancak bu durumun da çoğunlukla kütleyi yurt değiştirtecek nitelikte başka sebeplerin yarattığı

bir ortamda geliştiğini düşünmektedir. İcatlar ve yeni bulunan güzergahlar yoluyla deniz

yahut kara yollarının değişmesi, nüfusun artması ve gıdanın yetmemesi gibi iktisadi etkenler

de önemlidir ancak Reşit Galip Orta Asya’dan farklı alanlara doğru göçlerin tamamen iktisadi

etkenlere bağlanamayacağını ifade etmektedir. Ona göre “yalnız siyasi haritaları değil, yalnız

devlet ve cemiyet unvan ve mahiyetlerini değil, yalnız içtimai ve medeni hayat şartlarını,

adetleri, ananeleri değil, hatta yalnız bütün bir kıtada veya kıtalarda simaların şeklini,

gözlerin, saçların rengini ve boyların irtifaını değil, kafatasının biçimini ve ölçüsünü

değiştirecek mahiyetteki göçlerin, ulu ve sürekli akınların sebebini daha büyük, daha şümullü,

daha kati ve daha cebbar amillerin zorlayışında aramalıdır.” (BTTK, 1932: 148) Reşit

Galip’in sözünü ettiği amiller tabiat hadiseleridir:

“Tabiat hadiseleri kendilerini, soğukluk veya sıcaklığın, kuruluk veya nemliliğin

artışı, eksilişi, buzların yürüyüş ve çekilişi, denizlerin, göllerin batışı, çıkışı,

zelzeleler, boralar, kasırgalar, yanardağlar vesaire gibi ya birbirinin zıddı ya

birbirine bağlı tezahürlerle gösterirler. Orta Asya’da devir devir bunlardan birçoğu

görülmüş, bazıları hâlâ görülmektedir. Fakat hepsinin içinde en müessir, şümullü

ve sabit karakterde görüneni, en büyük ihtimal ile kuraklık olmuştur.” (BTTK,

1932: 149)

Görüldüğü gibi Reşit Galip, Türk Tarih Tezinin oluşturulmasına yönelik olarak daha önceki

çalışmalarda dile getirilmiş olan Türklerin Orta Asya’dan göç etmesine kuraklığın neden

olduğu ve kuraklığın etkisini giderek artırarak varolmaya devam ettiği iddiasını

benimsemektedir. Tebliğinde, esasen ırksal analizler yoluyla Turani kavimlerin medeniyet

kurucu etkisini yabancı kaynaklardan yararlanarak kanıtlamaya çalışırken ilk medeniyetlerin

ortaya çıkmasına yol açacak göçlerin nedeni olarak ileri sürülen kuraklık iddiasını da

temellendirmek istemiştir.

Tarih tezi açısından kritik bir öneme sahip olan kuraklık iddiası, Togan’ın muhalif tutumunun

en önemli sebebi olmuştur. Reşit Galip’in tebliğinin ardından aynı gün eleştirilerini dile

getirmek için söz alan Togan, esasen kuraklık tezine tamamen karşı olmadığını, bu meselenin

tarih öncesi ve tarih devirleri olarak iki boyutunun olduğunu belirtmiştir. Buradan hareketle

Togan, kuraklık iddiasının yalnızca tarih öncesi için geçerli olabileceğini ileri sürmüştür.

Konuşmasında Togan, yapılan incelemelerin tarihi devirlerde Türkistan’da daimi ve tedrici bir

kuraklığın yaşanmadığını ortaya koyduğunu iddia etmektedir. Togan, tarih devirlerinde

Türkistan’daki bazı göllerin kuruduğunu ama bazı yeni göllerin de ortaya çıktığını ileri

sürmektedir. Mevcut göllerin suyu ise zaman zaman artmakta veya azalmaktadır. (BTTK,

1932: 169-171) Dolayısıyla Togan, Türkistan’da daimi olarak kurak bir iklimin hüküm

sürmediğini, bölgede kimi dönemlerde kısa süreli kuraklıkların yaşandığını düşünmektedir.

Bu anlamda Togan, Türkistan’ın hâlâ kurumaya devam ettiği ve bu nedenle istikbali olmayan

bir yer olduğu iddiasına karşı çıkmaktadır: “Profesör Barthold 1913 senesinde Rusya Türkleri

arasında seyahat ettiği zaman yaptığı tetkikatı o vakit Orenburg’ta Vakit ceridesinde

neşretmiş, memleketimizin kurumamakta olduğunu ve istikbali parlak bir ülke bulunduğunu

ispat ettiklerini yazmıştı.” (BTTK, 1932: 169)

Togan ayrıca Türkistan’da nüfusun tarihi devirlerde sürekli olarak arttığını öne sürmektedir.

Tarih öncesi ile ilgili olarak ise Togan “belki çok milyonlar yaşamıştır. O zamanları

bilmiyorum. Ben yalnız tarihi zamanları biliyorum” demektedir. (BTTK, 1932: 174-75) Tarih

öncesi devirlerde Türkistan’dan göçlerin yaşanmış olabileceğini ifade eden Togan, tarihi

devirlerdeki göçlerin ise yalnızca iklim değişmesi ile ilgili olmayıp iktisadi ve siyasi

nedenlerden de kaynaklandığını düşünmektedir. Ancak Togan’a göre göçlere neden olan

temel etken, Türkistan ve Moğolistan’da nüfus yoğunluğunun artmasıdır. Buna göre

bölgedeki toprakların bereketli oluşu, büyük bir nüfus artışına neden olmuştur. Zamanla nüfus

yoğunluğunun artarak Türkistan ve Moğolistan’ın kaldıramayacağı bir seviyeye ulaşmasıyla

beraber göçler yaşanmaya başlamıştır. Ayrıca nüfus yoğunluğundaki artış, kabileler arasında

savaşlara da neden olmuştur. Toprakların yetmemeye başlamasıyla artan çekişmede bir

kabilenin diğerine tazyiki yeni göç dalgalarını da beraberinde getirmiştir.

Togan’ın konuşmasının ardından yorumlarına cevap vermek amacıyla Reşit Galip tekrar söz

almıştır. Öncelikle Reşit Galip, Togan’ın konuşmasında sıklıkla atıfta bulunduğu Barthold’un

jeolog değil tarihçi olduğunu ve bu anlamda kuraklık konusundaki görüşlerinin doğru kabul

edilmemesi gerektiğini, eserlerinin ise “materyal itibariyle zengin” olmakla birlikte “tez

itibariyle (…) hiçbir kıymetinin” olmadığını belirterek, Barthold’un gerçekte “Türklerin

bilhassa medeniyet sahasında hiçbir rolü olmadığını, Türklerin Orta Asya’daki

mevcudiyetlerinin çok yeni zamanlara ait olduğunu asılsız, nesilsiz bir kavim olduğunu ispat

için çalış[tığını]” ileri sürmüştür. (BTTK, 1932: 178)

Ayrıca Reşit Galip, Togan’ın göçlerin ana nedeninin nüfus yoğunluğundaki artış olduğuna

dair iddiasına da cevap vermiştir:

“[Orta Asya] bizim beşiğimiz, anayurdumuzdur. Onun için isteriz ki orada nüfus

artsın. Artmaktadır dediler. Ben de temenni ederim ki Orta Asya’daki nüfus çok

artsın ve hakikaten artmaktadır. (...) Fakat (...) Orta Asya’da gördüğümüz nüfus

artışı miktarıyla dünyanın başka yerlerinde gördüğümüz nüfus artışları miktarı asla

mukayese edilemez. (…) Orta Asya’da nüfus nispeti kilometre başına bir kişidir.

Çin’de ve Şimali Çin’de kilometre başına 150,200 kişiyi buluyor. Buradaki bu

artışla oradaki artış bir midir? Bunun üzerine tez ve dava kurmak mümkün müdür?

Çok nüfus, az nüfusa doğru kayıtsız, şartsız muhaceret etseydi Çin’in ve Hint’in

Orta Asya’ya boşalması lazım gelirdi. Halbuki muhaceret hedef olarak kum

çöllerini ve çorak stepleri değil, zengin sahaları alır” (BTTK, 1932: 184-185) 163

Bununla birilikte Reşit Galip nüfusun çoğalmasına karşı bölge şartlarının yetersiz kalışının

göçlere neden olduğu fikrine tamamen karşı çıkmadıklarını da belirtmektedir. Ancak ona göre

“bu nüfus kesafeti [yoğunluğu] meselesine bu kadar büyük ve mufassal [ayrıntılı] şerait içinde

cereyan etmiş hadiselerin hepsini birden bağlamak doğru değildir. Eğer nüfus kesafetinin

mutlaka harplere sebebiyet vereceği umumi bir kaide olarak alınırsa Orta Asya’ya nispetle

bilhassa tarihi devirlerde nüfus kesafeti azami derecelere doğru gitmiş olan sahalarda daima

harp halleri ve zihniyetleri görmemiz lazım gelirdi; ve o halde mesela 315 milyon nüfuslu

Hint’te namütenahi dahili harpler vukuu icap ederdi.” (BTTK, 1932: 184)

Reşit Galip ile Togan arasında yaşanan kuraklık tartışmasında kimin haklı olduğuna dair

(bunun benim bilgi düzeyimi ve tezimin ilgi alanını aşan bir konu olması nedeniyle) kesin bir

yargıda bulunmam mümkün değil. Zaten kanımca bu tartışmanın önemi de, hangi tarafın

tezinin bilimsel olarak güçlü olduğu değil, ilk bakışta teknik bir konu gibi duran kuraklık

meselesinin neden kongrede uzun ve hararetli tartışmalara yol açtığı sorusunun

cevaplanmasıyla ortaya konulabilir.

Türk Tarih Tezi’nin tedrici kuraklık iddiasını ısrarla savunması ve Togan’ın buna karşı çıkışı,

kuvvetle muhtemel Türkistan’ı (ya da daha doğrusu Orta Asya’nın tamamını) istikbali

olan/olmayan bir yer olarak gösterme gayretinden kaynaklanmaktadır. Üzerinde yeni devletin

kurulduğu Anadolu’yu bir “vatan” haline getirmek isteyenler ile siyasi idealleri Türkistan’la

ilgili olan Togan arasındaki yaklaşım farkının en belirgin boyutu işte bu “istikbal

meselesi”dir. Dolayısıyla Togan’ın kongredeki muhalif tutumunun bilimsel olduğu kadar (ve

belki de ondan daha fazla ön planda olan) siyasi bir yanının olduğunu söylemek gerekir. 164

Tanıl Bora (2007: 36), resmi Türk milliyetçiliğinde Pantürkist bir bakiyenin her zaman

varolduğunu düşünmektedir. Bu bağlamda Recep Peker, Mahmut Esat Bozkurt, Yusuf Akçura

gibi (iktidara yakın veya onun içinde yer alan) çok sayıda siyasi ideolog ve hatibin Türkiye

Türklerini, bu dönemde “Batı Türkleri” olarak adlandırdıklarına dikkat çekmektedir. Tarih

Tezine de bakıldığında Turani kavimler, Türklerin Orta Asya kökeni vb.’in sıklıkla

vurgulanan önemli öğeler olduğu görülmektedir. Ancak bütün bunların, cumhuriyet

milliyetçiliği için ikmal unsurları olduğunu belirtmek gerekir. Söz konusu öğelerin resmi Türk

milliyetçiliği bakımından gerçek ve güçlü bir Pantürkist ideale dönüşmesini (kuvvetle

muhtemel bilinçli bir şekilde) engelleyen ise işte tam da Togan’ın eleştirilerini yönelttiği Orta

Asya’nın tarih öncesinden başlayarak tedrici olarak artan bir kuraklık yaşadığı iddiasıdır.

Böylece Orta Asya’nın istikbalden yoksun kılınması, tarih tezinde Türklerin ikinci anayurdu

olarak kutsanan Anadolu’nun (daha doğrusu cumhuriyetin) sınırlarını aşacak bir siyasi özleme

de imkan vermemektedir.

Bu dönemde SSCB ile olan yakın dostluk ilişkileri de tarih tezinde Pantürkist özlemleri

kuvvetlendirecek herhangi bir yaklaşımdan inatla kaçınılmasına neden olmuş olsa gerektir.

SSCB’nin ilgili kurumlarının kongreyi öven kutlama mesajları göndermesi de Tarih Tezi

çalışmalarının Sovyet iktidarı tarafından yakından takip edildiği izlenimini uyandırmaktadır.

Burada ilgi çekici bir husus, bu mesajların tam da Togan’ın konuşmasından evvel kongreye

okunmuş olmasıdır. 165



3.2.3.) Sadri Maksudi’nin Tebliği ve Sonrasında Alevlenen Tartışma

Togan’ın Türk Tarih Tezi’ne eleştirilerini yönelttiği diğer bir konu olan “kumaltı şehirleri

meselesi” kongrenin altıncı günü olan 7 Temmuz’da gündeme geldi. Sadri Maksudi, Reşit

Galip ve Togan arasında yaşanan ve ilkine göre çok daha sert geçen bu tartışmayı ele almadan

önce aynı gün Togan’ın eski siyasi hasmı Sadri Maksudi tarafından kongreye sunulan

“Tarihin Amilleri” (etken, faktör) adlı tebliğden kısaca bahsetmek yerinde olacaktır. Gerek

kuraklık gerekse kumaltı şehirleri hakkındaki tartışmalarla birebir ilgili olmamakla beraber

söz konusu tebliğ, Türk Tarih Tezi’nin düşünsel temellerini daha iyi anlayabilmek açısından

önemlidir. Ayrıca Ersanlı’nın (2006: 170) dikkat çektiği gibi tarih bilimi ile doğrudan alakalı

kongredeki tek çalışma olması, bu bildiriyi farklı kılmaktadır.

Tebliğinde tarih felsefesi ile biliminin gelişimini, farklı akımları ele alarak anlatan Sadri

Maksudi, tarihin amillerini saymakta bunlar arasında önemli bulduklarını çeşitli yazarların

görüşlerine ve bu konudaki tartışmalara da değinerek yorumlamaktadır.

Sadri Maksudi ele aldığı amillerden biri olan ırk konusunda, (yazarları arasında yer aldığı)

tarih kitabında benimsedikleri yaklaşımı şu sözlerle ifade etmektedir:

“Irklar arasında kabiliyet farkı üzerinde tavekkuf etmiyoruz. Fakat Avrupa için

yeni bir fikir ileri sürüyoruz. Biz, beşeriyet içinde medeniyetin intişarına hizmet

eden ırk, Orta Asya’dan neşet eden bugünkü Türklerin selefleri olan ırktır; bu ırkın

mümeyyiz vasıflarından biri brakisefal (Brachycephal)lıktır, diyoruz. Çok kuvvetli

ilmi esaslara istinat eden bu fikir ilk defa olarak biz Türkler tarafından ileri

sürülmektedir. Fakat istinat ettiğimiz esaslar Avrupa alimleri tarafından dahi kabul

edilmiş esaslardır.” (BTTK, 1932: 350) 166

İnsanlık tarihi açısından önemli bir diğer amil ise savaşlar, fütuhat ve bu ikisine sebep olan

ama aynı zamanda bunların sonucunda da ortaya çıkan göçlerdir. Bu konuyla ilgili olarak

Sadri Maksudi, fütuhatın tarihi bir amil olduğu fikrinin Türkler tarafından geliştirilen bir tez

olduğuna dikkat çekmektedir. Mefkurelerin (ideal,ülkü) tecessüm etmiş (cisimleşmiş) hali

olarak gördüğü büyük şahsiyetlerin de ayrı bir amil olduğunu öne süren Sadri Maksudi,

getirdikleri yaklaşım bakımından fiziki ve coğrafi amillere, iktisadi amillere, büyük

mefkurelere ve büyük şahsiyetlere önem verdiklerini belirtmektedir. Bunların dışında halk

kütlelerinin ve fütuhatın da insanlık tarihinde daha az önemli bir rol oynamakla birlikte etkili

olduğunu düşünmektedir.

Sadri Maksudi’ye göre insanlık tarihinde özellikle fiziki amiller etkili olmuştur. Bununla

birlikte beşeriyet geliştikçe başta mefkureler olmak üzere manevi amillerin toplumsal

hayattaki önemi artmış, coğrafi ve fiziki amillerin etkisi ise zayıflamıştır. Buradan hareketle

artık gelişmiş toplumlarda en önemli amil, mefkurelerdir. (BTTK, 1932: 343-344)

Sadri Maksudi’nin tebliğini sunduğu gün tekrar söz alan Togan, hazırlanan tarih kitaplarında

ortaya atılan Türkistan’da tarih devirlerinde hüküm süren kuraklığın bir sonucu olarak çok

sayıda şehrin kum altında kaldığı iddiasıyla ilgili eleştirilerini dile getirmiştir. Bahsi geçen

şehirlerin hiçbirinin kumlar altında kalmadığını iddia eden Togan ayrıca kitaplarda şehirlerin

adlarının doğru yazılmadığını da düşünmektedir. Terkedilmiş ve kimisi harap durumda

bulunan bu şehirlerin hepsinin yerlerinin bilindiğini ve bunların yakınlarında insanların halen

yaşamakta olduğu başka yerleşim yerlerinin bulunduğundan bahsetmektedir. Kitaplarda sözü

edilen şehirleri tek tek ele alan Togan, bunların birçoğunun hâl⠓mümbit ve mahsuldar” olan

arazilere kurulmuş olduğunu çok sayıda kaynağa dayanarak kanıtlamaya çalışmıştır. (BTTK,

1932: 372-375) 167

Togan’ın konuşmasının ardından söz alan Reşit Galip bir yandan çok sayıda yerli ve yabancı

yazardan alıntılar yaparak Orta Asya’daki göl ve nehirlerin kuruduğu ve Togan’ın iddiasının

aksine buranın bereketli arazilere sahip olmayıp geniş çöllerle kaplı çorak bir yer olduğunu

ortaya koymaya çalışmış diğer yandan Togan’ı konuşmalarında değindiği yazarların

görüşlerini çarpıtmakla suçlamıştır. Reşit Galip, Togan’ın kuraklık konusunu ele alış şeklini

de eleştirmiştir:

“Biz Orta Asya’nın tarihi devirlerde kurumuş olması veya olmaması ile sadece ilmi

noktainazardan alâkadarız. (...) Orta Asya’nın kalettarih [tarih öncesi] devirlerde

dahi kuraklık görmemiş olması ve bu yüzden ırkımızın asırlarca göçebeliğe

katlanarak diyar diyar yeni yurtlar ve vatanlar aramak mecburiyetine düşmemiş

olması elbette arzu edeceğimiz bir şeydir. Fakat Zeki Velidi Beyin Orta Asya’nın

kuraklığından bahsetmeyerek istikbalinin çok parlak olduğundan bahsetmeliyiz,

yolundaki işaretine de ihtiyacımız yoktur. Biz bu mesele etrafında o kadar

gayrişahsi hareket ediyoruz ki verdiğimiz hükümler sadece selahiyettar insanların

orada yapmış oldukları tetkikatla varmış oldukları neticelerden ibarettir. (…)

Elimizdeki tetkiklere emniyet ve itimadımız vardır. Bizim istinat ettiğimiz bunca

tetkiklerin karşısına eski ve orta zamanın menkulat [ağızdan ağza yayılarak

duyulan, bilinen şeyler] usulleriyle çıkılamaz.” (BTTK, 1932: 383-384)

Görüldüğü üzere Reşit Galip Togan’ı konuya gerektiği kadar bilimsel yaklaşmamakla

suçlamaktadır. Konuşmasında Togan’ın meseleye duygusal yaklaştığını ima etmektedir.

Ancak Togan’ı eleştirirken Türklerin göçebeliğini kuraklığın neden olduğu talihsiz bir durum

olarak değerlendirmesi kendi bilimsellik iddiasını gölgelemektedir. 168

Burada yaşanan tartışmanın bir boyutu da kuraklık meselesi bakımından hangi tür kaynakların

muteber olduğuna ilişkindir. Togan’ın tarihi devirlerle ilgili doğru bir sonuca ulaşmak için

yalnızca 19. ve 20 yy’da Türkistan’a gitmiş Avrupalı ve Amerikalı seyyahların hatıralarından

yararlanılmaması, ayrıca eski Çin, Türk, Fars ve Arap kaynaklarının da incelenmesi

gerektiğine (BTTK, 1932: 370) yönelik eleştirisine karşı Reşit Galip, Togan’ın sözünü ettiği

birincil kaynakların geçerli bilgiler sunmaktan yoksun olduğunu öne sürmüştür.

Şüphesiz Togan’ın tarih araştırmalarında birincil kaynağın önemini vurgulayan çıkışı, ciddi

bir bilimsel uyarı niteliği taşımaktadır. Ancak unutulmaması gereken nokta, birincil

kaynakların kullanılması gerekliliğinin yanında bu kaynakların nasıl incelendiğinin de

oldukça önemli olduğudur. Elbette Togan eski bir kaynağın nasıl incelenmesi gerektiğini

bilmiyor değildir. Ancak kongredeki kuraklık iddiasına yönelik eleştirilerinde ve buna karşı

ortaya attığı nüfus kesafeti tezinde birincil kaynaklardan nasıl faydalandığına bakıldığında

Togan’ın yaklaşımının bilimselliği tartışmalı hale gelmektedir.

Bu hususta tartışmalardaki ilginç konulardan biri olan Togan’ın Cengiz Han’ın ve soyundan

gelen bazı kimselerin 25-30 bin çocuğu olduğu yönündeki iddiasından bahsetmek gerekir.

Togan bunu Orta Asya’nın esasen hızla ve yüksek oranda nüfus artışını mümkün kılacak

kadar bereketli olduğunu göstermek için dile getirmiştir. Reşit Galip’in bu iddiaya yönelik

eleştirilerine karşı da III. Murad’ın da 108 çocuğu olduğunu hatırlatmıştır: “Cingiz [Cengiz

Han] çok ihtiyarlığında ölmüştür. (…) Osmanlı sultanı III’üncü Murat orta yaşlarında vefat

ettiği halde 108 çocuğu olmuş, eğer Cingiz gibi 90,100 yaşına varsaydı belki onunki de bini

geçerdi.” (BTTK, 1932: 371-372) 169

Reşit Galip ise Togan’ın söz konusu iddiasına kanıt olarak gösterdiği dönemin metinlerinde

Herodot veya Evliya Çelebi’nin eserlerindeki gibi abartılı betimlemelerin yapıldığını ve çoğu

şehname

tarzında yazılmış söz konusu eserlerde verilen bilgilere, rakamlara bu nedenle

ihtiyatlı yaklaşılması gerektiğini düşünmektedir:

“25 ve 30 binle üçüncü Muradın 108 çocuğu arasında rakam itibariyle ve yekun

itibariyle bir hayli fark olduğunu şöyle böyle rakam bilen herkes anlar. (…)

Temenni ederiz ki Cingizin 300 bin çocuğu olmuş olsun, fakat yalnız temenni

kifayet etmez. Kabul edilmek için inanmak ve kabul ettirmek için de ispat ister.

İspat (…) eski tarihlerdeki hurafeengiz rakamlarla olamaz. Çünkü böyle

rivayetlerin yanında bir de tabiat kanunları ve insanın veludiyet [doğurganlık]

kudretinin bir haddi vardır. (…) [Zeki Velidi’nin] söylediği şekilde bir veludiyetle

hiç olmazsa Asya’nın yarısı Cingiz evlatlığı şeceresini taşıyan bir kütle olarak

meydana çıkmak ihtimali baş gösterir.” (BTTK, 1932: 384-385)

Cengiz Han’ın veludiyeti meselesi, tartışmanın giderek bilimsel niteliğini kaybetmekte

olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir. Artık büyük olasılıkla tartışmanın hararetini

arttıran asıl neden olan siyasi anlaşmazlık gün yüzüne çıkmakta, Togan’a yönelik ciddi

suçlamalar içeren sert ifadeler kullanılmaktadır.

Bu bağlamda Reşit Galip konuşmasında Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti tarafından hazırlanan

kitaplarda Togan’ın iddia ettiği gibi Orta Asya’nın kuraklığa mahkum olduğunun ileri

sürülmediğini, yalnızca Orta Asya’nın bir kuraklık geçirdiğinin ve bunun göçleri etkilediğinin

ifade edildiğini belirterek Togan’ı konuya tamamen bir takım siyasi kaygılarla yaklaşmakla

suçlamıştır:



Hükümdarların niteliklerini, üstün başarılarını anlatan mesnevi biçiminde yazılmış manzume.

“Orta Asya’nın en müreffeh, en zengin hayat şeraiti içinde bulunması bizim

samimiyetle, candan yürekten dileğimizdir. (...) Zeki Velidi Bey ilmi bir tetkik

faaliyetine siyasi bir mahiyet karıştırmak istiyorlar. (...) Fakat ilmi tetkik ve

mesaimizle, tarihimizi köklerinde araştırmak gayretimizle siyasi meseleleri

birbirine karıştırmak doğru olamaz. (…) Arkadaşlar; esefle ifade edeyim ki Zeki

Velidi Beyin Darülfünundaki kürsüsü önünde talebe olarak bulunmadığıma çok

şükrediyorum. Biz kendi evlatlarımızın, yarın için büyük memleket işlerine

hazırladığımız ve üstüne titrediğimiz nesillerin böyle asıldan ve esastan mahrum,

en iptidai hesap ve mantık esaslarından uzak usullerle kafalarının bozulmasına,

muhakemelerinin sakatlanmasına asla mütehammil olamayız. Türkiye Cumhuriyeti

Darülfünununun kürsüsü bu kadar hafif malumat ve bu kadar sakim metotlarla

işgal edilecek bir kıymetsiz mevki değildir.” (BTTK, 1932 :387-389)

Reşit Galip’in, Togan ile ilgili ağır ifadelerle bitirdiği konuşmasının ardından söz alan Sadri

Maksudi de benzer bir tavrı benimseyerek başka suçlamalarda bulunmuştur. Öncelikle Sadri

Maksudi Togan’ı tarih kitabı hakkındaki raporunda eski şehirlerle ilgili olarak çok sayıda

gerçekdışı referans vermekle itham etmiştir. Bu anlamda tarih kitabında yerlerinin tespit

edilemediği söylenen eski şehirlerin aslında yerlerinin bilindiğine yönelik Togan’ın iddiasının

dayandığı kaynakların gerçekte bu savı ispatlayacak bilgileri içermediğini ileri sürmektedir.

Ona göre Togan’ın söz konusu şehirlerin yerleri hakkında bilgi verirken değindiği

Barthold’un eserlerinde bu yönde hiçbir ifade bulunmamakta, aksine şehirlerin yerlerinin

tartışmalı olduğu belirtilmektedir. Ayrıca Togan’ın atıf yaptığı diğer birçok eserin de söz

konusu şehirler hakkında kesin hükümler içermediğini oysa Togan’ın böyle göstermeye

çalışarak art niyetli bir tutum sergilediğini düşünmektedir. Buradan hareketle açıkça Togan’ın

bilinçli bir şekilde yanlış kaynak gösterdiğini yahut değindiği kaynaklardaki ifadeleri

çarpıttığını iddia etmiştir. (BTTK, 1932: 389-397) 171

“Zeki Velidi Beyin mevkileri malum olduğunu iddia ettiği şehirlerden hiçbirinin mevkii tespit

edilmiş değildir; Zeki Velidi Beyin bu husustaki bütün iddiaları esassızdır. Tenkitleri yanlış

mehazlara [kaynak], esassız istişhatlara [referans] kurulmuştur. Bütün bu tenkitlerin ilmi

meseleyi tenvire [aydınlatma] hizmet maksadından büsbütün farklı bir gaye takip ettiği

aşikardır” diye konuşan Sadri Maksudi konuşmasını Reşit Galip’in yaptığı gibi ağır ifadelerle

sonlandırdı: “Beyler, yüksek bir ilmi müessesede kürsü işgal eden bir muallimin Maarif

vekaletine gönderdiği ve ilmi bir müessese olan Tarih Cemiyeti’ne hitaben yazdığı bir yazıda

böyle sistem halinde laubali bir surette yanlış mehaz göstermesi muallimlik şerefiyle ve ilmi

ciddiyetle ne dereceye kadar kabili telif olduğu hakkında hüküm vermeği kongre azasına

bırakıyorum.” (BTTK, 1932:397)

Togan’a yönelik suçlamalar Şemsettin [Günaltay]’ın konuşmasında da devam etti. Togan’ı

Orta Asya’daki nüfus yoğunluğu ilgili çelişkili ifadeler kullanmakla itham eden Günaltay,

konuşmasında tartışmanın bilimsel mahiyetinin ötesinde yatan nedenlerini gün yüzüne çıkaran

yeni bir suçlamada bulundu:

“Burada Zeki Velidi Beyle Sadri Maksudi Beyin münakaşalarını dinlerken Zeki

Velidi Beyin meşum bir rol oynadığı diğer bir kongreyi hatırladım.

O kongrede de Zeki Velidi Beyle Sadri Maksudi Bey yine Türklük davası etrafında

şiddetle çarpışmışlardı: Çarlık devrildikten sonra Rusya’daki unsurlar kendi milli

varlıklarını kurtarmak için mesai sarf ederken Türkler de evvele Moskova’da sonra

Ufa’da birer kongre aktetmiş, Türk adı altında bir birlik yapmak teşebbüsünde

bulunmuşlardı. Fakat Zeki Velidi Bey Ufa kongresinde Türk namı altında Türk

birliğinin teşekkülüne birinci derecede muarız olmuş, Başkırtları Türk camiasından

ayırmıştı. (...) [Böylece] Rusya Türklerinin lehçeleri ayrı, harsları ayrı, varlıkları172

ayrı, Tatarlar, Başkırtlar, Özbekler,Azeriler…. gibi birçok parçalara bölünmelerine

sebep olmuştu.

Acaba Zeki Velidi Bey aynı rolü bu kongrede de mi oynamak istiyorlar? Fakat

emin olsunlar ki bu kongrenin etrafında toplananların dimağlarından milliyet ateşi

fışkırıyor. Bu ateşin karşısında her gayret, her teşebbüs erimeğe mahkumdur.”

(BTTK, 1932: 400)

Kongreye katılanların da şiddetli alkışlarla desteklediği bu üç konuşmanın ardından toplantı

reisi (aynı zamanda Talim ve Terbiye Heyeti Reisi de olan) İhsan Bey, “ Kuraklık meselesi

nihayet bulmuştur. Esasen bu mesele reddedilemez bir hakikattir. Delillerle dünyanın her

yerinde kitaplara geçmiştir” diyerek tartışmaya son verdi. Böylece iktidar tarafından

hazırlatılan tarih kitaplarında dile getirilen Orta Asya’nın kuraklık yaşadığı ve buna bağlı

olarak çok sayıda şehrin kumlar altında kaldığı iddiası doğruluğu kongre tarafından karara

bağlanmış oldu ve bu mesele kongrede bir daha gündeme gelmedi. Togan da kongrenin daha

sonraki günlerinde hiç söz almadı.

Kongredeki konuşmalara bakıldığında Togan’a yönelik ağır ithamların ardında Birinci Rusya

Müslümanları Kongresi’nde Sadri Maksudi’nin başını çektiği Kazanlılarla Togan arasında

yaşanan fikri ayrışmadan beri varlığını sürdüren siyasal rekabetin yattığı görülmektedir. Bu

konuyla ilgili olarak birçok yazar da benzer fikirleri ileri sürmüştür. (Baykara,1989; Soysal,

2002a; Özbek, 1997a) Togan da tarih kongresindeki tartışmalar üzerine kaleme aldığı On Yedi

Kumaltı Şehri ve Sadri Maksudi Bey adlı eserinde aynı iddiayı dile getirmişti. Kitapta Togan,

“Ankara tarih kongresi hadisesinde beni derinden rencide ve müteessir eden bir şey varsa o da

Rusya’daki eski bir düşmanın (…) bana karşı tahrif ve ihaneti milliye ithamlarıyla ortaya

atılarak ağzına geleni söyleyip benimle eski hesabını -kendi tabiriyle Ufa’daki hesapları-

görmüş olmasıdır” (Togan, 1934: 7) diye yazmakta buradan hareketle tartışmanın aslında 173

tarihi meselelerden kaynaklanmadığını Sadri Maksudi ve Ayaz İshaki’nin liderliğini

yürüttüğü siyasi hareket ile aralarındaki mücadelenin bir safhasını ifade ettiğini ileri

sürmektedir. “Sadri ve Ayaz Beylerin temsil eyledikleri bu cereyana göre Rusya Türk ve

İslam aleminde hayat istidadına malik olan yegane medeni unsur Kazan Türkleridir. Yegane

medeni merkez Kazan şehridir. Rusya Türkleri arasında siyasi, içtimai ve medeni hayatta

rehberlik Kazan Tatar münevverlerine ait bir haktır.” (Togan, 1934: 7-8)

Togan, Sadri Maksudi, Ayaz İshaki ve destekçilerinin bütün Rusya Türklerinin milli

hareketinin temelde dini mücadelelere dayandığına inandıklarını belirtmektedir. Ona göre

“milli harekete esas tanıdıkları ‘din’ de Rusya tabiiyeti zihniyeti ile birleşen bir din, yani

‘Rusya İslamlığı’dır (…) fakat bu ‘dini siyaset’ten onların dindar adamlar olduğu istidlal

olunamaz [çıkarılamaz]. Nasıl ki milli mücadelelerinin ancak dini camiaya

dayandırabileceğini tasavvur eden ‘Laik-Yahudiler’ de böyle düşünür.” (Togan, 1934: 8-9)

Togan, Edil (İdil)-Uralcılar olarak tanımladığı bu hareketin bağımsızlık ya da otonomi yerine

Rusya’daki Müslümanların milli dil ve dinlerini korumaya önem vermelerini savunduğunu ve

bu nedenle 1917 Devrimi sonrasında Azerbaycan, Türkistan, Başkurdistan gibi yerlerde

ortaya çıkan otonomi veya bağımsızlık yanlısı hareketlere karşı düşmanca bir tavır

sergilediğini ileri sürmektedir. Bu bağlamda Togan’a göre, Rusya Türklerinin Kazanlıların

rehberliği altında dinlerini ve dillerini koruyarak yaşacakları merkeziyetçi bir Rusya’yı

savunan Sadri Maksudi, mensubu olduğu Kadet’in siyasi programına göre hareket etmiştir.

Bununla birlikte Togan, gerçekte Sadri Maksudi ve Ayaz İshaki’nin bütün Kazan Tatarlarını

bile temsil etmediğini yalnızca imamlara ve tüccarlara dayanan bir grubun çıkarlarını

savunduğunu düşünmektedir. (Soysal, 2002b: 492) Togan’a göre; 174

“daha 19uncu asır başlarında bazı şehirli Tatarlar arasında Rus iktisadı ve şehir

hayatı usulleri benimsenmeye başladığı zaman, bilhassa Rus istilasına yeni maruz

kalan bozkırlarda ticaret ve tercümanlıkla meşgul olan Tatarlar arasında komşu

kabilelere karşı bir nevi üstünlük hasıl ol[muştur]. (…) Bozkırların Rus idaresine

gir[mesinden] sonra açılan yeni pazarlardan istifade eden (…) Kazanlı tüccar ve

mollaların bozkır ticaretiyle alakadar olanları [Kazanlılar arasında sayıca] ne kadar

az olsalar da (…) Tatar temsilci ve Edil[İdil]-Uralcılarına kuvvetli bir anane

bırakabilmişlerdir.” (Togan, 1934: 23-24)

Togan, yine de Edil-Uralcıların Kazan Türkleri arasında Ayaz İshaki ve Sadri Maksudi’nin

temsil ettiği gruptan ibaret olduğu ve çok sayıda Kazanlı Türkün federalizmi benimsediğini,

1920’de kurulan Tataristan Cumhuriyeti’nin de esasen bu federalistlerin eseri olduğunu ifade

etmektedir.

Edil-Uralcıların siyasi programının ise temelde Çariçe Katerina döneminde kurulan

“Orenburg Mahkemei Şeriyesi” adlı dini idarenin yetkilerinin genişletilip, bir Müftü veya

Şeyhülislam tarafından yönetilen eğitim işlerini içerecek olan bir “Diniye Nezareti” ile bir

milli şura (“milli idare”) kurulmasını içerdiğini düşünmektedir. Ona göre “tekmil Rusya Türk

ve İslamlarının dini ve milli hayatı[nın] tâbi” olacağı bu idarede Türkistan ve Kazakistan gibi

uzak vilayetlere de birer kadılık verilecektir. Togan, Sadri Maksudi’nin söz konusu programı

hayat geçirerek Edil-Ural’da şeyhülislam olmayı planladığını iddia etmektedir. (Togan, 1934:

9-10)

Kongredeki tartışmanın nedenlerini ele aldığı eserinde Togan, Sadri Maksudi’nin kongrede

tarih kitabı hakkında hazırladığı raporla ilgili olarak ortaya attığı kaynak sahtekarlığı iddiasına

da cevap vermiştir. Sadri Maksudi’nin eleştirilerini yöneltirken bilinçli bir şekilde kendi 175

imzasını taşıyan raporundan değil edebiyat fakültesi kalemi tarafından yanlışlıkla gönderilen

imzasız bir müsveddeden yola çıktığını, eleştirilerinde sözünü ettiği kimi yabancı

kaynaklardaki ifadeleri bilerek yanlış tercüme ederek kendi iddialarını kanıtlayacak deliller

gibi sunduğunu iddia etmiştir. Ayrıca Togan, Sadri Maksudi’nin kendisine yönelik

eleştirilerini içeren konuşmasının kimi yerlerinde aslında kendi raporunda bulunmayan

ifadelerden bahsedip bunları çürüterek haklı çıkmaya çalıştığını, dolayısıyla kendisiyle ilgili

kaynakları bilerek tahrif ettiği iddiasının uydurma olduğunu, asıl kaynak tahrifinin Sadri

Maksudi tarafından yapıldığını ifade etmiştir. (Togan, 1934: 37-41) Togan, kongrede

kendisinin kumlar altında kaldığı iddia edilen şehirler hakkındaki en son çalışmalara

değindiğini, zaten Türkistan ile ilgili araştırmaların büyük oranda 20. yüzyılda ve özellikle

yakın dönemde yapıldığını ancak Sadri Maksudi’nin çok daha eski yazarlardan alıntılar

yaparak eski şehirleri henüz kimse tarafından ciddi bir şekilde incelenmemiş ve yerleri

meçhulmuş gibi göstermeye çalıştığını da ileri sürmüştür. (Togan, 1934: 50)

Togan, kongrede çok ağır saldırılara uğraması ve Atatürk’ün de buna karşı sessiz kalması

nedeniyle 8 Temmuz 1932’de Darülfünun’dan istifa etti ve Türkiye’den ayrılarak doktora

yapmak amacıyla Viyana’ya gitti. (Baykara, 1989:23) Bu konuyla ilgili olarak Togan ise

kongreden daha önce istifa kararı aldığını belirtmektedir. Ancak istifasını sunduğu tarihin ağır

suçlamalara maruz kaldığı kongrenin altıncı günü olan 7 Temmuzun ertesi günü olması, daha

önce yurtdışına çıkma kararı vermiş olsa bile Darülfünun’dan ayrılışının kongrede kendisine

karşı takınılan tavırdan kaynaklandığını göstermektedir. Kongrede gerek Reşit Galip’in

gerekse Sadri Maksudi’nin Darülfünun’daki kürsüsünü hak etmediği şeklindeki sözleri

Togan’a kendisi ayrılmasa bile, iktidara yakın bu kimselerin telkinleriyle zaten görevden

alınacağını düşündürmüş olsa gerektir. 176



3.3.) Togan’ın Tarih Anlayışı

Togan’ın aktif olarak siyasetle uğraştığı dönem 1917-1922 yıları arasından ibarettir. Bundan

sonra da birtakım faaliyetleri olmakla birlikte büyük oranda politikanın dışında (yahut zaman

zaman kıyısında) kalmıştır. Dolayısıyla Togan’ın tarihçiliğinin, siyasal kimliğine göre (kısa

bir dönem hariç) daha baskın olduğunu ve (diğerinin uğradığı kesintilerin aksine) bir

süreklilik arz ettiğini söylemek gerekir.

Togan’ın tarihçiliğini etkileyen en önemli kaynak, kendisini de rahatlıkla bir mensubu olarak

sayabileceğimiz 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başında Rusya’da ortaya çıkan ve en önemli

temsilcilerinin W. Barthold ve V. Minorsky olduğu tarihçiler ekolüdür.



Ayrıca Togan

Kazan’da bulunduğu sırada tanışma fırsatı elde ettiği Nikolay Aşmarin ve N.F. Katanov gibi

Rus şarkiyatçılarından da oldukça etkilenmiştir.

Togan’ın tarihçiliğini kavrayabilmek açısından belki de en önemli eseri Umumi Türk Tarihine

Giriş’tir. Başlangıçta iki cilt olarak planlanan ama yalnızca birinci cildi yayınlanabilen

(Baykara, 1989: 171) kitap, Özbek’e göre (1997b: 23) Togan’ın Türk Tarih Tezi’ne eleştirel

yaklaşımının bir ürünüdür.

Kitapta Togan, Orta Asya’dan Osmanlı’ya Türklerin tarihini, bir “tekamüliyet”



(evrimcilik)

çizgisine göre ele almaktadır. Bir başka önemli eseri olan Tarihte Usul’de Togan, “tekamül”

kavramıyla “bir şeyin (…) terakki ve inkişaf etmesi hususunu değil, hadiselerden birinin





Hatta konuyla ilgili olarak Baykara (1989:64-65), Togan’ın söz konusu ekolün esasen son temsilcisi olduğu

Prof Karl Jahn’ın yorumuna değinmektedir. Baykara’ya göre Togan’ın ölümüyle birlikte bu ekol de sona

ermiştir.



Tekâmül kavramının iki anlamı bulunmaktadır. Bunlardan birincisi (olgunluk, eksiksizlik anlamındaki

“kemal”den gelen) kemal bulma, olgunlaşmadır. Diğer anlamı ise evrimdir. Ben Togan’ın söz konusu kavramı

öncelikle evrim manasında olmakla birlikte, her iki anlamıyla beraber kullandığını düşünüyorum. (bkz. Ferit

Develioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, 2007, Ankara: Aydın Kitabevi, s. 505, 1064; Türk Dil

Kurumu Türkçe Sözlük, c:2, 1988, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, s.1439) 177

diğerine tesiri, birinin diğerini doğurarak husule getirmesi keyfiyetini” ifade etmek istediğini

belirtmektedir. (Togan, 1969: 9)

Aynı kitapta tarih felsefesindeki farklı düşünce akımlarını ele alan Togan, bunlar arasında

“Hümaniteci Tarih Telakkisi” diye tanımladığı Leo Herder ve Hermann Lotze’nin görüşlerine

dayanan yaklaşıma yakın durmaktadır. Bununla ilgili olarak Togan kitabında şöyle

yazmaktadır:

“Hümanitecilik Rönesansın umdesi olan ‘hümanizm’, yahut beşeriyete aşılanmak

istenen cihanşumul ahlak ve fikir sistemi olan ‘hümanizm’ demek değildir. ‘Tarihte

Hümanitecilik’ insanın temayülleri, biri diğerine mütemadiyen değişen karşılıklı

tesirlerde bulunurken, yalnız kendisini ihata eden [kuşatan] tabiatla değil, yine her

vakit mevcut bulunan medeni münasebetlerle birlikte inkişaf ettiğini ileri süren

nazariyedir. Tabiatın ve medeniyeti yaşatan cemiyetin hariçten yaptığı tesirler gibi,

insanın içinden gelen saikler de, tarihi vakalar üzerinde içten ve müstakillen

müessirdirler.” (Togan, 1969: 143)

Bununla birlikte Togan, “umumiyetle vekayii öğrenirken zikri geçen mekteplerden hiçbirine

kapılmamalı, her devir ve her ayrı vaka hakkında bunlardan bir veya birkaçının müessir

amiller sıfatiyle gösterdiği hususiyetleri düşünerek” çalışılması gerektiğini eklemektedir.

(Togan, 1969: 144-145)

Esasen Nedennasılcı (genetik) bir yöntem benimsediğini ifade eden Togan, tarihi amilleri

ruhi, iktisadi ve tabii amillerle açıklamak gerektiğini düşünmektedir. Bu anlamda ruhi

amillerin yok sayılmasına veya materyalistlerin yaptığı gibi bir üstyapı olarak ele alınmasına

karşı çıkmaktadır: 178

“Şahsen ben tarihi hadiselerde en çok tabii ve iktisadi amillerin ve bizzat beşer

hayatının kendisinin müessir olduğuna kani bulunuyorum ve bununla beraber ruhi

amilleri de müstakil müessir amil olarak tanıyorum. Tarih tetkikinde en iyi yol, bu

hususlarda tam bir şekilde bitaraf bulunarak hadiselerin hangilerinde ne gibi

amillerin müessir bulunduğunu hiçbir kalbi fikre tabi kalmayıp tespit etmeye

çalışmaktır.” (Togan, 1969: 145)

Togan, Tarihte Usul’de ele aldığı bir diğer husus da tarihçinin bir hadiseyi incelerken yöntem

bakımından nasıl bir yol izlemesi gerektiğidir. Bir disiplin olarak tarihte bilimsellik meselesi

ile ilişkili görülebilecek bu konuya kitapta geniş yer ayrılmıştır:

“Tarihçi beşeriyetin mazisine ait terkibi mahiyette eser vücuda getirebilmek için 1)

hadiselerin sebep ve müsebbip olmak itibariyle münasebetlerini tayin ederken

beşer hayatı üzerinde müessir olan ruhi, 2) tabii ve 3) medeni amilleri

kavrayabilmeli; sonra 4) vesikaların tamiri kabil olan eksikliklerini, isterse, fakat

usulü dairesinde, ikmal etmesini de bilmelidir. 5) Olayların tanzim, tasnif ve

tenvirinde [aydınlatma, bilgi verme] tarafsız olabilmeli. 6) Nihayet böyle bir eser

vücuda getirmekte olan tarihçi vesikaların tetkikiyle elde edilen neticeleri, istediği

taktirde ve usule göre hareket ederek, bazı ilmi kaideler şekline ifrağ etmeyi

[çevirmeyi] ve genelleştirmeyi de bilmelidir.” (Togan, 1969:107)

Görüldüğü gibi Togan, tarihte yöntem ile bununla doğrudan bağlantılı olan eski belgelerin

incelenmesi ve eğer belgeler tek başına yeterli veri sunmuyorsa bu eksikliğin yapılacak bir

yorumla (bilimsel bir çerçeveden çıkmadan) giderilmesi meselelerine meslekten her tarihçinin

yapması gerektiği gibi büyük önem vermektedir. Bunun dışında Togan, eserlerinde sıklıkla

tarihçinin ele aldığı konuya tarafsız yaklaşması gerektiğini vurgulamıştır.



Ancak akademik

faaliyetlerinin temel ilgi alanını oluşturan Türk tarihiyle ilgili çalışmalarına bakıldığında

Togan’ın sözünü ettiği bilimsel kriterlere her zaman uymamış/uyamamış olduğu

görülmektedir.

3.3.1.) Türklerin “Anayurt”larından Göçleri

Togan da Türk tarihi üzerine çalışan birçok yazar gibi geliştirdiği yaklaşımda öncelikle

‘anayurt’ meselesine eğilmiştir. Buna göre Togan, tarihi devirler öncesine ilişkin kaynakların

Türklerin anayurdunun Tiyanşan Dağları ile Aral gölü ve Hazar Denizi arasında kalan bölge

olduğunu gösterdiğini ifade ederek buradaki proto-Türklerin farklı yörelere doğru göç ettiğini

ve Asya ile Doğu Avrupa’daki “medeni kavimlerle karşılıklı tesirleri doğuran uzun

temaslarda bulunduklarını” öne sürmektedir. Böylece Türkler (belki daha doğru bir ifadeyle

proto-Türkler) gittikleri yerlerde önemli kültürlerin doğmasını sağlamıştır. (Togan, 1981:9-17,

44)

Togan, Türklerin tarihi devirler öncesindeki dönemi hakkında (en azından ortaya attığı

iddiaların çıkış noktası bakımından) Türk Tarih Tezi’ne çok da aykırı olmayan bir yorumda

bulunmaktadır. Ancak Togan çeşitli uygarlıklar üzerindeki ‘Türk etkisi’ ve bunun söz konusu

uygarlıkların gerek doğuşu gerekse sonraki gelişimindeki belirleyiciliği konusunda çok daha

mutedil bir tavır takınmaktadır.



Bu konuyla ilgili olarak Togan’ın sıklıkla değinilen (ve Tarih Tezi’ne yönelik bir eleştiri olarak da

okunabilecek) yorumu şöyledir: “Tarih ancak ilmi haysiyetli, şerefli bir ilimdir. Bu itibarla fevkalade hassas.

Bunun için de o vakaları zorlamayı sevmez. Ayrı şahıslar tarihi zorlar, onu tahrif eder yahut vak’aları tarafgirane

bir surette izah edebilir; fakat bir devletin, bir hükümet ve bir milletin ilmi müesseseleri bu yola girerse tarih

tetkiki felce uğratılmış olur” (Togan, 1969: 18) 180

Tezle Togan arasındaki yaklaşım farklılığı, “anayurttan göçler” meselesinde daha belirgindir.

Togan yalnızca Türklerin değil Ural-Altay

kökenli bütün kavimlerin Orta Asya’dan farklı

yörelere doğru göç ettiğine dikkat çekmektedir. Ayrıca farklı kökenden gelen çeşitli

kavimlerin kimi dönemlerde Orta Asya’ya yoğun olarak göç ettiğinden bahsetmektedir.

Yazılarında Togan’ın, göçler konusunda getirdiği yorumda başlıca etken olarak kabileler-arası

mücadeleleri ön plana çıkardığı görülmektedir. (Togan, 1981:38-54) Bu anlamda Togan,

kuraklık tezine göre nüfus kesafetinin (yoğunluğu, artışı) Türk göçleri açısından daha

açıklayıcı ve kanıtlanabilir bir unsur olduğuna inanmaktadır. Togan’ın iddiası Orta Asya’daki

nüfus artışının ve buna bağlı olarak meralarının daralmasının kabileler arasında mücadelelere

neden olduğudur. Togan, yenilen kabilenin yaşadığı bölgeyi terk ettiği, göç ettiği yerlerde

bulunan kabileyle yeni bir mücadeleye giriştiği, böylece bir tür mücadele-yenilgi-göç-yeni

mücadele zinciri içinde her kabilenin birbirini ittiği ve sonuçta göç dalgalarının yaşandığı bir

tablo çizmektedir. Söz konusu durum, kimi dönemlerde Türk kabilelerinin çok kısa

sayılabilecek bir sürede oldukça geniş sahalara yayılabilmesine de neden olmuştur. (Togan,

1981: 142-146)

Umumi Türk Tarihine Giriş’te göçlerin büyük bölümü, siyasi (bir kabilenin diğeri üzerinde

egemenlik kurmaya çalışması veya onu bir bölgeden sürmesi) yahut toplumsal/ekonomik

(mevcut meraların nüfusu beslemek için yetersiz kalışı) nedenlerle açıklanmakla birlikte kimi

dönemlerde kıtlık gibi ‘geçici’ doğal hadiselerden kaynaklanan göçlerin de yaşandığı kabul

edilmektedir. Ancak Togan’ın yaklaşımında bu tür doğal nedenler “Tarih Tezi”nin aksine

göçler açısından ikinci derecede önemlidir, temel belirleyici oldukları durumlar ise istisnai

görülmektedir.



Togan Moğollar, Türkler ve Mançuları Ural-Altay kavimlerinin Altay kolundan saymaktadır. Togan’a göre

Moğollar Altay kolu içinde Türklere en yakın kavimdir. (Togan, 1981:65) Hatta toplumsal örgütlenişleri

Türklerinkiyle benzeşmekte; birçok durumda Moğollarla Türklerin iç içe yaşadığı, kaynaştığı görülmektedir.

Togan’ın tarih anlatısında Moğollaşan Türk kabileleri yahut tam tersi, sıklıkla işlenen unsurlardır. 181

Göçlerle birlikte anayurdun dışına çıkan Türklerin tarihini incelerken Togan, iki kavramı

[“fütuhat” ve “intişar” (yayılma)] kullanmıştır. Bunlardan fütuhat, “Türklerin bir ülkeyi

kendilerine esas vatan edinerek o memleketin şu veya bu tarafına muntazam ve planlı seferler

icra etmek, oralarını kendi memleketlerine katmak yolundaki teşebbüslerini” tanımlarken,

diğerinin aksine negatif bir içeriğe sahip olan intişar ise Türklerin “gelişigüzel yayılmalarını”

ifade etmektedir. (Togan, 1981: 105)

Togan’ın tarihçiliğinde özellikle “fütuhat”, kendisine yüklenen bütün olumlu anlamlarıyla

birlikte hem Türk tarihinin açıklanmasında hem de bu tarihin (ve doğal olarak bizatihi

Türklerin) özgün yanının ortaya konmasında kritik bir işlev görmektedir. Togan’ın

yaklaşımında Türk tarihinde yaşanan belli başlı fütühat, “alelâde bir baskın ve çapulculuk”

olarak değil esasen “an’anevi birtakım cihangirlik telakkisi” sonucunda meydana gelen

hadiseler olarak ele alınmaktadır. (Togan, 1981: 115) Buna göre “Türkler, bir fatih cihangir

kavmin, bir memlekete bağlı olmakla beraber, göçebe ve cevval olması icap ettiği” fikrini

benimsemişlerdir.



“Bununla beraber tam göçebe olmayıp, ancak yarı göçebe ve yarı medeni

olan Türkler arasında da, cihangirlik ve fütuhat gayelerini güden [Göktürkler gibi] kavim

grupları bulunmuştur.” (Togan, 1981: 106-107)

Togan, Türk fütuhatının kendine özgü bir niteliği olarak, töre denilen örfi kanuna ve “sade ve

elastik bir teşkilat sistemine” dayandırılmış olmasından da bahsetmektedir. (Togan, 1981:

112) Böylelikle ‘fütuhat’ Togan tarafından, Türkleri kendilerine özgü özellikleri (cihangirlik

telakkisi, fatih bir kavim olma) üzerinden tanımlamanın yanında Türklerin idari sistemini,

geleneklerini ve (Türk geleneklerinin bir anlamda kuşaktan kuşağa damıtılması ile ortaya



Ümit Hassan, Togan’ın söz konusu yorumunun “İbn Haldun’cu metodolojinin bir yansıması olarak (da)”

görülebileceğini düşünmektedir. (Hassan, 2001: 84) 182

çıkmış) hukukunu (töre) anlamak için de kullanılmaktadır. Aslında Togan, Türk idare

sisteminin ve töresinin de özgün yanını vurgulamıştır. Hatta Umumi Türk Tarihine Giriş’in

yüklendiği misyonlardan biri de budur. Sosyal ve siyasal bir analizin malzemesi olabilecek bu

olgular, fütuhat kavramı üzerinden Türkler’in özsel nitelikleriyle de ilişkilendirilerek bir

anlamda Türklük tanımının da içine alınmaktadır. İleriki sayfalarda etraflıca ele almaya

çalışacağım Togan’ın Türk idare sistemi (ve özellikle bunun yetkin biçimi olan “ülüş”)

hakkındaki değerlendirmeleri, bir yandan söz konusu eserin en ilgi çekici ve güçlü tarafını

teşkil ederken diğer yandan Togan’ın bilimselliğinin sınırlarını da gözler önüne sermektedir.

Togan’ın eserinde Türk fütuhatının farklı ve olumlu niteliklerine ilişkin çok sayıda vurgu

bulunmaktadır. Örneğin Togan yapılan fütuhat ve savaşların esas amaçlarının “din veya

medeni ve insani şiarlarla” gizlenmeden açıkça yağma yoluyla ganimet elde edilmeye

çalışılmasını, Türklere has önemli bir özellik saymakta (Togan, 1981:111), fütuhatın aynı

zamanda bilimsel, kültürel ve ekonomik alanlarda birçok ilerlemeye neden olduğunu öne

sürmektedir. Buna göre Türklerin (ve çoğu kez onlarla kaynaşmış halde bulunan Moğolların)

fütuhatının insanlığa getirdiği en önemli faydalardan biri, kadim ölçü sistemlerine dayanan

istikrarlı değerlere sahip külçe, kumaş-kağıt para gibi değişim araçlarının Asya ve Doğu

Avrupa’da umumileşmesini sağlayarak ticaretin gelişmesine neden olmasıdır. (Togan, 1981:

117-122, 127-128)

Ancak fütuhatın asıl yararı, tarih içinde Türklerin varlıklarını korumasını sağlamış olmasıdır.

Bu anlamda anayurtlarından göç eden Türklerin doğuda Çin, Ön Asya’da Yunan ve İran,

Doğu Avrupa’da da Slav ve Germenlerin etkisi altında kalıp eriyip gitmesini önleyen şey

fütuhatın ta kendisidir.(Togan, 1981: 132-133) Dolayısıyla fütuhat, Türklerin kendi öz

varlıklarını kaybederek asimile olmalarını engellemektedir. Bunu sağlayansa belli bir plan

dahilinde yapılması, Türklerin siyasi ve coğrafi olarak adım adım genişlemesini sağlaması ve

kitapta açıkça dile getirilmemiş olmasına rağmen Türklüğün özsel nitelikleriyle ilişkili

olmasıdır.

Fütuhatın tersine plansız, gelişigüzel bir şekilde Türklerin çoğu zaman gereğinden fazla geniş

bir sahaya kısa bir sürede yayılmalarına yol açan hareketlerini tanımlayan intişar ise, Togan

açısından Türklük üzerinde olumsuz etkileri olan bir durumu işaret etmektedir. Tek bir temel

nedene bağlanamayacak intişarların en önemli sonucu geniş sahalara yayılan Türklerin

birçoğunun başka kavimlerin kültürel etkilerine maruz kalıp varlıklarını kaybetmeleridir, yani

asimile olmalarıdır.

Togan’a göre “en büyük muhaceretler, fütuhatları müteakip geçirilen nisbi refah devrinde

nüfus fazlalıklarının toplanması neticesi olarak” ortaya çıkmıştır. Tarihin en karanlık

devirlerinden itibaren yaşanan göçler nedeniyle Türk boyları, eski dünyanın hemen her

tarafına yayılmış, başka kavimlerin arasına yerleşmiş ve çoğu kez bunların arasında

erimişlerdir. (Togan, 1981:147) Buradan hareketle Togan, Türk tarihinin özellikle İslam

öncesi ve İslama geçiş devirlerini ele alırken temelde Türk, Moğol, Çin, İran ya da Arap

kökenli kavimler arasında yaşanan, birbirlerine yönelik kültürel ve siyasal olarak nüfuz etme

girişimlerine odaklanmaktadır. Ayrıca ticaret yoluyla dinlerin yayılması veya dillerin

karışması gibi kültürel etkileşimlere de önem vermektedir. Kitapta çeşitli Türk kabileleri ve

sülaleleri arasındaki siyasi mücadelelerin anlatımı, bu iki unsur göz önünde bulundurularak

yapılmaya çalışılmaktadır. Böylelikle tarihte birçok defa görülen, bir bölgeye hakim durumda

olan Türk kabilelerinin, yörenin başka bir kökenden gelen çoğunluğu içinde erimesi ile farklı



Togan, konuyla ilgili olarak kitapta iklimin Türklerin intişarında ne derece etkili olduğuna dair farklı

yorumlara değinmiş, Orta Asya’da tedrici bir kuraklığının yaşandığı iddialarına karşı çıkmıştır. Hatta eldeki

verilerin özellikle Batı Türkistan’da suların arttığını gösterdiğini öne sürmüştür. (Togan, 1981: 140-142) Bu

anlamda Togan’ın Tarih Tezine yönelik muhalefetine neden olan kuraklık meselesiyle ilgili görüşlerini koruduğu

görülmektedir.

bir kavme mensup kabilelerin/kişilerin Türklerin arasına karışarak Türkleşmesi gibi hadiseler

açıklanmaktadır.

Togan, Türklerin İslamiyete geçişine Türk tarihindeki ciddi bir kırılma olarak bakmaktadır.

Bununla ilgili olarak Togan, “Türklerin, İslamiyeti nihai surette kabul etmeleri[nin], Doğu ve

Güney Asya medeniyetleri tesirinden ayrılarak Ön Asya medeniyetine iltihakı” anlamına

geldiğini düşünmektedir. Ona göre ”böyle cihanşümul mikyasta cephe ve istikamet

değiştirmek, Türk milleti için hayırlı olmuştur.” (Togan, 1981: 79) Diğer yandan İslamiyete

geçiş, bu sayede İslamiyetin bir dünya dini olarak yaşama ve yayılma imkanı bulması

nedeniyle dünya tarihi açısından bir dönüm noktasını ifade etmektedir. (Togan, 1981: 76)

“İslamiyet, realist ve askeri bir din olması itibarı ile, Türklerin ruhuna herhangi bir dinden

daha fazla uygun gelmiştir.” Bununla birlikte Türkler İslama geçtikten sonra “siyasi

hayatlarında ‘din’ unsurundan çok ‘milli duygu’dan mülhem olan bir kavim olarak”

varlıklarını devam ettirmişlerdir. (Togan, 1981: 78,134)

Togan, Türklerin İslama geçmelerinden sonraki tarihini ele alırken Selçuklulara özel bir yer

ayırmaktadır. Bunun nedeni Selçukluların, Ön Asya’da ikinci bir Türk vatanı kurarak Türk

tarihinde öneli bir rol oynamış olduklarını düşünmesidir. Togan’a göre Selçuklular, “Şarki ve

merkezi Avrupa’ya ve Ön Asya’ya Irak’a tarihten önceki çağlardan beri gelerek,

mütemadiyen yerlilere karışıp kaybolup gitmekte olan Türklere; Küçük Asya’da ve

Azerbaycan’da bir yeni vatan” kurmuşlardır. Ayrıca Selçuklular, “İslamiyetin cihanşümul bir

din olması cihetini temin” etmişlerdir. (Togan,1981: 205-206,222) Togan, Türklerin Ön

Asya’ya doğru yayılma tecrübelerinin esasen M.Ö. 7.-8. asırlarda Sakaların istila Togan, Türklerin her zaman varolduğunu öne sürdüğü bir niteliği olarak askeri kabiliyetlerinden söz

etmektedir. Öyle ki Togan’a göre Türkler, göze çarpan bir medeniyete sahip olmadıkları dönemlerde bile bu

özellikleri sayesinde bağımsızlıklarını koruyabilmişlerdir. (Togan, 1967: 88) 185

girişimleriyle başladığını ancak M.S. 1100’e kadar bütün bu çabaların tam anlamıyla başarıya

ulaşamadığını ileri sürmekte, Selçukluların başarı kazanmasını ise Aryani kökenli diye

tanımladığı unsurlarla (İran, Bizans) Samilerin (Arapların) güçsüzlüğüne ve bölgeye yönelik

kuvvetli Türk baskısına bağlamaktadır. (Togan, 1981: 206)

Togan kitabında ikinci vatan olarak tanımladığı (ki bu bakımdan Anadoluyu ikinci anayurt

sayan Türk Tarih Tezi’yle çok benzeşmektedir) Ön Asya’daki Türklüğü, Selçuklularla

bağlantılı olarak yine farklı kavimlerin birbirlerine siyasal/kültürel nüfuz etme girişimleri ve

karşılıklı kültürel etkileşimler üzerinden tanımlamaya çalışmaktadır.

Togan, tarihi kaynakların Hıristiyan ahalinin kitleler halinde ihtida ettiğine dair herhangi bir

bilgi içermediğini, bu anlamda Rumlar, Ermeniler vb.’nin Ön Asya’daki Türklere toplu halde

karıştıkları ve onlarla kaynaştıklarının söylenemeyeceğini düşünmektedir. Ancak

gayrimüslimlerden münferit olarak ihtida edenlerin olduğunu ve Selçukluların üst tabakasının

belli bir ölçüde örneğin evlenme gibi yollarla Bizanslılarla kaynaştığını da ifade etmektedir.

Bu sınırlı kaynaşmanın neden olduğu birtakım etkilenmelerin varlığını kabul etmekle beraber

Togan, Ermenilerin ve Rumların Ön Asya Türklüğü üzerinde ciddi bir tesirlerinin olmadığının

altını çizmektedir. (Togan, 1981: 207-208) Ayrıca Selçukluların Bizans’taki devlet idaresi

usullerini benimsemiş olduğuna dair tezlere de karşı çıkmaktadır. Ona göre Selçuklular, kısa

süreli istisnalar hariç olmak üzere ülkenin, hükümdarın aile üyeleri arasında taksim edilerek

yönetilmesine dayanan (ve Moğol ile Türk devletlerine özgü olan) “ülüş” sistemini

uygulamaya devam etmiştir. (Togan, 1981: 210-211)

Selçukluları asıl etkisi altında bırakan Arap ve İran kültürüdür. Togan özellikle İran’ın

kültürel etkisinin fazla olduğunu ve bunun Oğuz/Türkmen boyları Türkistan’dayken 186

başladığını ifade etmektedir. Dolayısıyla Selçuklular, Bizans’la ilişkiye geçmeden çok önce

en az onun kadar güçlü başka bir kültürün (Arap ve İran kültürlerini tek bir isim altında

birleştirmiş olan İslam) etkisi altına girmişlerdir. Bunun yanı sıra Selçukluların Küçük

Asya’ya başta Tacikler olmak üzere birtakım İran kökenli unsurları da beraberlerinde

getirdiklerini ve bunların askerlikten memurluğa, tüccarlıktan din adamlığına kadar birçok

alanda çalıştıklarını aktarmaktadır. Ancak İran’ın kültürel nüfuzuna neden olan bütün bu

etkenlerin yanında Selçukluların ve şehirlerdeki diğer Türk eşrafın “temessül [asimilasyon]

yoluna girmesine karşı” inatla Türklüklerini korumaya özen gösteren (ki Togan bunu

“an’aneperestlik” olarak tanımlamaktadır) çoğu göçebe ama aralarında köylere yerleşmiş

olanların da yer aldığı “kuvvetli Türk zümreleri”nin de bulunduğuna dikkat çekmektedir.

Togan, başından itibaren bu unsurlarla Selçuklular arasında bir gerilimin mevcut olduğunu,

bundan dolayı Büyük Selçuklularda başlayan ve Anadolu’da da devam ettirilen bir

uygulamayla bu tür Türkmen boylarının Uc’lara gönderildiğini belirtmektedir. Ona göre bu

gerilimin bir sonucu da Selçukluların kendi ordularının Acem, Slav, Gürcü gibi farklı

kavimlerden gelen askerlerden oluşturulmasıdır. (Togan, 1981: 211-217)



3.3.2.) “Ülüş” Sistemi ve Yasa

Togan, Türklerin ve Moğolların tarihi araştırılırken özgün bir sistem olarak gördüğü “ülüş”ün

de ele alınması gerektiğini dile getirmektedir. Kendisi de kitabında bu sistemi etraflıca

incelemiştir.

Komşu medeni ülkeleri işgal eden Türk ve Moğol kavimlerin birkaç kuşak geçtikten sonra

(medeni kavimlerin arasında) eriyip kaybolduklarını söyleyen Togan, yalnız ülüş sisteminin

bozulmamış olduğu yerlerde ve dönemlerde bunun yaşanmadığını aksine (başta İranlılar 187

olmak üzere Araplar hatta Yahudiler gibi) diğer kavimlere mensup memurları Türk ve Moğol

camiasında eritilebildiğini öne sürmektedir. (Togan, 1981: 281-282) Buradan hareketle

Togan’ın tarihçiliğinde “ülüş”ün, Türk tarihini anlatmak için kullanılan anahtar bir kavram

olmanın ötesinde Türklerin asimile olmasını engelleyen, böylece Türklüğün tarih boyunca

varolmasını (ve bir anlamda Türk tarihi diye bir şeyin olmasını bizatihi) sağlayan

ekonomik/toplumsal/siyasal bir sistemi ifade ettiğini söylemek mümkündür.

Her şeyden önce bir toprak düzenini tanımlayan ülüş sistemini incelerken Togan, arazilerin

kimler tarafından ve ne şartla yararlanıldığına göre bir sınıflandırma yapmaktadır:1) Bir

hükümdarlık içindeki ayrı boyların (yahut uruğların) sahip oldukları veya sonradan

kendilerinin işgal ettikleri “yurd”lar; 2) hükümdar ailesinin üyelerinin sahip olduğu “inçü”ler;

3) devlet hizmetinde bulunan yüksek rütbeli askerlere büyük başarıları sonucu verilen

“kopı”lar; 4) belli sayıda askerin iaşesi için ayrılan “çerig yurdları” ve 5) şahıslara verilen

arazi ve emlak iradları. (Togan, 1981: 285-300) Söz konusu arazi çeşitlerinin haricinde

“tarhanlık” diye adlandırılan vergi ve mükellefiyetlerden muaf tutulmuş topraklar da vardır.

(Togan, 1981: 293-294)

Togan, ülüşün özgün niteliğini sıklıkla vurgulamaktadır, bu anlamda söz konusu sistemin

(özellikle de “çerig yurdu olarak anılan askeri iktaların) Bizans’taki tımar sisteminin etkileri

sonucu oluşmadığını tersine Türklerin Bizans kurumlarını etkilemiş olduğunu öne

sürmektedir. (Togan, 1981: 289)

Togan, ülüş sisteminin uygulandığı yerlerde 4-6 kuşak (100-150 sene) içinde arazinin bölüne

bölüne çok küçük parçalara ayrıldığını ve bu durumun hükümdar ailesi ile kabile reislerinin

karşı karşıya gelmesine yol açtığını düşünmektedir. Hanlara karşı uruğlar içinden gelen 188

beğlerin galip gelmesi ise bir kabilenin diğerleri üzerinde tagallübü anlamına geldiği için yeni

sorunları beraberinde getirmektedir. (Togan, 1981: 296)

Bu süreçte bir yandan inçü sahipleriyle beğler arasındaki gerilim giderek tırmanırken diğer

yandan her şeyden önce kabileler arasında denge sağlayacak bir hakem olması ve tebaayı

beğlerin tagallübünden koruması beklenen hükümdar(lar) ise servetlerin artmasıyla beraber

halktan uzaklaşmaktadır. (Togan, 1981: 296-297) Yaşanan iktidar mücadelesinde kimi zaman

beğlerin kimi zaman hakanların üstünlük sağladığı bu süreç, Togan’a göre Türk ve Moğol

devletlerinin çoğunda görülmektedir. Dolayısıyla Togan bir anlamda Türk tarihini ülüş

sisteminin kendi içinde geçirdiği evrimin belirlediği benzer olayların tekrarı olarak ele

almaktadır.

Bununla ilgili olarak Barthold’un görüşlerinden hareketle Togan, “göçebe Türklerin tarihinin

tıpkı medeni Avrupa kavimlerinin tarihi gibi tarihi tekamül kaidesine uygun inkişaf

safhalarını arzettiği”ni düşünmektedir. Ancak Barthold’u Türklerin tarihini yalnızca göçebe

bir milletin tarihi olarak değerlendirdiği için de eleştirmektedir. (Togan, 1981:298) Togan’a

göre;

“Türk tarihi yalnızca göçebe kavimlerin tarihi olmayıp, en faal unsur göçebeler

olmakla beraber, bu tarih göçebe, yarı yerleşik ve yerleşik kavimlerin

münasebetleri tarihidir. Devletler, Türklerin (…) her vakit siyasi zümreler sıfatıyle

meydanda bulunan uruğlar[ı] arasında kurulmuş; bunlarda da siyasi değişmeleri

doğuran başlıca amil sıfatıyle, çekirdek halinde daima [yaşayan] ve çok vakit çifte

krallık şeklinde tezahür [eden] (…) bir devletçilik an’anesi müessir olmuştur. Bu

da (…) tekamül safhaları geçiren ülüş sistemine dayanmıştır. İçtimai ve iktisadi

şartlara göre zuhur eden mücadeleler, hakanlarla beyler arasında iktidar

münavebesine müncer olmuş, gerek hakanların gerekse beylerin hakimiyeti 189

zamanla yine iktisadi şartlara göre tefessüh edince [bozulunca, çürüyünce]

yenileşmeler husule gelmiştir.” (Togan, 1981: 299)

Buradan hareketle Togan, “Türklerin ve Moğolların 13.-14. asırlarda Ön Asya’da ve

İran’da[ki] hakimiyeti[nin], Barthold’un zannettiği gibi ‘göçebelerin medeni tebaaları

arasında, bazı izler bırakarak erimesi’ hadisesini değil, kendisinin olgunlaştırdığı şerait içinde

tekamül safhalarını” arz ettiğini öne sürmektedir. (Togan, 1981: 300)

Togan, Türk ve Moğol tarihi açısından önemli gördüğü İlhanlıların Türk idare sisteminde

merkeziyetsizliğe neden olan ülüş sistemi ile bölgelerin daima değiştirilen valilerce

yönetilmesine dayanan merkezi bir sistemin harmonisini sağladıklarını, bu bağlamda ordunun

büyük bölümünün uruğlara göre oluşturulmasına rağmen Türk uruğlarıyla herhangi bir bağı

olmayan ve yabancı kavimlere mensup kölelerden de hükümdara bağlı birlikler kurulduğunu

aktarmaktadır. Togan’a göre Osmanlılar işte bu yapıyı geliştirerek devralmışlardır. (Togan,

1981: 300-301)

Umumi Türk Tarihine Giriş’te ele alınan ilgi çekici konulardan biri de “yasa” ile “şeriat”

karşılaştırması/ikiliğidir. Burada “yasa” kavramı, bir tür Türklere özgü hukuk sistemi (töre)

yerine kullanılmaktadır. Daha önce sözünü ettiğim gibi, Togan İslamiyet’e geçişi Türk

tarihinde ciddi bir kırılma olarak ele almakta, bu andan itibaren İslam’ı Türklüğün önemli bir

öğesi saymaktadır. Bununla birlikte Türklerin büyük bölümünün İslam’ı benimsemesinden

çok sonra dahi siyasi hayatlarında çoğunlukla dini olmaktan ziyade milli duygularla hareket

etmeye devam ettiklerini vurgulamaktadır.

İşte “yasa”, Togan’ın tarihçiliğinde Türk

tarihindeki kırılmanın ötesindeki (ona baskın gelen) sürekliliği ortaya koyan öğelerden biridir.

Togan’ın fütuhatı olumlarken, bunun dini şiarlarla gizlenmeden yapılmasını Türklere has önemli bir özellik

olarak sayması da belki bu bağlamda değerlendirilmelidir. 190

Togan, yasa ile şeriatı karşılaştırırken bunlardan ilkini diğerinin aksine oldukça olumlu bir

içerikle anlamlandırmaktadır. Buna göre, “dini meselelerden başka dünyevi işlerin de zuhur

etmiş ve edecek bütün meseleleri için çoktan hazırlanmış bir cevap davasında olan şeriat (…)

memleket idaresinde serbestiyi” engellerken “yasa ise göçebe bir hayatın âdât ve örflerini

kanunlaştırmış olmakla beraber, hayatın ortaya atığı yeni meseleler karşısında ferdlerin ve

hükümetlerin içtihatlarına tam bir serbesti vermiş[tir.]” (Togan, 1981: 386-387)

Togan, yasa ile şeriatın sınırlarının net olarak çizilemediği ve şeriatın yasa karşısında ön plana

çıktığı memleketlerde büyük bir bozulmanın meydana geldiğini ileri sürmektedir. Buna karşı

şeriatın toplum hayatında yasaya baskın çıkmasını engelleyebilen devletler başarılı

olabilmişlerdir. Hukuk ve medeniyet alanlarında hem tamamen şeriatın ve başta İran olmak

üzere yabancı kültürlerin etkisi altına girmeden hem de tamamen İslam dışı bir yola sapmadan

bir tür orta yolu benimsemişlerdir. Ona göre İlhanlılar ve Timur, bunun en iyi şekilde

uygulanabildiği dönemlerden biridir. Aynı zamanda İlhanlılar ve Timur Sünnilikle Şiilik

arasında da mutedil orta bir yol benimseyerek Türk devletçiliği bakımından doğru bir tutum

sergilemişlerdir. (Togan, 1981: 387-389)

Togan, Osmanlıların ilk dönemlerinde “mezheplere karşı müsamaha, Şiiliğe karşı sempati

hissi hakim iken; Fatih devrinde artık vaziyet[in] değiş[tiğini], İstanbul, Suriye ve Mısır’ın

mutaassıp Sünniliği[n] yoluna gir[diğini]” söylemektedir. Ancak “bu müfrit Sünnilik

Azerbaycan Türklüğünü müfrit Şiilerin kucağına at[mış]; iki buçuk asır sonra mezhepleri

birleştirmek hususunda Nadirşah Afşar tarafından yapılacak çok müsait ve her iki taraf için

kabule şayan tekliflerin” reddedilmesine neden olmuştur. (Togan, 1981: 389-390) Dolayısıyla

Togan, Osmanlıların, İlhanlıların ve Timur’un aksine farklı mezheplere karşı ılımlı ve dengeli

bir politikayı sürdürmemesini Türk birliğini bozan bir gelişme olarak okuyor gibi

gözükmektedir.

Bütün bu eleştirilerine rağmen Togan, dönem itibariyle şeriatla epey uzlaşmış bir halde

bulunan Osmanlı kanununun (Yasakı-ı Osmani) yürürlüğünü devam ettirmesi ve etkilerini

fazlasıyla artırmış olmalarına rağmen Farsça ile Arapça’ya resmi dil olmasına yol vermeyip

Türkçeyi bir edebi dil olarak koruması nedeniyle Fatih’i övmektedir. (Togan, 1981: 390)



3.3.3.) “Kay-Kayı” Tartışması

Togan akademik hayatı boyunca çok sayıda bilimsel tartışma yaşamıştır. Bunlar arasında

belki de en önemlisi Osmanlıların menşei hakkında Fuad Köprülü ile girdiği tartışmadır. Ben

burada tartışmanın görece dar çerçevesinin biraz ötesine geçerek tarafların tartışmada

savundukları tezlerinin yanında (kuşkusuz bununla bağlantılı ama daha kapsayıcı bir konu

olan) Osmanlı’nın kuruluş dönemi ile ilgili görüşlerini ele almaya çalışacağım. Böylelikle bu

iki tarihçinin yaklaşımlarındaki farklılıkları ve bunun nedenlerini ortaya koymak mümkün

olacak.

Togan, “Kayı” yahut “Kay”ların Türklerin eski bir boyu olduğunu, bunların bir kısmının çok

eski zamanlarda Türklerin doğu seferlerine (Hunların ve Şatoların hareketlerine)

katıldıklarını, diğer kısmının ise Batı Türkistan’da Oğuzlara dahil olduklarını söylemektedir.

Osmanlıların mensup olduğu boyun, Kayıların batı kolundan mı yahut doğu kolundan mı

geldiğine dair farklı görüşlerin bir teoriden ibaret olduğunu (Togan, 1981: 485-486 dipnot 39)

ifade etmekle birlikte Osmanlıların Uzakdoğu kökenli savaşçı bir kavim olan Kaylar (yani

doğu kolu) olduğu iddiasının doğru olabileceğini düşünmektedir. (Togan, 1981: 322-323) 192

Daha önce J. Marquart’ın dile getirdiği bu görüşü elde ettiği yeni kaynaklara dayanarak tadil

edip (Köprülü, 2006: 140-142) yeniden gündeme getiren Togan, ilk olarak 1941 yılında

yayınlanan Die Vorfehren des Osmanen in Mittelasien adlı kısa bir makalesinde bu iddiayı

ortaya atmıştır. (Baykara, 1989: 59) Ancak Togan ile Marquart’ın görüşleri arasında önemli

bir fark bulunmaktadır: Marquart, Osmanlıların mensup olduğu Kayı(ğ)’ların aslında Moğol

olduğunu ve Kay kabilesinin bazı kısımlarının Oğuz boyları arasına girmesiyle oluştuğunu

iddia ederken, Togan Ertuğrul’un Kayı aşiretinin Oğuzların Kayığlarından değil

Uzakdoğu’dan 12.yy’da Ön Asya’ya göç etmiş Kayların bir parçası olduğunu öne sürmüştür.

(Köprülü, 2006: 145)

Köprülü, 1943’te yayınladığı Osmanlı İmparatorluğunun Etnik Menşei Meseleleri adlı ünlü

makalesinde Togan’ın iddialarına uzun uzadıya ve ayrıntılı cevaplar vererek karşı çıkmıştır.

Öncelikle Köprülü, Togan’ın Uzakdoğu’daki Kayların aslen Türk olduğu iddiasının aksine

bunların 10-11. yy’da Asya’nın doğu bölgelerinde ve İslam kültür dairesinin dışında yaşayan

zamanla Türkleşmiş göçebe bir Moğol kabilesi olduğunu ifade etmektedir. (Köprülü, 2006:

161)

Köprülü, tam olarak tarihini tayin etmemekle birlikte 11. yy’da yaşanmış olduğunu

düşündüğü, çeşitli Orta Asya kabilelerinin birbirlerini Çin sınırlarından Tuna nehrine doğru

batıya sürmesiyle ortaya çıkan bir göçün gerçekleştiğini ve en doğuda yer alan kabilelerden

biri olan Kayların yer değiştirmesinin de, ilk hareketlerden biri olarak bu büyük göçün

başlamasına sebep olduğunu aktarmaktadır. Bu, Köprülü’ye göre Kayların Orta Asya

tarihinde oynadıkları tek önemli roldür. Bu tarihten sonrası için Kayların durumuyla ilgili pek

bir bilgi yoktur.

(Köprülü, 2006:166-168)



Bu konuyla ilgili olarak Köprülü şöyle yazmaktadır: “Türk dünyasının en şark uçlarında yaşayan ve XII.

asırdan beri muhtelif Moğol unsurları arasında kalarak göçebe hayatının icap ettirdiği çetin mücadeleler 193

Köprülü, “Osmanlı Devleti’nin ilk etnik çekirdeğini teşkil ettiği hemen umumiyetle kabul

olunan Kayıların [ise] XI. Asırdan beri Seyhun civarlarında, Maveraünnehir’de, Horasan’da,

İslam medeniyeti ile çok sıkı temas halinde yaşayan büyük Oğuz camiasına mensup olduğunu

ve bunların, o sıralarda hâlâ Moğolistan’da bulunan büyük bir ihtimalle Moğol aslındanKaylardan tamamıyla ayrı bir etnik zümre sayılması lazım geldiğini” düşünmektedir.

(Köprülü, 2006: 169)

Köprülü, gerek Marquart’ın gerekse Togan’ın görüşlerini kanıtlamak amacıyla öne sürdüğü

delillerin yetersiz olduğu kanısındadır. Bu bağlamda Köprülü, Togan’ın tezini dayandırdığı

birtakım eski edebi eserleri yeterli derecede tarihi tenkitten geçirmediğini, bu nedenle

eserlerin içeriğini yanlış anladığını (Köprülü, 2006: 146-148) ve Osmanlı sülalesi hakkında

eski kronolojilerdeki uydurma anlatıları, çelişkili karışık bilgileri içeren önemi her bakımdan

şüpheli kaynaklara dayanarak masal olarak nitelendirilebilecek birtakım eski görüşleri

yeniden canlandırmaya çalıştığını iddia etmektedir. (Köprülü, 2006:169-170) Oysa

Köprülü’ye göre;

“Bu gibi tetkiklere girişirken, umumiyetle Türk kabile teşekküllerinin mahiyeti,

bunların dağılıp toplanma ve yeni kabilelerin teşekkül tarzları, etnik teşekküllerle

siyasi teşekküllerin birbirine karıştırılmaması lüzumu, bu göçebe kabilelerin

coğrafi sahalarını değiştirmekte ve yeni isimler altında yeni teşekküllere girmekteki

kolaylıkları ve nihayet, tarihi kaynakların bu türlü tetkikler hususundaki

kifayetsizliği, asla gözden kaçmamalıdır ve her şeye rağmen, birçok noktanın

şüpheli veya büsbütün karanlık kalacağı düşünülerek, bu boşlukların hayali

faraziyelerle doldurulmasından kat’i surette çekinilmelidir.” (Köprülü, 2006: 171)



neticesinde zayıflayan, parçalanan, başka teşekküllere karışan, köle sıfatıyla Müslüman memleketlerine belki de

Uzak-Şark saraylarına götürülüp satılan Kaylar, müstakil bir kabile olarak, yavaş yavaş tarih sahnesinden

çekilmiş olmalıdırlar.” (Köprülü, 2006: 168) 194

Eski kronolojilerin bilimsel bir değerlendirme yapabilmek için yetersiz olduğunu, bunlardaki

bilginin etnografya ve toponomi araştırmaları ile desteklenmesi gerekliliğine dikkat çeken

Köprülü, yazısında yöntem sorununu gündeme getirmekte, bu bağlamda kaynakların bilimsel

değeri ve bunlardan nasıl yararlanılması gerektiğine dair tutarlı bir eleştiri yöneltmektedir.

Togan’ın menkıbevi eserlerdeki bilgileri, yapılması zorunlu bir bilimsel değerlendirmeye tabi

tutmadan olduğu gibi alıp kullandığını düşünen Köprülü buna örnek olarak Kayıların

Anadolu’ya gelişi hakkındaki yorumlarına dikkati çekmektedir.

Kayıların Anadolu’ya 1230 civarında göç ettiğini öne süren Togan ilk gelenlerin Osman

Bey’in babası Ertuğrul’un aşireti olduğunu düşünmektedir. Togan, Ertuğrul’un maiyetinin

bölgeye ulaştığı sırada Erzincan yakınlarında Selçuklu Birinci Alaeddin Keykubad ile

Horezmşah Celaleddin Mengübeti arasındaki bir muharebeye rast geldiğini, Horezmşahlar

yerine kaybetmekte olan Selçukluların yanında savaşa girmeye karar vererek Alaeddin

Keykubad’ın kazanmasını sağladıklarını aktarmaktadır. Togan’a göre “yolda rastladığı harbe,

bunu mağlub tarafa kazandırmak için karışan bu kahraman kabile, (…) 1230 hadiselerini

müteakip Ankara taraflarında az müddet kaldıktan sonra, Bizans Bitinyası sınırlarına

Sakarya’da Söğüt mıntıkasına gelerek Uc Uruklarına katılmış”tır. (Togan, 1981: 322-323)

Başta Nesevi olmak üzere Müneccimbaşı ve Sa’deddin gibi vakanüvislerin abartılı ve tarafgir

rivayetlerine dayanan bu yorum, Köprülü’nün haklı tepkisine neden olmuştur. (Togan, 1981:

322; Köprülü: 2006: 169-171) Togan’ın iddiasına sert bir şekilde karşı çıkan Köprülü,

Kayıların (1230’dan çok önceki bir tarihte) Büyük Selçuklular devrinden itibaren

Anadolu’nun ve Suriye’nin çeşitli yörelerine, mensubu olduğu Oğuzların diğer birçok kabilesi

gibi göç ettiklerini ve 11-12. yy’da Doğu Anadoluda Artuklular devletinin kuruluşunda

önemli bir rol oynadıklarını belirtmiştir. (Köprülü, 2006: 155-157; 172-173) 195

Bütün bunların sonunda tartışmaya Togan’ın tarihçiliği açısından bakıldığında dikkat edilmesi

gereken asıl husus, bu tür bilimdışı yorumlara sıklıkla başvurulmuş olmasıdır (Örneğin Türk

Tarih Tezi’nin kuraklık iddialarına karşı Orta Asya’daki nüfus kesafetini savunmak için

Cengiz Han’ın ve soyundan gelenlerin yüzlerce çocuğu olduğuna dair uydurma olduğu açıkça

belli olan rivayetleri kullanmaya çalışması gibi).



3.3.4.) Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu Meselesi

Osmanlı sülalesinin, “Oğuzların Kayı boyuna mensup küçük bir aşiret parçasının başında

bulunan Osman tarafından kurul”duğunu dile getiren Köprülü bu oymağın 14. yy’ın başında

henüz yarı göçebe bir hayat sürdürdüğünü düşünmektedir. Bununla birlikte Köprülü’ye göre

“Osmanlı Devletinin bu kuruluş hadisesine, bu küçük etnik çekirdeğin hiçbir rol oynamaması,

pek tabiidir ve işte bundan dolayıdır ki, Osmanlı Devleti, siyasi tekamülünün ilk safhalarında

bile, asla tribal bir mahiyet göstermemiştir.” (Köprülü, 2006: 197-198)

Bu tespitten yola çıkarak Köprülü, Osmanlı’nın kuruluşunu belirleyen başlıca amilleri ortaya

koymaya yönelmiştir. Köprülü’nün temel çıkış noktası, Türklüğün her zaman kültürel bir öze

sahip olduğu ve bunun Orta Asya’dan Anadoluya bozulmadan taşındığıdır. (Alpay, 2004:

147) Ona göre Türklerin Anadolu’da oluşturdukları siyasi teşekküller de bu kültürel özle

bağlantılı olan gelenekleriyle ve adetleriyle uyumludur. Buradan hareketle Köprülü,

Osmanlı’nın kuruluşunun, Bizans kurumlarının taklit edilmesi ve göçebe Türk kabilelerinin

medeni Rumlarla karışması sonucu gerçekleşebildiği fikrine şiddetle karşı çıkmıştır. Bu 196

nedenle Balkanlardaki fetihlerde ele geçirilen genç esirlerin devlet adına beşte birinin

Anadolu’ya gönderilerek Türkler arasında yetiştirilip askerlikte kullanılmasını, kuruluştaki

amillerden biri olarak saymasına rağmen devşirme usulünün ancak 15. yy.’da II.Murad

zamanında sistematik şekilde başladığını belirterek Yeniçerilerin Osmanlı’nın ilk dönemi

açısından çok da önemli bir askeri unsur olmadığını öne sürmüştür. (Köprülü, 2006: 125-126)

Köprülü’nün saydığı amiller arasında en önemlilerden biri tımar sistemidir. Arazilerin askeri

görevlere karşılık tımarlara ayrılarak verildiği sipahiliğin babadan oğula geçtiğini söyleyen

Köprülü, böylece “çok sağlam esaslara dayanan bir toprak aristokrasisi”nin ortaya çıktığını

ileri sürmektedir. Tımar sisteminin Bizans’tan alınmadığını, Büyük Selçuklu

İmparatorluğu’ndan itibaren varolduğunu vurgulayan Köprülü’ye göre “Osmanlı Devletinin

mülki, askeri, adli teşkilatı, esasen Anadolu Selçuklularınkinin bir devamı mahiyetinde olup,

kısmen İlhaniler ve biraz da Mısır Memlûkleri teşkilatının tesirleri altında kalmıştır.”

Osmanlı’nın ilk kuruluş dönemi olan 14.yy’da, kimi istisnalar hariç olmak üzere bu teşkilatta

yer alan unsurlar Türk’tür ve bu dönemde Osmanlı’nın yükselişinde önemli bir rol oynadığını

düşündüğü Türk aristokrasisi idareyi henüz elinde tutmaktadır. Sonuç olarak Osmanlı,

“münkariz [sönen, biten] Selçuk Sultanlığı ile ve ona halef olan sair Anadolu beylikleriyle hiç

alakası olmayan yeni bir uzviyet, yeni bir etnik ve siyasi teşekkül değildir, bilakis (…)

vaktiyle Anadolu Selçuk Devleti’ni, Danişmendlileri, Anadolu beyliklerini de kuran, Anadolu

Türklüğünün XIII.-XIV. asırlardaki siyasi ve içtimai tekamülünden doğan yeni bir synthese,

yeni bir tarihi terkiptir.” (Köprülü, 2006: 126-127)

Köprülü’nün yaklaşımı, Togan’ın “ülüş” kavramını merkez alarak geliştirdiği tezle fazlasıyla

benzeşmektedir. Her iki tarihçi de Osmanlı Devletinin Türk idare sistemi geleneğinin üzerine Köprülü, kesin bir yorumda bulunmaktan kaçınmakla birlikte esirlerin büyük kısmının belli bir işe vakfedilmiş

köyleri meydana getirdiğini ve genellikle büyük toprak sahipleri tarafından kendi ziraat işlerinde

kullanıldıklarını, esirlerin ancak yaşları küçük olan belli bir kısmının ihtida ettirildiğini ifade etmektedir.

inşa edildiğine inanmakta, Bizans etkisini ise büyük oranda yok saymaktadır. Aralarındaki

küçük bir farklılık Togan’ın Osmanlı’daki askeri teşkilat ile mali, idari ve toprak sistemlerini

en çok etkileyenin İlhanlılar olduğunu düşünmesidir. Örneğin askeri ikta sisteminin,

Osmanlılar’a geçen İlhanlı devletçilik an’anelerinden biri olduğunu ifade etmektedir.

Bununla birlikte Togan, Selçuklular, İlhanlılar ve Memlûklerde birçok kurumun (ve hatta bu

kurumların adlarının) müşterek olduğuna dikkat çekmektedir. (Togan, 1981: 339-340)

Togan da Köprülü de Orta Asya’daki proto-Türklerden Osmanlı’ya (aslında daha doğrusu

Türkiye Cumhuriyeti’ne) kadarki bütün Türk devletlerinin tarihini kendi içsel evriminde

ilerleyen bir süreç olarak ele almaya çalışmışlardır. Bu tür bir yaklaşım doğal olarak söz

konusu sayısız devletin kuruluş/gelişme/yıkılış şartlarını belirleyen ve Türklerin tarihini diğer

kavimlerinkinden ayıran kendine özgü yanların da araştırılmasını içermektedir. Her iki

tarihçinin bu arayışı, yüzyıllarla ifade edilen bir tarih içinde, birbirinden farklı coğrafyalarda

tamamen farklı sosyal ve ekonomik şartlarda kurulmuş bunca devlette bir ortak nitelik tespit

etmenin imkansızlığı düşünülürse, ister istemez bir bulma-keşfetme olduğu kadar, bir

yaratma-icat etme faaliyeti anlamına da gelmektedir. Hem Türk tarihinin içsel evrimini ortaya

koyacak ve böylece bu tarihi diğerlerinden ayırarak mümkün kılacak, hem de bütün bunların

ötesinde Türklüğü tanımlayacak özsel değerleri, her ikisi de kültür alanında bulmuşlardır.

Gerek Togan gerekse Köprülü bütün Türk devletleri açısından üzerinde siyasi ve iktisadi

yapının şekillendiği ortak bir toprak düzeni ile sosyal, ekonomik ve siyasal hayatı belirleyen

Togan’ın Osmanlı’nın kuruluşu hakkındaki yorumlarına bakıldığında Köprülü’nün değinmediği başka iki

amilden daha söz ettiği görülmektedir. Bunlardan birincisi Kayı beylerinin bulunduğu Söğüt’ün Bizanslılarla

İlhanlılar arasındaki büyük ticaret yolu üzerinde bulunmasının Osmanlar için yarattığı ekonomik avantajlardır.

Diğeri ise Altın Orda’nın içine düştüğü siyasi karışıklık yüzünden Tuna havzası ve Rumeliyi terk edip İlhanlı

himayesine giren Müslüman Tatarlarla beraber gelen dervişlerin Bizans ülkelerini fetih fikrini ateşlemek için

yaptıkları çalışmalardır. (Togan, 1981: 332-336) Gerçi Köprülü de derviş ve abdalların dönemin toplumsal

yaşamındaki belirleyici konumlarını (ve bu bağlamda Osmanlı’nın kuruluşundaki ve topraklarının

genişletmesindeki etkilerini) ayrıntılı bir şekilde incelemştir. Zaten aradaki farklılık da dervişlere atfedilen

önemden kaynaklanmamaktadır. Köprülü, başta Horasan olmak üzere dervişlerin büyük bölümünün doğudan

bölgeye geldiklerini ifade ederken Togan batıdan (Tuna’dan ve Rumeliden) gelen dervişlerden söz etmektedir.

ortak bir hukuk sistemine vurgu yapmaktadırlar. Dolayısıyla çalışmaları, bir yandan Türklere

özgü toprak düzenini ve hukuk sistemi geleneğini tanımlamaya, diğer yandan bunların

dönemden döneme devletten devlete geçirdiği değişimleri tespit etmeye odaklanmıştır.

Togan için Türklere özgü toprak düzeninin adı “ülüş”tür. Ülüş, Togan’ın tarihçiliğinde bütün

Türk devletlerinde geçerli olan toprağın sınıflandırılmasına ilişkin bir sistemi tanımlamanın

yanında, içte yaşanan siyasal mücadeleler (hükümdar ile beğlerin çatışması) ile (inçü

topraklarının bölünerek küçülmesi nedeniyle siyasi mücadelenin kızışması gibi) devletlerin

yıkılış nedenlerini de belirleyen temel bir etmen olarak işlev görmektedir. Birtakım farklar

bulunmakla birlikte Köprülü’nün Osmanlı’daki tımar sistemini Selçuklu, Memlûk ve

İlhanlılar’daki toprak düzeninin bir terkibi olarak ele alması ve bu üç devletin ise daha önceki

Türk devletlerinden etkilendiğini belirtmesi benzer bir bakış açısına sahip olduğunu

göstermektedir.

İslam hukukundan daha eski ve birçok durumda Türk devletleri açısından daha belirleyici bir

Türk hukukunun varolduğunun vurgulanması iki tarihçinin bir başka ortak yönüdür. Bu

Togan’da şeriat/yasa(töre) ayrımı üzerinden kavramsallaştırılmaktadır: Şeriattan daha eski

ama ondan daha işlevsel bir Türk hukuku anlamında yasa. Burada Togan tarafından yasanın

şeriatın aksine hayatın gerekliliklerine göre daha değiş(tiril)meye açık bir hukuk sistemi

olarak tanımlanıyor oluşu dikkat çekicidir. Böylece yasa hem olumlanmakta hem de Türk

tarihi içindeki evrimi ve sürekliliği sağlayan öğelerden biri haline getirilmektedir. İslam

hukukundan ayrı bir Türk hukukunun varlığının tespit edilmesi, Köprülü’nün de tarih

çalışmalarının önemli bir bölümünü teşkil etmiştir. Köprülü, İslamı benimsemelerinden önce

Türklerin güçlü bir hukuk kültürüne sahip olduklarını düşünmektedir. İslama geçildikten

sonra İslam hukuku devreye girmiş olsa da Türk hukuk geleneğinin varlığını koruduğunu öne

süren Köprülü, hukuk kuralları bakımından Göktürk-Uygur-Gazneliler-KarahanlılarSelçuklular-Osmanlılar hattı boyunca her bir devletin bir öncekinden etkilendiği (Keskin,

2004: 11-14) bir tablo içinde Türk devletlerinin tarihini ele almaktadır.

İki tarihçinin çalışmalarının bir başka ortak gayesi de Türklerin tarihinin göçebe bir kavmin

tarihinden ibaret olmadığını göstermektir. 20. yy’ın başına kadar Batı oryantalizmindeki

hakim görüş, 11. yy’da İslam uygarlığıyla ilişkiye girmeye başlamalarından önce Türklerin

tamamının göçebe ve uygarlıktan yoksun olduğu şeklindeydi. Buradan hareketle Osmanlı

Devleti’ni kuran (ve henüz İslama geçmemiş olan) kabilenin de ancak bölgedeki Rumlarla

karışarak devlet kurmak kabiliyetini elde edebildikleri öne sürülüyordu. Osmanlıların

başlangıçta geri ve Asya kökenli topluluklara özgü yapısının bir imparatorluk haline gelişi ise

İstanbul’un alınmasından sonra Bizans‘ın kurumlarının taklit edilmesine ve devralınmasına

bağlanıyordu. (Alpay, 2004: 144-145)

Togan ve Köprülü’nün çalışmalarının her şeyden önce Türk tarihi hakkındaki hakim görüşün

basit ve aşağılayıcı içeriğini çürütme amacını taşıdığını söylemek mümkündür. Köprülü’nün

kurucu etnik çekirdeği göçebe/yarı göçebe olsa da Osmanlı’nın hiçbir zaman “tribal bir

mahiyet” göstermediğini üstüne basa basa dile getirişi, görüşlerinden fazlasıyla etkilenmiş

olmasına rağmen Barthold’un Türklerin tarihini göçebe bir kavmin tarihi olarak incelemiş

olmasına karşı Togan’ın gösterdiği sert tepki bu bağlamda görülmelidir.

Togan ve Köprülü’nün tarihçiliğindeki bütün bu ortak yanlara rağmen kayda değer farklılıklar

da söz konusudur. Bunlardan biri yetiştikleri ortamdır. Tarihçiliği büyük oranda cumhuriyet

öncesinde Osmanlı’nın son dönemlerinde, yıkılmakta olan bir imparatorluğu görerek

şekillenen Köprülü’nün düşüncelerini Ziya Gökalp oldukça etkilemiştir. Gökalp, Osmanlı200

toplum hayatında hakim olduğunu düşündüğü iki karşıt akım (muhafazakarlık ve radikallik)

karşısında gelenekçiliği savunmuştur. Gökalp’e göre gelenek, “yaratma” ve “gelişme”

anlamına gelmektedir:

“Gelenek, kendi başına doğurgan ve yaratıcı olmakla birlikte, ona aşılanan yabancı

yenilikler de (...) sıradan bir taklitte olduğu gibi çürüyüp düşmez. (...) Gelenek, bir

kurumun türlü zamanlardaki biçimleri arasında bağlantı ve uyum sağlamakla

kalmaz; bütün kurumların, aynı asıldan nasıl türediğini de göstererek hepsini

birbirine bağlar.” (Gökalp, 2008: 39-42,44)

Buradan hareketle Gökalp, Türklüğe özgü kurumların, geleneklerin incelenerek ortaya

konulması gerektiğine inanmaktadır. (Gökalp, 2008: 43-44)

Gökalp’e göre muasırlaşmak ise “Avrupalılar gibi zırhlılar, otomobiller, uçaklar yapıp

kullanabilmek demektir. (...) [Fakat] biçim ve geçim bakımından Avrupalılara benzemek

değildir.” (Gökalp, 2008: 31) Bu bağlamda Gökalp, hars (kültür)/medeniyet (uygarlık) ayrımı

yapmaktadır. Gökalp’e göre

“kültür ulusal olduğu halde, uygarlık uluslararasıdır. (...) Uygarlık yöntem

aracılığıyla ve bireysel istençlerle oluşan toplumsal olaylardır. (...) Kültür içine

giren şeylerse yöntemle, bireylerin istençleriyle oluşmamışlardır, yapay değillerdir.

(...) Kültür ile uygarlığı birbirinden ayıran, kültürün, özellikle duyguların;

uygarlığın özellikle bilgilerin bileşimi olmasıdır. (...) Bir uygarlık ancak ulusal bir

kültüre aşılanırsa, uyumlu bir birlik kazanır. (...) İşte Türkçülerin görevi, bir

yandan yalnız halk arasında kalmış olan Türk kültürünü arayıp bulmak; öbür

yandan Batı uygarlığını tam ve canlı bir biçimde alarak ulusal kültüre aşılamaktır.”

(Gökalp, 1987: 25-38)

Özellikle Batı uygarlığının benimsenmesi ama Türk kültürünün korunması gerektiğine dair

Gökalp’in söz konusu görüşlerinin etkisinde kalan Köprülü, Türk kültür tarihine yönelerek

Gökalp’in hars/medeniyet ayrımında korunması gerektiği söylenen kültüre ait unsurları

bulmaya ya da bulunamadığı durumlarda icat etmeye çalışmıştır. Bu anlamda Köprülü,

Gökalp’in temellerini attığı Tükçülük akımının bilimsel olarak desteklenmesine

yoğunlaşmıştır. (Alpay, 2004: 139; 146-147) Yüzyıllardır Rus boyunduruğunda kalmış bir

coğrafyada doğan Togan ise Rus oryantalistlerinden (ve bir ölçüde sosyalist yazından)

etkilenmiş, Rusların siyasal ve kültürel hegemonyasına ve bununla doğrudan bağlantılı olan

Ruslaştırma politikalarına duyduğu tepkiyle Türk kökenli toplulukların tarihini ve bunu

mümkün kılan kültürel özü bulmaya çalışmıştır. Dolayısıyla Türk kültürünün ve tarihinin

özsel niteliklerini tespit etmek gibi ortak bir hedefleri olsa da içinde yetiştikleri kültürel ve

siyasal ikliminin farklı olmasının etkisiyle Köprülü, (önce yıkımla karşı karşıya kalan bir

imparatorluk, sonra yeni kurulmakta olan cumhuriyet için) zorunlu bir tercih (muasırlaşma)

karşısında korunacak olanları seçmek; Togan ise (Rusya’daki Müslüman-Türk topluluklar

için) zorlu bir tehdit (Ruslaştırma) karşısında varolabilmeyi sağlayacak kültürel unsurları

belirlemek gibi farklı nedenlere sahiptir.

Bu durum, Köprülü’nün Osmanlı’dan/Türkiye’den, Togan’ınsa İdil’den yahut biraz daha

genişletirsek Rusya’dan olmak üzere faklı yerlerden Türk tarihine bakmalarına (Özbek,

1997b: 24) neden olmuştur. Söz konusu bakış farklılığı, Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerine bina

edildiğini düşündüğü Türk devlet geleneği mirasını ortaya koymaya çalışan Köprülü’nün

çalışmalarında Osmanlı, büyük bir yer kaplıyor iken Togan’da bunun böyle olmamasında

açıkça görülebilir. Gerçi Togan, Anadolu’yu Türklerin ikinci vatanı olarak taçlandırmakta ve

bu bölgenin tarihine büyük önem atfetmektedir, ancak bu önemli tarihi hadiseyi ona göre

Selçuklular yerine getirdiği için çalışmalarında Osmanlılar fazla yer kaplamamıştır.

Son olarak bilimsel yetkinlik bakımından da bir farkın olduğunu söylemek gerekir. Togan da

Köprülü de tarihin siyasi çıkarlar uğruna çarpıtılmasına ve tamamen gerçekdışı, basit ve

kestirme yorumlara başvurulmasına karşı çıkmışlardır. Buradan hareketle Birinci Tarih

Kongresi’ndeki muhalif tutumlarında da görülebileceği gibi birincil kaynakların önemini

vurgulamışlardır. Bununla birlikte Togan’ın birincil kaynakları bir tarihçi olarak yapmak

zorunda olduğu şekilde yeterli bir bilimsel değerlendirmeye tabi tutmadığına da

rastlanabilmektedir. Kay-Kayı tartışmasında Köprülü’nün kendisine yönelik eleştirilerinde

olduğu gibi kimi zaman Togan’ın iddialarını doğrulayan eski belgeleri doğru dürüst bir

tetkikten ve tenkitten geçirmeden kullandığı görülmektedir. Bu anlamda en azından yönteme

ilişkin olarak Köprülü’nün Togan’a göre daha titiz ve bilimsel bir yaklaşım sergilediğini

söylemek mümkündür.

Togan’ın tarihçiliğindeki bilimselliği tartışmalı unsurlar yalnızca yönteme ilişkin değildir.

Ayrıca bir Pantürkist olarak Togan’ın tarihe Türk birliği ideali üzerinden baktığını da

belirtmek gerekir. Bu tutum kimi durumlarda duygusal yorumlara da yol açabilmektedir.

Örmeğin Timur ile Yıldırım Beyazıd arasındaki savaşla ilgili olarak Togan, Türk tarihi

hakkında geliştirdiği ekonomik ve siyasal perspektifi tamamen yitirmektedir. Bu dönemde

Mısır Memlûkleri, Yıldırım Beyazıd ve Timur arasındaki rekabeti talihsiz ve üzücü bir

gelişme olarak algılamakta, Ankara Savaşı’nı somut ekonomik ve siyasal nedenler yerine

Yıldırım Beyazıd’ın Timur’un bütün iyi niyetiyle arzu ettiği müttefikliği kabul etmeyip

takındığı düşmanca tavra bağlamaktadır. Ona göre zaten Timur hiçbir zaman Osmanlıların

elindeki bölgeleri de ele geçirmek istememiştir. (Togan, 1981: 347-350)

Söz konusu bilimsellikten uzak tutum savaşın sonuçlarıyla ilgili tespitlerinde de devam

etmektedir:

“Mamafih Yıldırım zamanında dört defa kuşatılmış olan İstanbul’un fethinin bu

hadiseler yüzünden yarım asır sonraya kalması, umumi Türk tarihi bakımından

belki de hayırlı olmuştur. Çünkü, Türklerin Avrupa’daki fütuhat hareketleri Batı

Avrupa’da Yüzyıl Muhabereleri devam edip Fransa ve İngiltere’nin Orta Avrupa

Hıristiyanlarına yardım edemeyeceği bir devirde cereyan etse ve neticede tekmil

Avusturya ve İtalya Türklerin eline geçmiş olsa idi, Osmanlıların akıbeti eski Batı

Hunlarınkinden farksız olurdu. Daha göçebelikten ayrılmamış olan fatih Türk

kavmi de büyük sahalarda dağılmış olurdu. Temür’ün müdahalesiyle bu işin geç

kalması, Yüzyıl Muhabereleri sona erip, Orta Avrupalıların Türklere karşı

koyabilecek vaziyete geldikleri zamana rastladı. Eğer Osmanlılar sonraki

devirlerde de Balkanları hiç geçmemiş olsalardı, Türk tarihi bakımından hiçbir şey

kaybetmemiş, Karadeniz’in kuzey ve doğusunda daha kuvvetli olarak yerleşmiş

olurlardı.” (Togan, 1981: 350)

Bu örnek Togan’ın Türk tarihine bir ulusal tarihçinin gözüyle baktığını gözler önüne

sermektedir. Tam bu noktada Togan’ın daha 1917’de Birinci Umumi Rusya Müslümanları

Kongresi’nde Türkleri yaşadıkları bölgelere ayırarak bunlar arasındaki dil, din, gelenek ve

kültür bakımından farkları ele aldığı konuşması hatırlanacak olursa burada Orta yahut

Merkezi Türkler olarak tanımladığı ve içine Başkurtları, Kazakları, Kırgızları, Özbekleri,

Kırım Tatarları vb’ni alan etnografik grubu, tarihçiliğinde ana eksen olarak aldığı ve bunların

milli tarihini yazmaya çalıştığı görülmektedir. Söz konusu konuşmasında Togan, Merkez

Türklerinin Cengiz Han’ı ve Timur’u bir milli kahraman olarak gördüklerine dikkat çekmiştir.

(RBMK, 1988: 204-207) Kendisinin de Beyazıd karşısında Timur’dan yana tavır alan

duygusal ve bilimdışı bir tutum sergileyişi, bir milli kahramana toz kondurmaktan imtina eden

ve her yaptığını tamamen olumlayarak onu tarih dışı bir düzlemde yeniden kurgulayan bir

ulusal tarihçinin reflekslerini anımsatmaktadır. Timur’un Türklerin birliğini sağlamak için

çalışan bir büyük tarihi kişilik olarak yüceltilmesi, Timur’un zaferinin aslında Osmanlılar

(ve genel itibariyle Türklük) açısından bile ne kadar hayırlı bir sonuç olduğuna dair yorumları

hep bu yaklaşımın ürünleridir.

Bununla beraber Togan’ın bütün dinsel, dilsel, kültürel farklılıklara rağmen Türk tarihini bir

bütün olarak gördüğünü de unutmamak gerekir. Bu anlamda Umumi Türk Tarihine Giriş, bir

siyasal birlik altında birleşmelerini arzuladığı Türklerin tarihiyle ilgili genel bir anlatı sunma

iddiasının altında Türklerin sözünü ettiği farklı etnografik bölgeleri/grupları arasındaki

kültürel ve siyasi etkileşimin de ele alındığını/vurgulandığı bir çalışmadır. Kitapta Altın

Orda’nın yıkılışının Osmanlıların Rumeli’ye geçişini sağlayan etmenlerden biri olarak

değerlendirilmesi, Altın Orda edebiyatının veya Uygurca’nın Osmanlılardaki etkisinin ele

alınması hep bu etkileşimi ortaya koyma çabasının ürünüdür. Fakat dikkat çekici bir husus

eserin büyük bölümünün Ön Asya Türklüğüne (ya da Togan’ın kavramsallaştırmasına bağlı

kalınarak söylenirse Batı Türklerine) ayrılmış olmasıdır. Türk Tarih Tezi’ne sistemli bir cevap

niteliği taşıyan bu eser, Batı Türkleriyle ilgili bu ulusal tarih girişimine yönelik Togan’ın

eleştirilerini içermenin yanında Batı Türklüğünün diğer Türklerle ilişkisine odaklanmaktadır.

Bununla birlikte bu iş, Merkezi Türklerin milli tarihinin hassasiyetlerini kişiliğinde barındıran

bir tarihçinin Osmanlı’ya (hatta Türkiye Cumhuriyeti’ne) dışarıdan bakan üslubu ile (hem de

bütünlük iddiasına rağmen) yerine getirilmektedir.





Bununla ilgili olarak Özbek kitaptaki şu ifadelere dikkat çekmektedir: “Temür’ün kendisi de devleti tam

kuvvetini bulduğu, fakat büyük fütuhatına daha girişmediği bir sırada, 1388 yılında, Keş’te topladığı büyük

kurultayı, ‘Türk devletinin ve Çağatay Ulusunun azamet ve celali’ni anmak için toplanan kurultay olarak

vasıflandırmıştır. (Togan, 1981: 347) Özbek’e göre Togan Timur’un Türk birliğini gerçekleştirmek arzusunda

olduğunu ima etmektedir. (Özbek,1997b: 26) Togan’ın Mısır Memlûklerine ve Beyazıd’a karşı Timur’un

düşmanca hisler beslemediği ama savaşmak zorunda kaldığına dair yorumu da bu kapsamda değerlendirilebilir.

Togan’a göre Timur’un amacı, “Çengiz oğulları memleketini eski hudutlarında ihya etmekti. Macaristan

hudutlarına kadar uzanan Osman oğulları memleketini, Doğuda fethini tasmim ettiği [tasarladığı] Çin hudutları

ve Ulug Yurt’la [Moğolistan] tek bir idare altında birleştirmeğe coğrafi şeraitin müsait olmadığını Temür de

biliyordu.” (Togan, 1981:349)



Sonuç

Togan’ın fikir dünyasının birbiriyle bağlantılı iki ekseni (yahut boyutu) olduğunu söylemek

mümkündür. Bunlardan birincisi ortak dil ve ortak tarihi temel alan kültürel Pantürkizmdir.

Togan, Anadolu Türklüğünü, Türklüğün diğer kollarıyla her daim etkileşim içinde bulunmuş,

(ortak bir kültürel mirası içeren) Türk tarihinin parçalarından yalnızca biri olarak görmüştür.

Bu nedenle Anadolu Türklüğünü diğer Türk kökenli topluluklardan kopuk bir şekilde

algılanmasına yol açacak her tür girişime soğuk yaklaşmıştır. Türkiye’de Latin alfabesine

geçilmesine ve dil alanındaki temizlik hareketlerine yönelik eleştirilerinin yanında Türk Tarih

Tezi’ne karşı muhalif tutumunun da altında bu yatmaktadır. Bu bağlamda Tarih Tezi’ne

yönelik kapsamlı bir cevap niteliği taşıyan Umumi Türk Tarihi’ne Giriş, Anadolu Türklüğü

ile diğer Türk kökenli topluluklar arasındaki etkileşimi vurgulandığı bir metindir. Osmanlı

Devleti’nin kuruluş döneminde Altınorda’nın yıkılışının da bir etmen olarak alınması,

Osmanlı İmparatorluğu’nun kültür hayatındaki Çağatayca ve Uygurca’nın etkilerinin

incelenmesi bu kapsamdaki çabalarının bir ürünüdür.

Zaten Togan’ın kendisi de Türk tarihini Türk kökenli farklı toplulukların, devletlerin karşılıklı

tesirlerine odaklanan bütüncül bir yaklaşımla ele almıştır. Söz konusu tercih, Togan’ın tarih

tezinde bulunmayan genişlikte bir çerçeve içinde Türk tarihini ele alabilmesine olanak

tanımıştır. Fakat Türk tarihini, Anadolu’yu aşacak ama onu da kapsayacak şekilde geniş bir

bağlamda ele almak demek, farklı Türk kökenli devletlerin ve kavimlerin tarihlerini ortak

kılacak unsurların da tespit edilmesini gerektirmiştir. Togan, böylesi bir Türk tarihini

mümkün kılacak unsurları kültür alanında keşfetmiştir. Türklerin genel özellikleri olarak

devletçilik an’anesinin ve fetihçi bir kavim oluşlarının sayılması yahut Türk fütuhatının

çoğunlukla dinsel şiarlarla gizlenmeden, bir anlamda kendi rasyonalitesi içinde gerçekleşmiş

olduğuna dair iddiası hep bu arayışın sonuçlarıdır. Türk tarihini diğer tarihlerden ayıran ve

Türklüğü anlamlı kılan kültürel özün tanımlanması, Türk devletlerine özgü ekonomik ve

sosyal yapıların araştırılmasıyla bütünleştirilmiştir. “Ülüş” sistemi ve geleneksel Türk hukuku

olarak “töre”, evrensel bir bakış açısıyla modern bilimsel yaklaşımlardan yararlanılarak

incelenirken, devletçilik an’anesi, fatihlik ve Türk fütühatının rasyonelliği ile bağı

vurgulanarak Türklüğün bir parçası kılınmıştır.

Bu anlamda Togan’ın tarihçiliği kültürel Pantürkizminin ürünüdür. Bu nedenle Togan,

örneğin Anadolu Türklüğünü ele alırken, Osmanlı ve Selçuklu devletlerindeki Bizans

kurumlarının etkisini yahut Türk kökenli boylarla Hıristiyan nüfus arasındaki etkileşimleri,

kaynaşmaları, karışmaları tamamen görmezden gelmektedir. Togan, Anadolu Türklüğünü

Türk tarihinin ve umumi Türklüğün bir cüzü olarak algılamıştır. Bunu kanıtlamak için yeri

geldiğinde eski belgelerdeki abartılı ve uydurma bilgileri olduğu gibi alıp kullanmaktan

çekinmemiştir. Böylece onu Türk tarihini bilimsel olarak araştırmaya yönelten sebepler, aynı

zamanda kimi durumlarda tamamen bilimsellikten uzaklaşmasına neden olmuştur.

Togan düşüncelerinin diğer eksen ise “Uluğ Türkistan Federasyonu” projesinde somutlaşan

“Türkistan’ın birliği ideali”dir. Togan, Başkurt nüfusun büyük bölümünün İdil-Ural merkezli

bir oluşuma bağlı olmak yerine Uluğ Türkistan içinde yer almasını temel hedef olarak

belirlemiş ve bu devlette her topluluğun eşit olacağını belirtmiştir. Gerçi İdil-Ural’da

kurulabilecek bir cumhuriyetin ve Türkistan’ın doğusundaki bölgelerin de ilerde “Uluğ

Türkistan”la birleştirebileceğini de düşünmüştür. Ancak “Büyük Türkistan” adını alacak bu

yapı, Togan açısından gevşek bir konfederasyon niteliği taşımaktadır. 207

Türk topluluklar arasında kültürel etkileşimin artırılması ve daha önemlisi ortak bir edebi dilin

yaratılmasına dayanan Togan’daki kültürel Pantürkist yaklaşım, Uluğ Türkistan Federasyonu

içinde gelecekte uygulanması zorunlu görülen bir programı da ifade etmiştir. Buna göre Türk

toplulukları arasında yaşanacak kültürel bir yarışın sonunda ortak bir edebi dil vücuda

getirilecektir. Böylece topluluklar arasındaki mevcut farklılıklar da azalacak, zamanla

bunların kaynaşmaları sağlanacaktır. Dolayısıyla Togan, ortak bir dilin yaratılmasına siyasi

birliği de mümkün kılacağı ve onu kuvvetlendireceği için büyük önem atfetmiştir.

Gerek Rusya’daki iç savaş sırasında gerekse Rusya’yı terk ettikten sonra Togan, kültürel

nitelikteki Pantürkist hedeflerinin ve Uluğ Türkistan idealinin hayata geçmesine yarayacağına

inandığı çeşitli oluşumların içinde yer almış veya bunları desteklemiştir. Bir yıl kadar süren

Bolşeviklerle kurduğu ittifak da bunlardan biridir. Bolşeviklerle yollar ayrıldıktan sonra,

Türkistan’da başka bazı örgütlerle beraber Türkistan Milli Birliği’nin kuruluşuna katılması,

Enver Paşa ile ortak hareket etmesi ve anlaşıldığı üzere biraz da zorunluluktan Basmacılara

destek verişi, Togan’ın Uluğ Türkistan uğrundaki diğer başarısız girişimleridir. Ayrıca

Rusya’dan ayrılmasının ardından başta Mustafa Çokayoğlu olmak üzere diğer milliyetçi

liderlerle kurduğu ama kısa sürede dağılan ittifak ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerle

temasları da bu ikinci eksenle ilgilidir.

Tezimin giriş bölümünde tümüyle Togan’ı ele almaya çalışan neden çok fazla eser

bulunmadığına değinmiştim. Bununla ilgili olarak öncelikle Togan’ın yeterince incelenmemiş

olmasında Türkiye’de rejim tarafından dışlanmasının etkili olduğu (en azından ilk bakışta)

akla gelmektedir. Görünen odur ki, Togan’ın başından itibaren devletle ilişkisi sorunlu

olmuştur. Bunun başlıca sebebi, Rusya’yı terk ettiği andan ölümüne dek Togan’ın Volga ve

Türkistan’daki Müslüman-Türk topluluklara dair siyasi tahayyüllerinden vazgeçmemiş

olmasıdır.

Düşünce dünyasını belirleyen her iki eksen de Togan’ın Türkiye’de rejimle sorunlar

yaşamasına neden olmuştur. Bunun en bariz örneği, Türk Tarih Tezi’ne büyük oranda siyasi

nedenlerle karşı çıkışında görülebilir. Bununla beraber Togan’ın bir anlamda dışlanışını,

yalnızca Türkistan’a yönelik siyasi ve kültürel ilgisine bağlamamak gerekir. Çünkü Togan

Kemalist rejimle sorunlar yaşarken, kendisiyle aynı düşünsel iklimde yetişmiş, aynı kökenden

gelen (Başkurt), aynı dava için mücadele etmiş (Türkistan’ın birliği), yakın dostu Abdülkadir

İnan iktidara yakın kalabilmiş, hatta (ulusal) kültürün devlet gözetimindeki ideolojik inşasına

katılmış, dil çalışmalarında önemli bir rol oynamıştır. Dolayısıyla bu mesele, siyasi ilgi ve

tahayyülün farklılığından ibaret değildir. Daha çok Togan’ın özellikle Türkistan’ın

bağımsızlığı amacıyla yabancı devletlerle kurduğu ilişkilerden kaynaklanmaktadır.

Togan’ın, 1920’li yıllarda büyük olasılıkla Çokayoğlu kanalıyla Promethecilerle bağlantı

kurduğundan söz etmiştim. Çokayoğlu’nun da önemli simalarından biri olduğu SSCB karşıtı

bu hareket, Polonya’nın siyasi ve ekonomik himayesi altındaydı. Türkiye’de dönemin iktidarı

hem başka bir devletin kontrolü altında bulunması hem de halihazırda biricik müttefik olan

SSCB’ye karşıt olması nedeniyle Promethe hareketinin ülke içindeki faaliyetlerinden

fazlasıyla rahatsızlık duymuş olmalıdır. Togan’ın, Çokayoğlu ile birlikte çıkardığı Yeni

Türkistan’ın Polonya hükümetinden yardım aldığı düşünülürse, yeni tarih tezine ilişkin

çalışmalardan çok daha önce iktidarın şimşeklerini üzerine çekmeye başladığı tahmin

edilebilir.

Togan, İkinci Dünya Savaşı sırasında SSCB karşıtı bir başka devletle (Nazi Almanyası)

işbirliği yapmıştır. Üstelik ilkinden farklı olarak bu sefer doğrudan ve açık bir ilişki söz

konusudur. Panturanist çevrelerle Alman yetkililer arasındaki görüşmelerin, hükümetin bilgisi

dahilinde gerçekleştiğinden söz etmiştim. Bununla beraber zaten mimlenmiş Togan’ın tekrar

aktif politik teşebbüslere girişmesinin hiç hoş karşılanmadığı da bir gerçektir. IrkçılıkTurancılık Davası’nın bir numaralı sanığı olması, bunu kanıtlamaktadır.

Dolayısıyla Togan’ın Türkiye’de rejimin politik ihtiyaçlarına uyum göstermemesinin yanında

(çok daha önemli bir etken olarak) başka devletlerin ön ayak olduğu faaliyetlere girişmesi,

devletin kendisine dair hoşnutsuzluğuna neden olmuştur. Ancak bu durum, cevaplanması

gereken asıl soru olan Togan gibi ilginç bir figürün neden yeteri kadar incelemeye konu

olmadığına ilişkin anlamlı bir neden sunmamaktadır.

Bu noktada Togan’la Kazanlı Tatarlar arasında varolan husumet, biraz daha anlamlı bir cevap

gibi duruyor. Türkiye’ye de taşınan bu eski husumetin, özellikle Tarih Kongresi’nde Togan’a

yönelik sert suçlamaların nedenlerinden biri olduğunu tezimin üçüncü bölümünde

belirtmiştim. Bu anlamda başta Sadri Maksudi olmak üzere birçok Kazanlı aydının iktidara

olan yakınlığı, Togan’ın rejimle arasındaki soğukluğu derinleştirmiştir. Buradan hareketle

Kazanlıların uzun yıllar boyunca özellikle devletin kültür politikalarındaki belirleyici

konumlarının, Togan’a dair çalışmaların sınırlı sayıda kalmasında da etkili olduğunu

rahatlıkla söylemek mümkündür. Gerek Özbek (1997b) gerekse Baykara (1989) buna yakın

bir yorum getirmektedirler. Hatta Özbek bir adım daha giderek, “Türkiye’de Rusya

Türklerinin milli mücadelelerinin tarihine yönelik çalışmalarda Kazan Tatarları[nın] büyük bir

etkiye sahip” olduğuna dikkat çekmekte “bu durum[un] Başkurt, Kazak ve Türkistanlı

milliyetçilerin Kazan Tatarlarından farklılaşan siyasi programlarının bölücülük olarak 210

küçümsenmesi ve gözardı edilmesine yol aç”tığını düşünmektedir. Ama hemen ardından

eklemektedir: “Bunun en önemli istisnasının Togan olduğu söylenebilir. Togan’ın özellikle

hacimli hatıratı ve diğer bazı eserleri Rusya Türklerinin milli mücadelelerine yönelik

Türkiye’deki bu deformasyonun aşılmasında son derece önemli bir konuma sahiptir.” (Özbek,

1997b: 27) Eğer Özbek’in dediği gibi Togan, bir istisna teşkil ediyorsa, o zaman Togan’ın bir

anlamda gözardı edilişi açısından başka nedenler bulunmalıdır.

Togan’ın daha çok, Irkçılık-Turancılık Davası’nda yargılananlar arasında yer alması ve

Birinci Türk Tarih Kongresi’ndeki muhalif tavrı ile tanındığını ifade etmiştim. Gerek

Türkiye’deki Irkçı-Turancı akım gerekse Türk Tarih Tezi, çok sayıda esere konu olmuştur. Bu

çalışmaların önemli bir bölümünde, kendisinden söz edilmekle birlikte, Togan merkezi bir

konumda değildir. Turancı hareket hakkındaki incelemelerin büyük bölümü Nihal Atsız’ın

görüşlerine ve eylemlerine odaklanmıştır. Kimi çalışmalarda ise Atsız’ın yanı sıra Reha Oğuz

Türkkan incelemeye konu olmuştur.

Türk Tarih Tezi ile ilgili çalışmalar ise çoğunlukla tezin kimi yerde uçuk iddialara varan

içeriğinin irdelenmesine yoğunlaşmaktadır. Mesele tezin bilimdışı boyutunun ortaya

koyulması olunca, Togan’ın kongredeki muhalif tutumunun altında yatan nedenler gözden

kaçabilmektedir. Örneğin konuyla ilgili kapsamlı bir çalışma olan Ersanlı’nın (2006) eserinde

bu tür bir yorum söz konusudur. Ersanlı, Togan’la Köprülü’nün eleştirilerini, ulusçu tarih

yazımının bilimsel olarak kanıtlanması imkansız iddialara dayandırılmasından duydukları

rahatsızlığa bağlamaktadır. Ersanlı’ya göre Togan, “Fuad Köprülü gibi ancak belgelerle

kanıtlanabilecek zaman birimleri ile görüşlerin oluşturulmasından yanadır.” (Ersanlı,

2006:172) Söz konusu yorum, başka eserlerde de dile getirilmiştir. (Baykara, 1989; Çağaptay,

2002; Ersanlı, 2002) Oysa tezimin üçüncü bölümünde ortaya koymaya çalıştığım gibi bizatihi

bir tarihçi olarak Togan, (en az tarih tezinde olduğu kadar) zorlama iddialar ortaya atabilmiş,

yeri geldiğinde görüşlerini kanıtlamak için abartılı yorumlara dayanan eski kaynaklarda yer

alan ve bilimsel olarak kanıtlanması mümkün olmayan bilgilere bel bağlayabilmiştir

(Kongredeki Cengiz Han’ın yüzlerce çocuğu olduğuna dair iddiasını hatırlayalım).

İşin ilginç yanı, Togan’ın tarih tezinden duyduğu rahatsızlığın, Pantürkist ideallerinden

kaynaklandığını dile getiren Özbek bile sonunda bu etmeni Togan’ın “tarihçi hassasiyeti”

karşısında ikinci plana itmektedir. Özbek’e göre Togan’ın “kongrede çok dolaylı yollarla

ifade etmeye çalıştığı, kuraklığın olup olmadığından çok, Tarih Tezinin bilimsel temelden

yoksunluğudur. Togan 1946 yılında Tarih Tezini kastederek ‘Türk tarihinin uydurmalar

yoluna girmeye muhtaç olmadığını’ ve ‘onu aydınlatmak yolundaki mesai hakiki ilme ne

kadar sadık kalırsa, o nisbette takdire mahzar olacağını’ belirtmiştir.” (Özbek, 1997b: 22)

Bu konudaki bir başka yorum da Etienne Copeux’a aittir. Copeaux, Togan’ın dahil olduğu

tartışmayı oryantalizm çerçevesinde ele almaktadır. Copeaux, Tarih Tezi’yle ilgili

çalışmaların yapıldığı dönemde Türkoloji çalışmaları üzerinde 1930 yılında ölen Barthold’un

büyük ağırlığı bulunduğuna dikkat çekmektedir. Rus oryantalistlerinden olan Barthold,

1926’da SSCB’nin teşvikiyle düzenlenen Bakü Türkoloji Kongresi’ne katılmış, burada

Köprülü tarafından Orta Asya tarihi üzerine konferanslar vermesi için İstanbul’a davet

edilmiştir. Bu konferanslar daha sonra Türkiyat Enstitüsü tarafından Orta Asya Türk Tarihi

Hakkında Dersler adıyla yayınlanmıştır. Almanca ve Fransızca’ya da çevrilmiş bu eserdeki

yaklaşım, tarih tezinde dile getirilen görüşlerden oldukça uzaktır. Copeaux, buna örnek olarak

kitapta “Sümerlerin ya da Hititlerin Türklerle akrabalığı olabileceğini düşündürecek hiçbir

şeye rastlanma”dığından söz etmektedir. Barthold’un konferansları, “1925-1926 SSCB’sinin

bazı ideolojik izlerini taşısalar da (Göktürkler toplumuna sınıf mücadelesi merceğinden 212

bakılmaktadır), bu sentezde Türklerin geçmişi hakkında belirsiz kalmış noktaları sergileyerek

araştırma ufukları açan, temkinli, bilimsel bir görüş ortaya konmaktadır.” Ancak Kemalist

tarihçiler, Barthold’un görüşlerini benimsememişlerdir. Buradan hareketle Copeaux, Togan’ın

kongrede Barthold’a dayanarak eleştiriler yöneltmesini ve bunlara verdiği yanıtta Reşit

Galip’in, Barthold’la ilgili ağır ifadeler kullanmasını, Rus oryantalistlerinin bilimsel tezlerinin

reddedilmesi olarak yorumlamaktadır. Ona göre “bu garip kongrede Barthold hedef tahtasına

konmuş ve bilimsel düşüncenin yerini milliyetçi tutku almıştır.” (Copeaux, 2006: 69-71)

Sonuç olarak yukarıda örnek olarak sunulan bütün bu yazarlar, bir anlamda Türk Tarih

Tezi’nin ideolojik içeriğini vurgulamaya çalışmaktadırlar. Togan ise kongrede yönelttiği

eleştirilerle onlar için tezin bilimdışı yönünün tespitini sağlayan bir örnek işlevi görmektedir.

Togan’a yüklenen bu sınırlı işlev, bizatihi Togan’a yönelik ilgiyi de sınırlamaktadır. Üstelik

Togan’ın kongrenin ideolojik havasına rağmen bir bilim olarak tarihi savunduğuna ilişkin

yorumun gerçeklikle pek bağdaşmadığı da ortadadır. Burada ilgi çekici nokta, yazdığı

makalelerle Togan’ın tarihçiliğine ve siyasal kimliğine dikkat çekmek isteyen Özbek’in bile

aynı yola sapmış olmasıdır.

Dolayısıyla Togan’ın, tarihçi kimliği ile politik faaliyetleri arasındaki bağlantıları göz önünde

tutarak kapsamlı bir şekilde ele alınması, önemli bir araştırma konusu olarak yapılmayı

beklemektedir. Benim tezim ise bir anlamda bu yöndeki çalışmalara duyulan ihtiyacı ortaya

koyma çabasını ifade etmektedir. 213



KAYNAKÇA

Akar, Atilla, (1989) Eski Tüfek Sosyalistler Bir Kuşağın Son Temsilcileri, İstanbul,

İletişim Yayınevi.

Akçura, Yusuf, (2007) Türkçülük: Türkçülüğün Tarihi Gelişimi, İstanbul, İlgi

Yayınevi.

___________(2008) Üç Tarz-ı Siyaset, Ankara, Lotus Yayınevi.

Akdevelioğlu, Atay/ Kürkçüoğlu, Ömer, (2002), “İran’la İlişkiler, 1960-1980”, Baskın

Oran (ed.), Türk Dış Politikası Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler,

Yorumlar, c.1, İstanbul, İletişim Yayınları, s. 801-806.

Alpay, Yalın, (2004), “Fuat Köprülü”, Ahmet Çiğdem (ed.), Modern Türkiye'de Siyasi

Düşünce: Muhafazakarlık, İstanbul, İletişim Yayınları, s. 136-149.

Atsız, Nihal, (1931a), “Milli Benlik”, Atsız Mecmua, S. 7, s. 1-3.

___________(1931b), “Milli İktisat”, Atsız Mecmua, S. 8, s. 1-3.

___________(1932a), “Milli Uyanıklık”, Atsız Mecmua, S. 13, s. 1-2.

___________(1932b), “Milli Mefkure”, Atsız Mecmua, S. 14, s. 1-3.

___________(1932c), “Türk Vatanını Peşkeş Çekenlere”, Atsız Mecmua, S. 15, s. 8-9.

Aydın, Mustafa, (2002), “İkinci Dünya Savaşı ve Türkiye, 1939-1945”, Baskın Oran (ed.),

Türk Dış Politikası Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar,

c.1, İstanbul, İletişim Yayınları, s. 399-476.

Bakırezer, Güven, (2002), “Nihal Atsız”, Tanıl Bora (ed.) Modern Türkiye’de Siyasi

Düşünce: Milliyetçilik, İstanbul, İletişim Yayınları, s. 352-357.

Baykara, Tuncer, (1989), Zeki Velidi Togan, Ankara, Kültür ve Turizm Bakanlığı

Yayınları.

Berkes, Niyazi, (2006), Türkiye’de Çağdaşlaşma, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları. 214

Birinci Türk Tarih Kongresi : Konferanslar, Müzakere Zabıtları, (1932) Ankara, T.C.

Maarif Vekaleti.

Bora, Tanıl/ Laçiner, Ömer, (1992) “Türki Cumhuriyetler ve Türkiye: İkinci Vizyon”

Bora, Tanıl (2006), Milliyetçiliğin Kara Baharı, İstanbul, Birikim Yayınları, s. 173-

200.

Bora, Tanıl, (2007), Türk Sağının Üç Hâli: Milliyetçilik - Muhafazakârlık – İslâmcılık,

İstanbul, Birikim Yayınları.

Copeaux, Etienne, (2006), Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine, çev. Ali

Berktay, İstanbul, İletişim Yayınları.

Çağaptay, Soner, (2002), “Otuzlarda Türk Milliyetçiliğinde Irk, Dil ve Etnisite”, Tanıl

Bora (ed.), Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik, İstanbul, İletişim

Yayınları, s. 245-262.

Demirel, Merâl, (2007), “Cami Baykurt,” Murat Gültekingil (ed.), Modern Türkiye’de

Siyasi Düşünce: Sol, İstanbul, İletişim Yayınları,s. 184-193.

Deringil, Selim, (2007), Simgeden Millete: II. Abdülhamid’den Mustafa Kemal’e

Devlet ve Millet, İstanbul: İletişim Yayınları.

Devlet, Nadir, (1985), Rusya Türklerinin Milli Mücadele Tarihi (1905-1917), Ankara,

Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları.

_____________(1998), 1917 Ekim İhtilali ve Türk-Tatar Millet Meclisi (İç Rusya ve

Sibirya Müslüman Türk-Tatarlarının Millet Meclisi (1917-1919), İstanbul,

Ötüken Neşriyat.

____________(2001), “Sovyetler Birliğinde Türkler”, (Nadir Devlet’le Söyleşi), Haz.

Necat Aşkın, Birikim, No: 31, Kasım, s.43-45.

Ersanlı, Büşra, (2002), “Bir Aidiyet Fermanı: Türk Tarih Tezi”, Tanıl Bora (ed.), Modern

Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik, İstanbul, İletişim Yayınları, s. 800-810. 215

____________(2006), İktidar ve Tarih: Türkiye’de Resmi Tarih Tezinin Oluşumu

(1929-1937), İstanbul, İletişim Yayınları.

Georgeon, François, (2002), “Türk Milliyetçiliği Üzerine Düşünceler: Suyu Arayan

Adam’ı Yeniden Okurken”, Tanıl Bora (ed.), Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce:

Milliyetçilik, İstanbul, İletişim Yayınları, s. 23-36.

____________(2006), Osmanlı-Türk Modernleşmesi (1900-1930), çev. Ali Berktay,

İstanbul, Yapı Kredi Yayınları.

Glasneck, Johannes, (1976), Türkiye’de Faşist Alman Propagandası, çev. Arif Gelen,

Ankara, Onur Yayınları.

Göçek, Fatma Müge, (2002), “Osmanlı Devleti’nde Türk Milliyetçiliğinin Oluşumu:

Sosyolojik Bir Yaklaşım”, Tanıl Bora (ed.), Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce:

Milliyetçilik, İstanbul, İletişim Yayınları, s. 63-76.

Gökalp, Ziya, (1987), Türkçülüğün Esasları, İstanbul, İnkılap Kitabevi.

____________(2008), Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak, İstanbul, Bordo Siyah

Klasik Yayınları.

Gümüşoğlu, Firdevs, (2002), “Türk Yurdu”, Tanıl Bora (ed.), Modern Türkiye’de Siyasi

Düşünce: Milliyetçilik, İstanbul, İletişim Yayınları, s. 269-274.

Hassan, Ümit, (2001), Osmanlı: Örgüt-İnanç-Davranış’tan Hukuk-İdeoloji’ye,

İstanbul, İletişim.

Irkçılık-Turancılık, (1944), Ankara, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları.

Keskin, Nuray Ertürk, (2004), Devlet Olgusuna Yaklaşım Sorunu:Hukuk Kurumları ve

Köprülü Üzerine, Ankara, Siyasal Bilgiler Fakültesi Tartışma Metinleri,

<http://www.politics.ankara.edu.tr/dosyalar/tm/SBF_WP_67.pdf>

Koçak, Cemil, (1986), Türkiye’de Milli Şef Dönemi(1938-1945), Ankara, Yurt Yayınevi. 216

Köprülü, Mehmed Fuad, (2006), Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Ankara, Akçağ

Yayınları.

Lewin, Moshe, (2008), Sovyet Yüzyılı, çev. Renan Akman, İstanbul, İletişim Yayınları.

Nesimi, Abidin, (1977) Yılların İçinden, İstanbul, Gözlem Yayınları.

Oran, Baskın (2002a), “Dönemin Bilançosu (1939-1945)”, Baskın Oran (ed.), Türk Dış

Politikası Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, c.1,

İstanbul, İletişim Yayınları, s. 387-398.

___________(2002b), “Dönemin Bilançosu (1945-1960)”, Baskın Oran (ed.), Türk Dış

Politikası Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, c.1,

İstanbul, İletişim Yayınları, s. 479-498.

Önen, Nizam (2002a), “Reha Oğuz Türkkan”, Tanıl Bora (ed.), Modern Türkiye’de

Siyasi Düşünce: Milliyetçilik, İstanbul, İletişim Yayınları, s. 362-369.

____________(2002b), “Turan’a İki Farklı yol: Macar ve Türk Turancıları”, Tanıl Bora

(ed.), Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik, İstanbul, İletişim

Yayınları, s. 406-408.

Özbaran, Salih, (2005), Tarih, Tarihçi ve Toplum (Tarihin Çağrışımı, Doğası,

Tarihçilik ve Tarih Öğretimi Üzerine Düşünceler), İstanbul, Tarih Vakfı Yurt

Yayınları.

Özbek, Nadir (1997a), “Zeki Velidi Togan ve Milliyetler Sorunu: Küçük Başkurdistan’dan

Büyük Türkistan’a”, Toplumsal Tarih, 8(44), Ağustos, s. 15-23.

____________(1997b), “Zeki Velidi Togan ve ‘Türk Tarih Tezi’”, Toplumsal Tarih,

8(45), Eylül, s. 20-27.

Özdoğan, Günay Göksu, (1993), “Türk Ulusçuluğu ve Türki Cumhuriyetler: Kuramsal ve

Tarihsel Bir Yaklaşım”, Toplum ve Bilim, No:62, Yaz-Güz, s. 57-77. 217

____________(2001), “II. Dünya Savaşı Yıllarındaki Türk-Alman İlişkilerinde İç ve Dış

Politika Aracı Olarak Pan-Türkizm”, Faruk Sönmezoğlu (ed.), Türk Dış

Politikasının Analizi, İstanbul, Der Yayınları, s.477-491.

____________(2002), “Dünyada ve Türkiye’de Turancılık”, Tanıl Bora (ed.), Modern

Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik, İstanbul, İletişim Yayınları, s. 388-405.

_____________(2006), “Turan”dan “Bozkurt”a: Tek Parti Döneminde Türkçülük

(1931-1946), İstanbul, İletişim Yayınları.

Özlem, Doğan (2001), Tarih Felsefesi, İstanbul, İnkılap Kitabevi.

Rusya’da Birinci Müslüman Kongresi, (1988), Haz. İhsan Ilgar, İstanbul, Kültür ve

Turizm Bakanlığı Yayınları.

Sander, Oral, (2002), Siyasi Tarih, 1918-1994, Ankara, İmge Kitabevi.

Soysal, Gün, (2002a), “Rusya Kökenli Aydınların Cumhuriyet Dönemi Türk

Milliyetçiliğinin İnşasına Katkısı”, Tanıl Bora (ed.) , Modern Türkiye’de Siyasi

Düşünce: Milliyetçilik, İstanbul, İletişim Yayınları, s. 483-504.

______________(2002b), “Zeki Velidi Togan”, Tanıl Bora (ed.) Modern Türkiye’de

Siyasi Düşünce: Milliyetçilik, İstanbul, İletişim Yayınları, s. 488-495.

Taşkın, Yüksel, (2002), “Sadri Maksudi Arsal”, Tanıl Bora (ed.), Modern Türkiye’de

Siyasi Düşünce: Milliyetçilik, İstanbul, İletişim Yayınları, s. 496-499.

Tekeli, İlhan, (1998), Tarihyazımı Üzerine Düşünmek, Ankara, Dost Kitabevi.

Timur, Taner, (2003) Türkiye’de Çok Partili Hayata Geçiş, Ankara, İmge Kitabevi.

Togan, Zeki Velidi, (1934), On Yedi Kumaltı Şehri ve Sadri Maksudi Bey, İstanbul,

Bürhaneddin Matbaası.

______________(1948), “Planlı Dil Çalışması”, Tasvir-i Efkar, 24 Kasım, (1970),

Türklüğün Mukadderatı Üzerine, İstanbul, Kayı Yayınları, s. 112- 119. 218

______________(1951a), “Komünizm, Planları ve İstikbali”, Orkun, N. 14, (1970),

Türklüğün Mukadderatı Üzerine , İstanbul, Kayı Yayınları, s.3-11.

______________(1951b), “Türk Milliyetçiliği Fikrinin Aktüalitesi” (29 Kasım 1951’de

Ankara’da verilen bir konferans), (1970), Türklüğün Mukadderatı Üzerine,

İstanbul, Kayı Yayınları, s. 77-87.

______________(1952a) “Türkistanlıların Birleşme Davaları”, Serdengeçti, No. 15-16,

(1970), Türklüğün Mukadderatı Üzerine, İstanbul, Kayı Yayınları, s. 141-153.

______________(1952b), “Bolşeviklerin Taktiği”, Komünizme Karşı Mücadele, Yıl:2

Sayı :36, (1970), Türklüğün Mukadderatı Üzerine, İstanbul, Kayı Yayınları,

s.12-19.

______________(1955), “Sovyetlerin Türkistan’da Tatbik Ettikleri Siyasetin Son

Safhaları” (Temmuz 1954’de Tutzing Kongresindeki Konferansı), Dergi, Yıl:1 No:1

(1970), Türklüğün Mukadderatı Üzerine, İstanbul, Kayı Yayınları, s. 20-48.

______________(1956), “Doğu Türkleri İçin Kültür Birliği Fikrinin Ehemmiyeti”,

Mücahit,Yıl:2 N.6, Ocak (1970), Türklüğün Mukadderatı Üzerine, İstanbul, Kayı

Yayınları, s.154-170.

______________(1960), “Asyanın Mukadderatı”, Türk Yurdu, C.II, S.5, Ağustos (1970),

Türklüğün Mukadderatı Üzerine, İstanbul, Kayı Yayınları, s. 195-213.

______________(1963), “Türk Kavimleri Tarihine Dair Milletlerarası Bir Teşebbüse

Gösterilmekte Olan Yanlış İstikamet”, Türk Yurdu, C.III, S.6 (1970), Türklüğün

Mukadderatı Üzerine, İstanbul, Kayı Yayınları,s. 171-192.

______________(1965a), “ ‘Sosyalizm’ Perdesi Altında Çalışan Solculara Dair”, Yeni

İstanbul, 08 Kasım (1970), Türklüğün Mukadderatı Üzerine, İstanbul, Kayı

Yayınları, s. 49-50. 219

______________(1965b) “RCD Milletlerinin Kültür Alanında Müşterek Gayeleri”, Türk

Yurdu, cilt IV Sayı.5,Mayıs (1970), Türklüğün Mukadderatı Üzerine, İstanbul,

Kayı Yayınları, s. 214-223.

______________(1965c) “Gaspralı (Gasprinski), İsma'il”, The Encyclopaedia of Islam,

çev. Yavuz Akpınar, Leiden, E. J Brill, p. 979-981

<http://www.ismailgaspirali.org/ismailgaspirali/yazilar/zvtogan.htm>

______________(1966a), “Vietnam Dolayısıyla Yayınlanan Beyannameye Dair” Yeni

İstanbul, 2 Ocak (1970), Türklüğün Mukadderatı Üzerine, İstanbul, Kayı

Yayınları, s.224-228.

______________(1966b), “Güneydoğu Asyanın Kalkınması Yolunda Amerika

Yardımları”, Sabah, 2 Haziran (1970), Türklüğün Mukadderatı Üzerine, İstanbul,

Kayı Yayınları, s.229-234.

_____________(1966c), “Kim, Kime Satılmış ve Kimmiş Yobaz!..”, Tercüman, 29 Mart

(1970), Türklüğün Mukadderatı Üzerine, İstanbul, Kayı Yayınları, s. 135-140.

_____________(1966d), “Türk Dilinin Korunması”, Dünya, 10,12,13 Temmuz (1970),

Türklüğün Mukadderatı Üzerine, İstanbul, Kayı Yayınları, s.120-130.

_____________(1966e), “ ‘Fundementa’ Kitabının İkinci Cildi Hakkında”, Türk Kültürü,

47, s. 138-143.

_____________(1967) “Türk Milletinin Mukadderatı İle İlgili Bazı Meseleler”, Son

Havadis, 6,14,15 Şubat; 3, 8 Mart, (1970), Türklüğün Mukadderatı Üzerine,

İstanbul, Kayı Yayınları, s.88-111.

_____________(1968), “Sovyet İdaresindeki Türklerde Edebi Dil Meselesi”, Türkeli,

No:3 (1970), Türklüğün Mukadderatı Üzerine, İstanbul, Kayı Yayınları, s.131-

134.

_____________(1969), Tarihte Usul, İstanbul, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yayınevi. 220

_____________(1981), Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul, Enderun Kitabevi.

_____________(1999), Hatıralar: Türkistan ve Diğer Müslüman Doğu Türklerinin

Milli Varlık ve Kültür Mücadeleleri, Ankara, TDV Yayınları.

Turan, M. Aydın (1997), “Promethe Hareketi’nde Kuzey Kafkasya Mültecileri: Kafkasya

Dağlıları Halk Partisi (1926-1940)”, Tarih ve Toplum, No: 161, s. 49-57; No: 162,

s. 39-47.

Türk Ocağı Türk Tarihi Heyeti (1996), Türk Tarihinin Ana Hatları İstanbul, Kaynak

Yayınları.

Üstel, Füsun, (2002), “Türk Ocakları”, Tanıl Bora (ed.), Modern Türkiye’de Siyasi

Düşünce: Milliyetçilik, İstanbul, İletişim Yayınları, s. 263- 268.

Zürcher, Eric Jan (2002), Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İstanbul, İletişim Yayınları. 221



Özet

Bu çalışmanın konusunu Ahmet Zeki Velidi Togan oluşturmaktadır. Çoğunlukla IrkçılıkTurancılık Davası’nın sanıklarından biri olarak tanınan Togan’ın gerek tarihçiliği gerekse

de politik faaliyetleri nedeniyle tartışmalı bir karakter olduğunu belirtmek gerekir. Togan,

Rusya’daki iç savaş sırasında Başkurt milliyetçilerinin önderliğini yapmış, Türkistan’ın

bağımsızlığı için daha sonraki dönemlerde de girişimlerde bulunmuştur. Bunlardan biri

1920’li yıllarda Polonya’nın önderliğinde kurulan ve Bolşevik karşıtı bir nitelik taşıyan

Promethe Hareketi ile kurduğu yakınlıktır. Diğeri ve daha önemlisi ise İkinci Dünya Savaşı

sırasında Nazilerle yaptığı işbirliğidir. Her ikisi de başarısızlıkla sonuçlanan bu girişimler,

Togan’ın Türkiye’de siyasi iktidarla olan ilişkilerini de başından itibaren sorunlu kılmıştır.

Başta Başkurtlar olmak üzere Rusya’daki Türk kökenli toplulukların bağımsızlığı hedefi,

Togan’ın siyasi tahayyüllerinin merkezinde yer almasının yanı sıra tarihçiliğini de

belirlemiştir. Togan bir yandan Uluğ Türkistan olarak adlandırdığı siyasi projesini hayata

geçirmeye çalışırken diğer yandan tarih ve kültür alanlarında Pantürkist bir söylemin

savunucusu olmuştur. Ancak siyasi faaliyetlerinin yanında kültürel Pantürkizmi de

Togan’ın Türkiye’de rejimle sorunlar yaşamasına neden olmuştur.

Türk milliyetçiliğinin kapsayıcı, ortalama bir tanımını yapmak ve genel özelliklerini

saymak mümkündür. Ancak daha derin bir tahlil hedefleniyorsa farklı renklerini göz ardı

ederek dışarıdan onu homojen bir bütünmüş gibi incelemek yararlı bir yol olmayacaktır.

Yapılması gereken her şeyden önce Türk milliyetçiliğini besleyen kimi oldukça sığ kimi

ise çok daha zengin kaynakları tek tek belirleyip, bunların ne oranda etkili olduklarını222

bulmaktır. Ancak bundan sonra kapsamlı bir analiz yapılabilir. Bu anlamda Togan

kesinlikle ele alınması gereken düşünürlerden biridir. Dolayısıyla Togan’ın siyasi

düşüncelerinin ortaya konulması aslında Türk milliyetçiliğinin de çözümlenmesine

yardımcı olacaktır. Ayrıca bir tarihçi olarak Togan, Türkiye’de ulus inşası sürecine tanıklık

etmiştir. Bu anlamda Togan’ın tarihçi kimliğinin incelenmesi de Türkiye’deki ulusal tarih

yazımına ilişkin önemli veriler sunmaktadır.
Ziyaretçi Sayısı : 5198946 Günlük : 3463 ulkucudunya@ulkucudunya.com