Giriş Sayfası Yap | Sık Kullanılanlara Ekle Bize Yazın | İlkelerimiz 

ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ

Ülkücülük; Müslüman ve Dokuz Işıkçı Milliyetçiliktir...

 « Ana Sayfa »   « Tüm Yazılar »   « Yazarlar »   « Kitaplar »   « Foto Galeri »   « Video Galeri »   « Bağlantılar » 

"...Şehitlere ölüler demeyin. Bilakis Onlar diridirler..." Bakara-154

23 Temmuz 2014
Çarşamba

 KİTAPLAR
KUR'AN-KERİM MEALİ
ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ
PEYGAMBERİMİZİN HAYATI
İrfan YÜCEL
9 IŞIK
Alparslan TÜRKEŞ
9 IŞIK VE TÜRKİYE
Alparslan TÜRKEŞ
TÜRK İSLAM ÜLKÜSÜ
Seyid Ahmed ARVASÎ
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ FİKİR SİSTEMİ (TÜM KİTAP)
Ayhan TUĞCUGİL
ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ
M. Metin KAPLAN
ÜLKÜ YOLU
Namık Kemal ZEYBEK

ÖNCEKİ HABER

CEMAL PAŞA (ö. 1872-1922)

M. Şükrü Hanioğlu, 21 Tem 2014

SONRAKİ HABER

PEYAMİ SAFA’YA GÖRE TÜRK DİLİ ( TÜRKÇENİN SORUNLARI / ÇÖZÜM ÖNERİLERİ)

Yusuf AKÇAY, 13 Haz 2011

13 Haz

2011

Peyami Safa’nın “Fatih-Harbiye” Adlı Romanında Simgesel Değerler

Veysel Şahin

Özet: Peyami Safa, kendi değerlerimizden kopmadan dünyanın işleyişine katılmak ve kendi değerlerimizi millî refleks haline dönüştürmek

arzusundadır. “Fatih-Harbiye” adlı roman da bu düşünceler üzerine

kurulmuş, simgesel bir çatışmalar evrenidir. Simgelerin diliyle, geleneksel ve evrensel değerlerin bir araya geldiği Fatih-Harbiye, Türk ruhunun ve geleneklerinin yansıtıldığı bir aynadır. Neriman’ın tinsel anlamda yaşadığı değişim ve dönüşümler, simge ve çağrışımların diliyle, zamanın ve mekânın akışkanlığı içinde ele alınır. Böylece yazar, var olanın ve görünenin ötesinde aradığını, ifadenin kavramsal değerlerinde

bulur ve görüneni sembollerin diliyle tekrardan anlamlandırarak geleneksel semboller haline getirir.

Giriş

Cumhuriyet dönemi fikir, edebiyat ve sanat dünyasının tanınmış simalarından olan Peyami Safa, gazeteci, yazar, (fıkra, makale, başyazı), hikâyeci,

romancı ve dergici kişiliğiyle birçok eser ortaya koymuştur.

Peyami Safa, Fatih-Harbiye adlı romanında, geleneğin salt aktarım olarak

dirilmesi için bütün değerleri o yönde tekrardan canlandırır. Ona göre bu

diriliş, büyük bir kopuşun dizginlenmesiyle mümkündür. Nan A Lee, “FatihHarbiye romanı, Türkiye’nin toplumsal değişmelerinden doğan bunalımlarını

konu almaktadır. Doğu ile batı arasında değerleri ve bütün bir yaşayış tarzıyla seçim yapmak zorunluluğundan doğan bunalımlar, dengesizlikler kadın

kahraman Neriman’ın aracılığı ile yansıtılmaktadır.” (A Lee 1997: 102) diyerek, romanın içerik düzlemini dile getirir.

Fatih-Harbiye, bir milletin mekâna yansıyan ruhunu ele alır ve mekânlar

arasındaki farklılıklar bu ruhun hayatı alımlama estetiğine göre şekillenir.

Mekânlar ve insanlar arasındaki uzaklıklar, bir taşınmanın bir kopuşun ardından ortaya çıkar. Bu yüzden Fatih-Harbiye adlı eser, insanın mekânda benimsediği değerlerden koparak, yeni değerler dünyasına taşınması, yola çıkmasıdır.



Her yola çıkış, bir ayrılışın, bir sınavın başlangıcıdır. Bu yüzden Neriman,

tramvaya her binişinde kendi geleneksel değerlerini demirden bir vagonun

içine hapseder. Metayla kuşatılan gelenekler, metanın hükmediciliği karşısında kendilik değerlerini yitirir. Semtler arasındaki eylemsel ve düşünsel taşınma, kayboluşu, bilinmezliği simgelerken toplumsal anlamda, bir milletin kendi kökünden kopuşunu ifade eder. Bu yönüyle eser, bireysel anlamda kökten

ayrılış, kökle kavga ve kökene dönüşü ortaya koyarken, toplumsal anlamda

ise değişen dünyanın köksüzlüğünden bahseder. Köksüzlük, Faiz Bey’in,

Şinasi’nin, Ferit’in ve Fatih’in ölümünü simgelerken, Macit, Beyoğlu ve Harbiye, insanın değişime ayak uydurmak için kurdukları dünyayı simgeler. Bu

açıdan roman, simgesel anlamda ülküdeğerler ile karşıtdeğerler arasındaki

dramatik aksiyonu devamlı yükseltir. Bu gerilim, udun tellerinin kopması,

geleneğin sesinin kısılması ve kültürel değerlerin sığlaşmasına sebep olur. Bu

yönüyle roman geleneğin direnen değerlerinin bir sembolüdür.

Fatih Harbiye’de başkişi Neriman’ın yaşamış olduğu değişim, dönüşüm ve

çatışmalar, romanın temel dokusunu oluşturur. Neriman’ın roman boyunca

yaşadığı çatışmalar, onu ilk olarak kendi kökeninden ve yuvasından uzaklaş-

tırır. Kendi kökeni ve değerler dünyasından uzaklaşan Neriman, artık babasıyla, eviyle, gelenekleri ve kökeniyle büyük bir çatışma içindedir. Bu çatışma

sırasında Neriman, hem kendini hem de kökensel ve geleneksel değerlerini

tahrip eden bir kimlik savaşı içindedir. Ancak insan ne kadar ötekilere/ötekileşen değerlere sürü halinde koşsa da içinde hep kanın sesini/geleneksel değerlerin sesini duyar. Bu yüzden tahrip edilen değerler, içteki

kendiliğin olması gerek diyen sesiyle Neriman’ı tekrardan kendine davet

eder. Bunun sonucunda Neriman, gerçeği ve huzuru kendi kökü, evi, yuvası,

geleneklerinde bularak kendi içtenlik değerlerine döner.

Roman bu yönüyle şu üç izlekten meydana gelir:

A. Evden /Gelenekten Kopuş

B. Ev/ Köken ve Gelenekle Savaş

C. Yuvaya/ Geleneğe Dönüş

Bu bağlamda eser, kişi, kavram ve simge düzeyinde kendi içeriksel düzlemini

kurar. Eserdeki simgesel değerlerin, kişi ve kavramların oluşmasında merkezde olduğu da unutulmamalıdır. Bu yönüyle eserde dramatik aksiyonu sağlayan değerler, aşağıdaki “KORA” (Korkmaz 2002: 273) şemasındaki gibidir. Şahin, Peyami Safa’nın “Fatih-Harbiye” Adlı Romanında Simgesel Değerler

149

Romandaki entrik kurgunun şekillenmesinde doğrudan etkisi olan Neriman,

ülkü ve karşıtdeğerlerden oluşan ikili şematik sınıflandırmamızda ülkü-

değerleri temsil eder. Neriman, bu iki değerler dünyasında kendi yerini arayarak bulmaya çalışan kişi olarak belirir. Nitekim kendini ve değerlerini sorguladıktan sonra insanlığın benimsediği değer dünyası olan ülküdeğerler

ikliminde yer edinir. Korkmaz’a göre; “Ülküdeğer: sanat eserlerinde kişi kavram ve simge düzeyinde görülen ve sanatçının benimsenmiş değerlerini,

doğrularını içeren ibarelerdir. Eserdeki entrik kurgu, ülkü değerler ve karşı

değerler çatışması sonucunda ortaya çıkar.” (Korkmaz 2000: 311).

Bu iki değerler dünyasında, kahraman ve diğer karakterler hem kavram hem

de simge düzeyinde, görülenin arkasına geçmeyi arzular. Nitekim eşyanın

ruhuna sinen tarih ve gelenek, nesneler dünyasının keşfedilmesi veya keşfedilmeye zorlanması ile kavramların üst bir dili olan simgenin diliyle verilir.

Neriman da kavramlar dünyasını simgelerin diliyle ortaya koyar. Böylece

hem tarihi geçmişi hem de geleneklerini simgeler dünyasında şekillendirmiş

olur. Romanda her simgeye dönüşen değer, kahramanın dünyayı anlaması-

na, anlamlandırmasına ve kendini tanımasına yardımcı olur. Çünkü geleneksel değerler, “Bizce, kültürün kendini koruma refleksi ve varlığını sürekli bir

yenileme bilinciyle “hal”de devam ettirme gücüdür.” (Ayvazoğlu 1996: 13)

ve bu güç geleneksel simgelerin içinde saklıdır. Onu keşfetmek demek, geleneğe, kökene ve geçmişe yeniden hâkim olmak demektir.

ÜLKÜDEĞER

(Tematik Güç)

KARŞITDEĞER

(Karşıt Güç)

KİŞİ

Neriman, Şinasi, Faiz Bey,

Gülten, Ferit, Büyükanne,

Anne, Gitarcı Rus Genci

Macit, Fahriye, Zengin Rum,

Genç Rus Kızı

KAVRAM

İçtenlik, Sevgi, Huzur, Mazi,

Sükûnet, Dürüstlük, Fedakârlık,

Ruh, Muhabbet, Gelenek,

Köken, Kendilik, Maneviyat

Ötekileşme, Yalancılık, Çıkarcılık,

Sergüzeştlik, Zevk, Eğlence,

Sığlık, Duygusuzluk, Samimiyetsizlik, Maddiyatçılık, Köksüzlük,

Ötekileşme

SİMGE

Şinasi, Faiz Bey, Fatih, Musiki,

Alaturka, Ev-Anne- Konak, Saz,

Ruh, Mesnevi, Alaturka Müzik,

Alaturka Eşyalar, Ut, Şark,

Ruh, Kedi, Ney

Macit, Harbiye, Beyoğlu, Balo,

Maksim Gazinosu, Piyano, Vü-

cut, Alafranga Müzik, Alafranga

Eşyalar, Araba, Köpek, Tramvay,

Keman bilig, Güz / 2010, Sayı 55

150

Romanda dramatik aksiyon, Neriman’ın kendi geleneksel değerleriyle çatışıp

kendi geleneksel değerlerinden uzaklaşması ve en sonunda geleneksel değerlerine dönmesi ve dönüşmesi sorunsalı üzerine kurulur.

A. Evden /Gelenekten Kopuş

Romanda geleneğin yaşamdan kovulması, ev-kökenden kopuş anlamına

gelir. Yazar, ev-kökenden kopuşu, kavram ve simgeler düzeyinde, nesnenin

ruhunun insanda kendini bulması yönünde ele alır. Nitekim “İnsan, simgeler

ormanında kaybolmuş bir çocuktur.” (Kundera 2005: 77). Bu açıdan ev-kök,

geleneksel değerlerin içinde korunduğu bir kaledir. Neriman da bu kalenin

kuşatılmışlığından, sıkılmıştır ve evden, kökten dışarı çıkmak ister. Onun arzusu,

geleneğin elinden kurtulup yeni bir dünya bulma arzusudur. Bu kopuş onu,

Şinasi’den, aşktan, babadan, evden-aileden, kökten, ut ve sazdan uzaklaştırır.

Şinasi’yle yedi yıldan beri arkadaş olan Neriman, içinde duyduğu kanın sesiyle

gelenek ve sevginin dünyasından sıyrılarak kendine yeni bir dünya kurmak

ister. Bu yüzden Şinasi’yle arasına yavaş yavaş bir set çeker. Neriman bu seti,

içinde yaşadığı ve büyüdüğü bütün geleneksel değerler dünyasına karşı çeker.

Bundan dolayı Şinasi ile arasında görünmez bir ayrılık ve kopuş oluşur.

Beyazıt’a kadar çıkmak istemedi, eski Darülfünun binasının önünde durdu; ayrılmak arzusuna benzer bir hareket yaptı. Neriman da hemen durmuş, elini uzatmıştı; fakat onun gizli bir sevinçle karışan bu acelesi, Şinasi’yi tereddüde düşürdü ve ayrılmak azabını arttırdı. Neriman’ın elini bı-

rakmıyor, ayrılığı geciktirmek için lüzumsuz şeyler söylüyordu. Sabırsızla-

şan genç kız, biraz şiddetle elini çekti, kurtardı, koşarak uzaklaştı (Safa

1999: 7-8).

Neriman’ın Şinasi’den koşarak uzaklaşması, Neriman’ın ruhsal olarak Şinasi’den kopması anlamına gelir. Aralarındaki kopuş, hem bedensel hem de

ruhsaldır. Neriman’ın elini Şinasi’den şiddet ve aceleyle çekişi, iki insan arasındaki uzaklığın şiddetli bir çatışmaya dönüşeceğini de gösterir. “Tam bastırılmayan el kol hareketlerinin Öteki’nin kendine sakladığı şeyler hakkında ne kadar

çok ipucu verdiğini hiç unutmayalım.” (Gasset 1995: 121) diyen Gasset, el ve

kol hareketlerinin insan yaşamındaki simgesel açılımını ortaya koyar. Bu yö-

nüyle “Elini çekmek, kurtarmak” ibareleri, kopuşun, ayrılışın, uzaklaşmanın ve

öteki oluşun işaretidir. El, insanları fiziksel olarak birbirine bağlar. Neriman’ın,

Şinasi’nin elini bırakması veya ondan çekmesi/ kurtarması, ilişkinin sığlaştığını

ve kopuşun yaşanmak üzere olduğunu gösterir. Nitekim arkadaşına gitmek

üzere Şinasi’nin elini bırakan Neriman, bütün arzusuyla keşfedilmeyi bekleyen

yeni değerler dünyasına, arzulanan cennete koşar.

Beyazıt meydanına gelince tramvay bekleme yerinde Neriman’ı gördü,

şaşırarak birden bire durakladı. Evvela Neriman’ın tramvay bekleyip bek- Şahin, Peyami Safa’nın “Fatih-Harbiye” Adlı Romanında Simgesel Değerler

151

lemediğini anlamamıştı. Adımlarını hızlaştırarak ona doğru yürüdü. Fakat

Neriman’ın hem kol saatine hem de tramvayın geleceği tarafa sabırsızlıkla

baktığını görünce, arkadaşına gitmediğini anladı, ona görünmek istemeyerek sıra kahvelerin arasına çekildi ve onu uzaktan seyretti. Neriman ilk

gelen Fatih-Harbiye tramvayına herkesten evvel atlamaya muvaffak olmuştu (Safa 1999: 8-9).

Neriman’ın Şinasi’ye karşı işlediği bu ilk günah, roman boyunca Neriman’ın

acı çekmesine neden olur. Şinasi’yi bu yalanla zamanın gerisinde bırakan

Neriman, tramvay aracılığı ile Harbiye ve Beyoğlu’nun değerlerine yönelir.

Burada tramvay ve saat simgesi önemlidir. Saat, zamanı ve hayatı simgeler.

Neriman’ın aceleyle kol saatine bakması, onun geçmişe ve geleceğe de bakı-

şını ortaya koyar. Bunun nedeni, saatin hep ileriye dönük olması ve “zaman

okunun” (Carriere 2000: 146) kişi ve olayları ileriye sürüklemesidir. Bu noktada Neriman’ın geçmişi ve değerleriyle hiçbir ilgi ve alakası kalmaz. Zira bu

zaman dilimi, onun işlemiş olduğu ilk günahla hem aşkı hem de değerleri

geride bıraktığı andır.

Tramvay simgesi, Neriman’ı geleneklerinden uzaklara taşıyan, modern ya-

şamın bir temsilcisidir. Neriman, tramvayla hem fiziksel hem de bilinçsel bir

yolculuk yapar. Onun yapmış olduğu bu yolculuk, Fatih ile Harbiye-Beyoğlu

arasındaki değerler dünyasına yapılır. A Lee’ye göre, “Burada Fatih semti

doğu toplumunu, Beyoğlu (Harbiye) ise batı toplumunu simgelemektedir.”

(A Lee 1997: 79). Tramvay’ın gidiş istikametinin Harbiye oluşu, yolculuğun

sonunda varılacak değerler dünyasını gösterir. Neriman’ın da tramvayla

çıkmış olduğu yolculuk, onu “öteki”nin ötekileşen değerler dünyasına taşır.

Bu yönüyle tramvay, ötekileşen değerlerin bir temsilcisi olarak, Neriman’ı

Fatih’ten ve değerlerinden ayırır. Şinasi’nin, “Mademki ben Neriman’ın de-

ğiştiğini çoktandır fark ediyorum.” (Safa 1999: 11) demesi bu ayrılış ve deği-

şimi kanıtlar niteliktedir.

Romandaki yol simgesi de önemlidir. Neriman’ın, roman boyunca yaşadığı

yolculuk, onun kendiliğe ulaşmak için kat ettiği mesafeyi gösterir. Aynı zamanda “Yol ve yolculuk en ilkelinden semavilerine kadar bütün dinlerde ve bütün

mistik akımlarda önemli bir semboldür ve manevi gelişmeyi temsil eder.”

(Ayvazoğlu 1996: 207) Yol, birleştirici, ulaştırıcı, uzaklaşmacı, ayrılmayı ve

kopuşu içinde barındırır. Korkmaz, “Yol metaforu ayrıcı ve birleştirici niteliğiyle

öykü kahramanının kendi içine ayrı ayrı yolculukları da simgeler.” (Korkmaz

2008: 140) diyerek yol simgesinin, çağrışım değerlerini ortaya koyar.

Galatasaray’da Tünel’e doğru yürüdüler. Neriman Beyoğlu’na çıktığı vakit, halis Türk mahallerinde oturanların çoğu gibi, kendini büyük bir seyahat yapmış sanırdı. Gene Fatih uzakta, çok uzakta kaldı. Tramvayla bir

saat bile sürmeyen bu mesafe, Neriman’a Efgan yolu kadar uzun görün-bilig, Güz / 2010, Sayı 55

152

dü ve Kâbil’le New York arasındaki farkların çoğuna İstanbul’un iki semti

arasında kolayca tesadüf edilir (Safa 1999: 29).

Neriman’ın roman boyunca yaptığı yolculuk, eserin başında kopuşu, uzaklaşmayı ve ötekine taşınmayı imler. Yol simgesinin tramvayla birleşmesi veya

özleşmesi ise yolculuğun maddeler, dünyasına yapıldığını okuyucuya iyiden

iyiye hissettirir. Neriman ile Şinasi’nin Fatih’te yan yana yürüyüşleri, onların

ontolojik olarak kendilerine dönmesini sağlayan bir unsur olarak görünse de

Neriman için bütün değerlere karşı yapılmış bir yürüyüştür.

“Kim bilir kaç defa bu yollardan beraber geçtiler…” (Safa 1999: 127) cümlesinden de anlaşıldığı üzere Şinasi’nin, Neriman’la bir ayrılık arifesinde olduğu

görülür.

Romanda bir diğer önemli simgesel değer, müzik ve müzik aletleridir. Neriman, Fatih’in temsilcisi olan alaturka müzik ve aletlerinden kopar. Onun

udunu bırakması veya eline hiç almaması, bu kopuşun en önemli delilidir.

Ut, saz, ney, kemençe alaturka musikiyi sembolize eder. Aynı zamanda geleneğin nesneler dünyasına taşınmış ses simgeleridir. Neriman, Fatih ve onun

değerlerinden ayrılırken, geleneği temsil eden müziksel değerlerden kopar.

Öf bu elimdeki ut da sinirime dokunuyor, kıracağım geliyor. Şunu Şamlı’ya bırakalım. Bu benim elime nereden musallat ettiler? Evdeki hey hey

yetişmiyormuş gibi üstelik birde Darülelhan! Şu alaturka kaldıracaklar mı

ne yapacaklar? Yapsalar da ben de kurtulsam. Hep ailenin tesiri babam

şark terbiyesi almış ney çalar, akrabam öyle. Fakat artık sinirime dokunuyor, bir kere şu musibetin biçimine bak, hele torbası yirmi gündür elime

almıyorum, bu gün mecbur aldım. Bırakacağım musibeti (Safa 1999: 26).

diyen Neriman, kendi geleneksel değerleri hakkındaki düşüncelerini ortaya

koyar. Geleneklerden ve evden kopuş, Neriman için artık kaçınılmazdır.

Lakin bu kopuş, Neriman için birçok çatışmayı da beraberinde getirir.

B. Ev/Köken ve Gelenekle Savaş

Neriman’ın kendi içsel değerlerini arama ve keşfetme macerası, onun gelenek ve evi temsil eden değerlere savaş açmasına neden olur. Genel anlamda

Neriman, ev/yuva ve geleneklerle büyük bir savaşa girer ve bu savaştan,

gelenek ve kökensel değerleri tahrip ederek ötekileşen değerlere yönelir.

Neriman, önce Fatih’le düşünsel anlamda savaşmaya başlar. Fatih, ona göre

düzensizliğin, sığlığın, sıradanlığın, kirliliğin ve yoksulluğun tek kaynağıdır.

Bu yüzden Neriman, Fatih’in temsil ettiği bütün sıcak ve samimi değerlerle

çatışır. Çatışmalar sonucunda Fatih, Neriman için yaşanmaz bir hale gelir.

Neriman “Kendimden nefret ediyorum. Oturduğum mahalle, oturduğum ev,

konuştuğum adamlar çoğu sinirime dokunuyor. O Fatih meydanın önünden Şahin, Peyami Safa’nın “Fatih-Harbiye” Adlı Romanında Simgesel Değerler

153

geçerken meydan kahvelerinde bir sürü işsiz güçsüz, sofa makulesi adamlar

oturuyorlar. Biraz temizce giyindin mi insanın arkasından fena fena bakıyorlar, kim bilir neler söylüyorlar, insan yolda bile rahat yürüyemiyor.” (Safa

1999: 26 ) der.

Neriman için ev, Fatih ve Fatih sakinleri ötekiye dönüşür. Oysa ev/yuva,

sıcak değerlerin içinde saklandığı, kutsal mekânlardır. İnsan bu gibi mekânlarda ontolojik olarak varlığını kurar. Çünkü ev/yuva, içtenliğin mekânıdır.

Ancak Neriman, evi ve değerlerini tahrip eder ve yaşanılmaz hale getirir.

Neriman için ev ve değerleri, adeta bir zindan ve kuşatılmışlıktır. Evin geleneksel değerlerini silen kahraman, artık evden ve onun temsil ettiği bütün

değerlerden kaçmak, uzaklaşmak ister. Nitekim ilerleyen bölümlerde Fatih de

onun temelsiz düşmanlığından nasibini alır. Çocukluğunun geçtiği bu mahalle ve değerleri, onu sinirlendirir. Bunun nedeni Neriman’ın içinde yaşadığı

mekânın dilini ve kotlarını çözememiş olmasıdır. Aras, “Mekânın dilini çözmek kadar sizin de onunla aynı dili konuşmanız önemlidir. O, sizi çevrelerken sizden gelen her şeyi sorgusuz sualsiz kabul eder. Önemli olan sizin niyetiniz, yaşatmaya çalıştığınız duygu ve inancınızdır.” (Aras 2005: 21) diyerek

mekân, insan ilişkisinin bağlayıcı unsurlarını dile getirir. Şinasi ile el ele gezdiği sokakların dilini konuş(a)mayan ve değerlerini hiçe sayan Neriman,

Fatih ve sokaklarını labirent, dar ve karanlık bir yapıya dönüştürür. Orada

yaşayan insanların davranışları, düşünceleri bu yüzden Neriman’ı sıkar, tehdit eder. O da bundan dolayı Fatih’in sıcak yüzünü, soğuk, çekilmez ve sıkıcı

değerler bütününe dönüştürür. Bunun karşısına ise Harbiye ve Beyoğlu’nun

değerlerini koyarak kendini düşünsel yolcuğunda haklı kılmaya çalışır.

“Dün Tünel’den Galatasaray’a dükkânlara baktım. Esnaf bile zevk sahibi.

İnsan bir bahçede geziyormuş gibi oluyor. Her camekân çiçek gibi. En adi

eşyayı öyle biçime getiriyorlar ki mücevher gibi görünüyor. Sonra halkı da

bambaşka. Dönüp bakmazlar. Yürümesini giyinmesini bilirler. Her şeyi bilirler canım.” (Safa 1999: 26) diyen Neriman, Harbiye’nin kendi zihninde

oluşturduğu simgesel değerleri ortaya koyar. Harbiye, Neriman’a göre düzenin, bilginin, şıklığın, zenginliğin ve düzenin sembolik mekânıdır. Çünkü

orada adî bir eşya dahi, bir başka anlam ve görüntü kazanır. Bu yönüyle

Neriman, Harbiye’yi ulaşılması gereken ütopik/ besleyici bir mekan haline

dönüştürür. Ütopik mekânlar, kişi, eşyayı, insanı ve diğer varlıkları kendi

arzuları doğrultusunda anlamlandırır. Romanda Harbiye, genç bir kız olarak

Neriman’ın bütün arzularına cevap veren ütopik bir mekânı sembolize eder.

Bundan dolayı kahraman ev ve Fatih’i karşıt bir değer olarak anlamlandırır.

Fatih’in gelenekçi yanı, Harbiye’nin maddeyi, çıkarı temsil eden değerleri

karşısında anlamını yitirir. bilig, Güz / 2010, Sayı 55

154

Romanda kişiler düzeyinde Şinasi, Faiz Bey, Ferit ve Macit benimsedikleri ve

temsil ettikleri değerler açısından romanda sembolik kahramanlara dönüşür.

Şinasi ve Faiz Bey, roman boyunca doğuyu, evi, geleneği ve alaturka müziği

temsil eden kişilerdir. Bu açıdan Şinasi ve Faiz Bey, gelenek, köken ve evin

kişiler seviyesinde sembole dönüşmüş halidir. Şinasi ve Faiz Bey, kültürün,

mazinin ve geleneğin kodlarını içlerinde barındırır. Bu iki sembolik karakter

aracılığıyla okuyucu, gelenek, kültür, tarih ve evin taşıdığı sembolik değerleri

kavrar. Romanda bir diğer önemli karakter Macit’tir. Macit, eserde karşıt

değerleri sembolize eden kart bir karakterdir. Bu yönüyle Macit, romanda

dramatik aksiyonun güç veren olayların çatışma düzeyine çekilmesine katkı

sağlar. Çünkü Macit, Harbiye’yi, Beyoğlu’nu, eğlence, yalan, cahillik, saygı-

sızlık, beden, arabayı, baloyu, köksüzlük ve Garp gibi karşıt değerleri temsil

eder. Moran, Peyami Safa’nın romanlarında yer alan Macit gibi kişileri, “Batı

zihniyetinin ürünü olan kişileri, dolayısıyla onları güçlü kılan yetenekleri vardır. Hırslı, atılgan, iradeli, tuttuğunu koparan adamlardır, ama aynı zamanda

bencil, çıkarcı, yalancı ve sahtedirler.” (Moran 2005: 222) diyerek tanımlar.

Bu açıdan romandaki karakterler, “KORA” (Korkmaz 2002: 273) şemasında

gösterilen kavramlar dünyasını simgeler.

“KORA” şemasında da görüldüğü üzere, simge düzeyindeki kişiler, benimsediği değerler açısından bir çatışma içindedir. Neriman bu iki değer dünyası

arasında, Macit ve sembolize ettiği değerler dünyasına taşınmayı arzular ve

bundan dolayı durmaksızın Şinasi ve babası Faiz Bey’in benimsediği değerlerle çatışır. Bu çatışmalar sonucunda ise Neriman, geleneği temsil eden

Şinasi ve Faiz Bey’e başkaldırarak, tiran bir kişiliğe dönüşür.

Artık Neriman, nereden gelip nereye gittiğini anlıyordu, çünkü iki zıt iştiyakın remizlerini gözleriyle görüyor ve mukayeseler yapabiliyordu. Şinasi

Neriman’ın gözünde Aileyi, Mahalleyi, Eskiyi, Şarkı temsil ediyordu; Macit yerin, garbın, bununla beraber meçhul ve cazip sergüzeştlerin mümessili ve namzediydi. Bu iki genç, Neriman’ın ruhundaki iki cepheyi bütün

ÜLKÜDEĞERLER

Tematik Güç

KARŞITDEĞERLER

Karşıt Güç

SİMGE Şinasi, Faiz Bey Macit

KAVRAM

Fatih, Şark, Gelenek, Mazi,

Anne, Tarih, Kök, Aile, Ev,

Kültür, Ruh, Mesnevi, Aşk,

Sevgi, Dürüstlük, Ben

Harbiye, Beyoğlu, Garp, Maksim

Gazinosu, Araba, Beden, Balo,

Sergüzeştlik, Yalan, Samimiyetsiz,

Öteki Şahin, Peyami Safa’nın “Fatih-Harbiye” Adlı Romanında Simgesel Değerler

155

vuzuhuyla şuura çıkardılar. Neriman Macit’i tanıdıktan sonra kendi kendisini daha iyi tanımıştı (Safa 1999: 57).

Neriman’ın, Şinasi ve Macit’in temsil ettiği değerler dünyası arasında kalışı,

onun bu iki kişi için biçtiği görevi gösterir. Nitekim Neriman’ın Macit’i tanıdıktan sonra kendini tanıması, genç kız olarak arzularını ve beklentilerini duyumsamasına yol açar. Şinasi ise, aşkın, samimiliğin, dürüstlüğün ve geleneğin bir

abidesi olup Neriman için doğunun ete kemiğe bürünmüş bir halidir.

Bununla beraber, her şey, an, miktar ve derece meselesi olduğuna göre, Şinasi’nin bazı anlarda bir garplıdan daha (pasif), daha deruni olduğuna kaide halinde kabul etmekte büyük bir tahmin hatası yapmak tehlikesi yoktur.

“Şinasi, bu meselede de, sukutlarını zırh olarak kullandı ve müdafaalarıyla

taarruz etti” (Safa 1999: 89).

Şinasi, doğulu bir ruh, doğulu bir kalptir ve onun olaylar karşısındaki tutumu

ve sükûta sarılışı, tam bir gelenekçi olduğunu gösterir. Bir atasözümüze göre

“Söz gümüşse sükût altındır.” Bu söz, Şinasi nezdinde, bütün Şark toplumunun hayata bakışını gösterir. Şinasi bu özelliği ile tam bir Şarklıdır. Bunun

karşısında ise Macit, hoppa ve meçhullüğüyle Garp’ın sembolüdür. Çünkü

Macit, hayatını Beyoğlu’nun gazinolarında tüketen, günlük yaşantılar peşinde

koşan, geleceği, şimdisi ve geçmişi olmayan bir kişidir.

Faiz Bey ise Neriman’ın geçmişini, annesini, ailesini, evi ve kökenini temsil

eder. Baba Faiz Bey, devlet dairesinde memur olarak çalışır. Karısını erken

yaşta kaybetmesine rağmen daha sonra hiç evlenmemiş ve kendini kızı Neriman’a adamış bir kişidir.

Neriman için baba Faiz Bey, tam bir Şarklıdır.

Şinasi masanın üstündeki siyah kapılı kitabı göstererek bildiği halde sordu:

-Ne okuyorsunuz efendim?

-Hiç oğlum, ne okurum ben, gene Mesnevi’yi karıştırıyordum. Can sıkıntısı.

Ve biraz şark edebiyatından, biraz musikiden bahsettiler. Faiz Bey ney çalardı (Safa 1999: 15)… Faiz Bey’le Şinasi arasında mizaç benzeyişleri pek

çoktu ikisi de şiddetli his feveranları halinde bile sessizliklerini muhafaza

edebilen ve yalnız kendi kendilerine mahrem olmasını bilen insanlar. Baş-

kalarının tecessüsünü hissettikçe kapanan yoları içinde mahsur ve bunun

azabını şerefini duydukları için vakur ve muzdarip bir görünüşleri var. İkisi

de şarka ait birçok edebiyatı çok seviyorlardı (Safa 1999: 54).

Faiz Bey’in Şarklı kimliği, onun simgesel değerler arasında anlamını belirgin

kılar. Elinden siyah kaplı Mesnevi’yi hiçbir zaman düşürmeyen baba Faiz

Bey, “Köprünün öbür” (Safa 1999: 42) tarafındaki değerleri, Fatih’i, kökeni

ve geleneği sembolize eder. bilig, Güz / 2010, Sayı 55

156

Romanda dramatik aksiyonun zirve noktaya çıktığı yerlerden biri baba Faiz

Bey’le kızı Neriman arasındaki Doğu-Batı çatışmasıdır ve bu durum sembollerin diliyle okuyucuya sunulur. Neriman, romanda babasıyla tartıştığı bir

esnasında Şark’ı kediye, Garp’ı ise köpeğe benzetir. Faiz Bey, kızının yapmış

olduğu bu benzetme karşısında Şark’ın yani kendinin temsil ettiği değerleri

bir çilingir gibi tekrar açarak Doğu’nun dünyayı kavrama, anlama ve anlamlandırma iştiyakını ortaya koyar. Neriman bu iki değerler dünyasıyla, romanın hangi simgesel değerler üzerine kurulmuş olduğunu bize gösterir.

Neriman düşündü ve bir anda şarklıların kedileri ve garplıların köpekleri

niçin bu kadar sevdiğini anladı. Hıristiyan evlerinde köpek ve Müslüman

evlerinde kedi bolluğu şundandı: Şarklılar kediye, garplılar köpeğe benziyorlar! Kedi yer içer, yatar, uyur, doğurur, hayatı hep minder üstünde ve

rüya görüyormuş gibidir; lapacı tembel ve hayalperest mahlûk, çatışmayı

hiç sevmez. Köpek diri, çevik, atılgandır. İşe yarar; birçok işlere yarar.

Uyurken bile uyanıktır. En küçük sesleri bile duyar, sıçrar, bağırır.

Şark ve garbı temsil eden bu iki remiz, Neriman’ın zihninde iki zıt âlemi o

kadar müşahhas bir hale getirdi… (Safa 1999: 45).

Neriman, kedi sembolüyle Şark’ı; miskin, uyuşuk, lapacı ve durmadan rüya

gören bir varlık olarak niteler. Köpek sembolüyle ise, Garp’ı yani Batı âlemini

yüceltmeye çalışır. Neriman için Batılılar, çevik, atılgan, uyanıktır. Kedi ve

köpek simgeleriyle iki medeniyet arasındaki farkı Faiz Bey’e anlatan Neriman, Faiz Bey ile düşünce olarak çatışmaya girer ve bu çatışmada kedi sembolü ile kendi değerlerini olumsuzlar ve geleneksel/kökensel mirasını tahrip

eder. Neriman’ın Müslümanları ve Fatih’i uyuyan bir kedi gibi görmesi, onun

düşünsel olarak kendi “tümkimliksel veri alanlarını” (Şahin 2007: 6) tahrip

ettiğinin kanıtıdır.

“Faiz Bey hafif bir acılık ilave olan tebessümüyle başını salladı. Aylardan beri

kızının zihnini işgal eden bu meseleyi seziyordu. İşte bu gece keyfiyet apaşikâr meydana çıkıyordu.” (Safa 1999: 46).

Nitekim bu çatışma/tartışma, Faiz Bey’in kedi sembolüyle temsil edilen Müslümanların kimyasını, değerler dünyasını açıklamasıyla Neriman’ın bilincinde

sarsıntıya neden olur. Faiz Bey’e göre kimi insan sabahtan akşama kadar

oturur ve düşünür. Kimi insan da sabahtan akşama kadar ayakta çalışır.

Ancak düşünen ve kafa yoran insan, tembel gibi görünse de yaptığı iş çok

önemlidir. Zira sabahtan akşama kadar ayaküstünde çalışan insanın yaptığı

sudandır. Faiz Bey için maneviyat ve zihinle yapılan iş, vücut ve bedenle

yapılan işten daha makbuldür. Faiz Bey’e göre maneviyat, insanın varoluşsal

değerlerini bütünler, insanı kendilik bilincine taşır. Ancak bunun karşısında

bedenen yapılan iş ise vücudun geçiciliği gibi sonludur. Beden, yani vücut, Şahin, Peyami Safa’nın “Fatih-Harbiye” Adlı Romanında Simgesel Değerler

157

mutlaka bir gün yok olacaktır. Maneviyat ve zihinsel olarak yapılan edimler

insanlığın tarihinde silinmez izler bırakacaktır. Bu nedenden dolayı Garplının

atikliği, devamlı ayakta olması, Faiz Bey’e göre bir anlam ifade etmez. Ancak

Neriman, bir çatışmalar dehlizinde olduğu ve bu çatışmada tüm kimliksel veri

alanları tahrip ettiği için “Ben miskin mahlûklardan nefret ediyorum.” (Safa

1999: 49) diyerek geleneklerine ve yaşam biçimine karşı tavrını belirtir.

Neriman’ın alaturka ve alafranga musiki konusundaki düşünceleri, Şark’ın

ruhu olan, udun telini ve sazın mızrabını kırar. Oysa musiki bir milletin söze,

nağmeye ve dile dönüştüğü simgesel bir değerdir. Bir millet, kendini ve değerlerini dünya üzerinde sembollere ve değerlere dönüştürdüğü müddetçe ayakta

durabilir. Romanda Şinasi ve Faiz Bey, kendilerini ut ve neyin sesinde nağmeye dönüştürdükleri için alaturka müziğin bedene ve sese büründüğü bir kimlik

haline gelir. Neriman bu safhada, alaturka musikinin karşısında bir öteki olarak

çıkar. Onun ötekiliği, alafranga musikinin Maksim ve Beyoğlu’nda ötekileştirdi-

ği değerlerle kendi ilan eder. Neriman’ın ötekileşme yolunda sembolik olarak

yaptığı bu yolculuk, dile dönüşen bir milletin dışlanması ile sonlanır. Bu yüzden

udu, onun için ağır ve taşınmaz bir nesneye dönüşür.

Öf… Bu elimdeki ut sinirime dokunuyor. Kıracağım geliyor. Şunu Şamlı’ya

bırakalım. Bu benim elime nereden musallat ettiler? Evdeki hey hey yetmiyormuş gibi üstelik bir de Darülelhan! Şu alaturka musikiyi kaldıracaklar mı

ne yapacaklar? Yapsalar da ben de kurtulsam. Hep ailenin tesiri babam şark

terbiyesi almış ney çalar, akrabam öyle. Fakat artık sinirime dokunuyor, bir

kere şu musibetin biçimine bak, hele torbası (Safa 1999: 26).

Ut, romanda bir milletin kültürünü, tarihini ve geçmişini sembolize eder. Bir

müzik aletinin kullanılabilir veya benimsenir hale gelmesi için yıllara meydan

okuması ve o milletin ruhunu yansıtmak gerekir. Nitekim müzik aleti, bir

milletin ruhunun, şekle ve sese dönüşmüş halidir. Neriman’ın udundan nefret etmesi ve udunun şekliyle alay etmesi, onun, Şinasi, Faiz Bey, Fatih ve

Türk milletiyle alay etmesi anlamına gelir. Neriman’ın alaturka musikiye karşı

tavrı, onun kendi kökeniyle düştüğü çatışmayı kanıtlar. Bu yönüyle Neriman,

evini, sevgilisini, babasını ve geleneksel değerlerini tüm kimliksel veri alanında öteler ve bir birey olarak bütün bilinç katmanlarını tahrip eder. Neriman’ın içine düştüğü çatışmalar dünyası, onu köprünün öbür tarafına iteler.

Bu eşikten geçerek kendi değerlerinin karşısında kurulmuş karanlık bir dünyaya yürüyen Neriman, bu karanlık dünyanın kendi değerlerinden çok farklı

olduğunu anlamasıyla, tekrardan evine, geleneklerine döner.

C. Yuvaya/ Geleneğe Dönüş

Yuva, insanın kendini tamamladığı değerleri içinde barındıran bir simgedir.

İnsan, yuvayla hem kendi içinde hem de kendi değerlerinin içinde oturmayıbilig, Güz / 2010, Sayı 55

158

öğrenir. Bachelard, “Yuva, kanatlı yaşamın gizemli yeridir.” (1996: 114)

diyerek yaşam ile yuva arasındaki ilişkiyi açıklar. Yuvanın gizemli olması ve

insanın tinsel yönünü içinde barındırması, insanın yuvayı, içtenlik mekânına

dönüştürmesini sağlar. İnsanlar da hayvanlar gibi, her zaman yuvaya dönen

ve yuvayı kendi ruhuna mesken edinen varlıklardır. Bu biraz da insanın yuvaya yüklediği anlamlarda kendini bulur. İnsanın yuvaya dönmesi, onun

geçmişte yaşadığı anılara, değerlere ve yitirdiği içtenliğe dönmesi anlamını

taşır. Yuva, bu yönüyle evrendeki en önemli “kültürel bellek” (Assmann

2001: 27) mekânıdır. İnsanlığın bütün düşlerini, anılarını ve içtenliğini içinde

taşıyan evrensel bir semboldür. “Evrensel semboller ise insanların kişisel

tecrübelerine dayanmaktadır.” (Fromm 1990: 32). Bu tür semboller, ardında

gizlenmiş olduğu değer dünyasını, bütün insanlığın ortak dili olarak kodlar.

Evrensel sembollerin anlamsal olarak genişleyip, bir geleneğin sesine dö-

nüşmesi, sembolün o medeniyetin ruhuna göre şekil alması demektir. Yuva

bu anlamıyla bütün dünyada içtenliğin, evrensel bir hali, geleneğin mabedidir. Yuva kelimesi işitildiğinde “y-u-v-a” harflerinin başka bir şeyin yerinde

duran, onun yerini alan ve onu temsil eden bir sembol olduğu anlaşılır.

Sembolize edilen ile gösterilen arasındaki bağıntı, onun benzerliklerini açığa

çıkarır. Bu noktadan hareketle, yuva kelimesinin belirttiği değerler dünyası,

bu dört harfin veya ses kümesinin içine kodlanır. Her toplum, bu kodlamayı

kendi değer yargılarına göre remizler. Bu remizler ise o toplum tarafından

ortak bir referans olarak değerlendirilir. Böylece yuva gelenek ve göreneğin

mabede ve sese dönüşmüş simgesi olur.

Neriman’ın, Harbiye ve Beyoğlu’ndan Fatih’e dönüşü, yuvaya, içtenliğe ve

geleneğe dönüştür. Neriman, Harbiye ve Beyoğlu’nun yitikleşmiş değerler

dünyasından, kendi değerler dünyasına dönerek kurtulur. Nitekim Fatih,

onun yuvası, evi ve geleneksel yaşam biçimidir. Kahramanın Fatih’e dönüşü,

kendi içinde, içtenliğine ve geleneğine dönüşünü sembolize eder. “Çünkü

varlık her şeyden önce bir uyanıştır ve olağanüstü bir duyumun bilincinde

uyanır. Birey genel duyumlarının toplamı değildir, tekil duyumların toplamı-

dır.” (Bachelard 2006: 14). Neriman da zamanın dönüştürücü gücünden

nasibini alarak kendi değerlerine döner. Ancak burada dönüşün eşiği çok

önemlidir. “Çünkü eşiğin aşılması evrensel kaynağın kutsal alanına atılan ilk

adımdır.” (Campbell 2000: 98). Kutsal olan değerler dünyasına atılan ilk

adım, Neriman için, kendine dönüşü ve uyanışı sağlar. Neriman’ın uyanması, onun eşikte yaşadığı trajik bir olayla olur. Neriman, baloda giyeceği elbiseye karar veremediği için Şişli’de oturan dayısının kızlarının yanına gider.

Ancak orada ummadığı bir durumla karşılaşır. Ecnebi bir kadın, onun bütün

ruhunu yasa boğar. Ecnebi kadının, kızının başından geçen olaylar, tam bir

trajedidir. Çünkü aşk, hayatın insanı ötekileştiren yüzü ile karşı karşıya gelmiş

ve savaştan yenilerek çıkmıştır. Yazar bu aşk hikâyesi ile Neriman’ı kendi Şahin, Peyami Safa’nın “Fatih-Harbiye” Adlı Romanında Simgesel Değerler

159

değerlerine döndürme/ dönüştürme arzusundadır. Aşk, insana her zaman,

sıcaklığı, masumiyeti ve kendi olmayı emreder. Bu yüzden bütün insanlar

yaratılışta aşka meyilli olarak yaratılır ve aşk evrenselliğin ve dönüşün kendisi

olur. Romandaki genç Rus kızının başından geçen kötü olay, bu yönüyle

Neriman’ın kendine, kendi değerlerine dönüşünde bir eşik vazifesini görür.

Genç Rus kızının başından geçen olay, Neriman’ın dikkatini çeker.

Dinle bak ama seni çok alakadar eder. Ve anlattılar. Bu ihtiyar bir kadın

Rusmuş ve fevkalade güzel bir kızı varmış. Bu kız evvela, gitar çalan fakir

bir Rus artistiyle sevişir. Beraber senelerce yaşarlar. Nedense bir türlü evlenemezler. Rus genci çok fakir, çok… Kızla Beyoğlu’nun küçük bir odasında sefil yaşıyorlardı. Rus genci lokantalarda filan gitar çalarak biraz para kazanıyor. Kız bu sefalete senelerce katlanır. Çünkü hisli ve münevver

bir kadın… Nihayet bu kızın karşısına zengin ve güzel bir adam çıkar. Bir

Rum. Onu sever, Rus gencinden ayrılır, Osman Bey tarafından bir

apartman alır, beraber yaşarlar (Safa 1999: 99).

Alıntı metninde de anlaşıldığı üzere genç Rus kızının aşk üçgeni, mutsuz bir

bilincin trajedisini içerir. Aradığını yeni sevgilisinde bulamayan genç Rus kızı,

tekrar eski sevgilisine dönmek ister, ancak Rus genci kızı kabul etmez ve

bunun üzerine genç Rus kızı intihar eder. Bu hikâye Neriman’ın bütün dü-

şüncelerini alt üst eder. Çünkü Rus kızıyla kendi yaşantısı arasında büyük bir

benzerlik vardır. Yazar, böyle sembolik bir öykü ile roman içinde Neriman

gibi değer yitimine uğrayanların sonunu ortaya koyar. Bu öyküde Rus gitarcı

Şinasi’yi, genç Rus kızı Neriman’ı, Rum genci Macit’i simgeler. Neriman,

genç Rus kızının başına gelenleri düşündükçe ürperir. Çünkü onun intiharı,

onun gibi olanların kaçınılmaz sonudur. Neriman bu trajik olay sonrasında

kendini eşikte hisseder. Eşik, ise insanı içeriye veya dışarıya çağıran yerdir.

Nitekim Neriman içeriye dönerek kendiliğini ve değerlerini seçer ve ölmekten

kurtulur. Onun kurtuluşu, bir uyanış, bir doğuştur. Jung, “iç dünyaya açılan

kapı dar ve gizlidir, sayısız önyargılar, yan tutmalar, düşünceler, korkular bu

girişe set çekerler.” (1997: 59) der. Neriman’ın iç dünyası, geleneğin motifleri ile şekillenmiştir. Bu yüzden bilinçaltındaki bastırılan duygular, onu korkutmuş ve bu eşikte uyanarak kendine dönmesini sağlamıştır.

Neriman için yolculuk yani taşınma vakti gelmiştir. Artık tramvayın yönü,

Fatih’tir, yuvadır. Onun, Harbiye ve Beyoğlu’nun değerlerinden korkarak

kaçışı, Batı’nın değerler dünyasından kurtulma arzusudur. Çünkü “Batı medeniyeti, gerçek bir anomali olarak yer alır tarihte: az çok bütünüyle tanıyabildiklerimiz arasında tamamen maddî yönde gelişmiş tek medeniyet, Batı

medeniyetidir.” (Guenon 1991: 19). Neriman da Batı medeniyetinin insanı

metalaştıran yüzünü fark eder ve onun değerlerinden kaçar. Bu yüzden

tramvaya bindikten sonra kendi iç dünyasına yönelir. Ve geleneksel değerlerine doğru içsel bir yolculuk yapar. Bu yolculuk A. Evden/ Gelenekten Kopuşbilig, Güz / 2010, Sayı 55

160

alt başlığında, dış dünyaya, karşıt değerlere, bastırılmış arzulara ve Harbiye’ye doğru iken, bu bölümde, içtenliğin, geleneğin, annenin, kemençenin,

udun, mesnevinin ve sazın dünyasına yönelmiştir.

Tramvayda hiç kimse yoktu. Neriman oturdu ve yüzlerinin pudrasını, dudaklarının kırmızısını tazelemek için her yalnızlığı fırsat bilen birçok kadınlar gibi

hemen çantasını açtı, aynasını çıkardı ve gözlerine yakından baktı. Ayna kar-

şısında gözlerine dolan yeni dikkate, biraz evvelden kalma derin bir hüzün

karışıyordu. Neriman buna hayret etti. Ayna, ona, kendi şuurundan daha

kuvvetli olarak, deruni hayatını aksettirmişti (Safa 1999: 103).

Neriman’ın Harbiye’deki renkli dünyası, onun için anlamını yitirir ve aynanın

içinde görünmez bir hale gelir. Dudaktaki kırmızılığın ve yüzdeki pudranın

anlamını yitirmesi, Harbiye’nin, Neriman’ın düşünsel evreninden kovulması,

uzaklaşması anlamına gelir. Romanda “ayna” Neriman’ın tümkimliksel veri

alanındaki değerler dünyasını dışa yansıtan bir semboldür. Neriman,

tümkimliksel veri alanındaki geleneksel değerleri “ayna” ile yüzeye çıkarır.

Ayna bu yönüyle onun bilinçaltının dışa yansıyan yüzüdür. Korkmaz “ayna”

metaforunu, “Narkissos gibi suje ve obje arasındaki mesafeyi kendi üzerinde

sıfırlayan aracı bir faktör” (2002: 186) olarak tanımlar. Neriman’ın aynadaki

görüntüsü, onun neye dönüştüğünü gösterir. Neriman, ayna karşısında

fenomolojik olarak kendini tanımlamaya çalışır. Neriman’ın kendini bulma

veya tanıma çabası, aynanın bilinçaltındaki verileri yansıtmasıyla sağlanır.

Ayna, gizli dünyanın ışıkla yüzeye çıkmasıdır. Gücü kendi sırrı ve karanlık

dünyasındadır. Yani bakan kişinin sırları ve kapalılığı, aynanın yüzünü oluş-

turur. Bu yönüyle ayna, Neriman’ın ötelediği “öteki beni”ni açığa çıkaran

ana bir güçtür. Neriman aynaya baktığında hüzünlenir ve hayretler içinde

kalır. Onun hüzün ve hayreti, Narkissos gibi kendi yüzündeki güzelliğe değil,

onun yüzündeki silinmiş anlamlar dünyasına yöneliktir. Ayna karşısında

yitikleştirdiği, öteki saydığı dünyasını gören Neriman, tinsel olarak yeniden

doğmak için uyanışa geçer. Bu yönüyle ayna, Neriman’ın bilinç katmanları-

nın ışığa dönüşmüş bir sembolü haline gelir. Ayna vasıtasıyla Neriman, kendilik bilincine yeniden kavuşur. Tramvayla çıkılan yolculuk, aynada düşünsel

bir yokluk haline dönüşür. Değerler dünyasından kopuşlar, tümkimliksel veri

alanının tahribatı, ayna simgesi ile yüzeye çıkar. Nitekim “Ayna onda kaçan,

kendisini bir türlü yakalayamadan gördüğü ve onunla arasına daraltabileceği

ama kesinlikle aşamayacağı sahte bir mesafe koyan art dünya yaratır.”

(Bachelard 2006: 31). Art dünya Neriman’ın gelenekleriyle kurduğu dünyanın kendisidir. Böylece Neriman aynada ve bilinç katmanlarında geleneksel

değerlerini tekrar diriltir. Geleneğin tekrardan dirilişi, Neriman’ın ontolojik

olarak yeniden doğmasıdır. Bu doğum Neriman’ın tinsel anlamda yeniden

yaratılmasıdır. Elieda, “Her yaratılış her şeyin ötesindeki bir kozmik eylemi, Şahin, Peyami Safa’nın “Fatih-Harbiye” Adlı Romanında Simgesel Değerler

161

dünyanın yaratılışını tekrarlar, dolayısıyla, inşa edilen her şeyin temeli dünyanın merkezindedir.” (1994: 32) der. Neriman’ın da tinsel olarak kendini

tekrardan yaratması, onun romandaki geleneksel ve kökensel değerler dünyasında yeniden doğması anlamına gelir.

Tramvay Beyazıt’tan geçiyor ve Fatih’e doğru ilerliyordu. Fatih! Fatih:

Beyoğlu arkada kalıyordu. Aylardan beri ilk defa bugün Neriman Fatih’e

bu kadar istekle gidiyordu ve Beyoğlu’nun cazibesinden kendini kurtarı-

yordu. Ne olursa olsun, kalbiyle yaşayan bir kızdı ve ilcalarına hakim de-

ğildi, bütün duygularını teşhir ettikçe rahatlayan bir mizacı vardı ve samimiyeti halis bir şey gibi seviyordu (Safa 1999: 109-110).

Neriman’ın Fatih’e dönüşü, kalbin, samimiyetin ve sevginin yüzeye çıkmasını

da sağlar. Onun “Kalbiyle yaşayan bir kız” (Safa 1999: 110) olması, kökeninde barındırdığı mazinin yüzeye çıkışını kolaylaştırır. Burada kalp simgesi,

bir değerler dünyasının simgesel yüzüdür. Kalp, sıcaklığı, sevgiyi, samimiyeti,

derinliği simgeler, aynı zamanda insani değerlerin, insan bedeninde sembole

dönüşen halidir. Neriman’ın kalpli bir kız olması, kalbin simgesel açılımlarını

kendinde içermesindendir. Neriman’ın Fatih’e dönüşü de bu yüzdendir.

İnsan acıyı, korkuyu, yalnızlığı kalbiyle hissettikçe insanlaşır. Neriman da

“Aylardan beri kendi kendiyle çok dövüşmüştü. Kendi kendiyle sulha ihtiyacı

var. Bunun için evvela onu, onları, babasını, Şinasi’yi tatmin etmek lazım

geldiğini anlıyordu.” (Safa 1999: 111). Yuvaya ve geleneğe dönüş, kalp

ülkesindeki değerleri de canlandırır. Baba Faiz Bey ve nişanlısı-sevgilisi Şinasi, eski anlamlarını tekrardan kazanır. Ferit’in evindeki toplantıda Neriman

yuvasına döndüğünü herkese gösterir.

“Kucağına udu ilk yerleştirdiği anda, geçirdiği buhranların amilleri arasında

mücessem bir varlığı olan bu sazı kinle muhabbetle kendisine çekti” (Safa

1999: 125). Böylece gelenek ve kökenin Neriman’da dirilişi tamamlanmış olur.



Sonuç

Fatih-Harbiye adlı roman, simgesel değerler üzerinde kurulmuş bir eserdir.

Bu tür eserler ne kadar simgesel yapıya sahipse içerik düzlemi o kadar zengindir. Simgelerin diliyle, evrensel ve geleneksel değerlerin bir araya toplandığı Fatih-Harbiye, Türk ruhu ve geleneklerinin yansıtıldığı bir ayna vazifesi

görmektedir. Yazar, romandaki simgeler dünyasıyla insanı ve değerlerini

algılama biçimini ortaya koyar. Neriman’ın tinsel olarak yaşadığı değişim ve

dönüşümler, simgelerin ve çağrışımların diliyle, zamanın ve mekânın akışkanlığı içinde ele alınır. Böylece yazar, var olanın ve görünenin ötesinde aradığını,

ifadenin kavramsal değerlerinde bulur ve görünen canlıyı ve nesneyi sembollerin diliyle tekrardan anlamlandırarak geleneksel semboller haline dönüştürür. bilig, Güz / 2010, Sayı 55

162

Neriman’ın tümkimliksel veri alanındaki değerler dünyasının dışa sızması,

Türk milletinin tarihsel olarak kendini bulması anlamına gelir. Nitekim insan

ve toplum, kendi yarattığı semboller evreninin merkezindedir. Yazarın Neriman merkezli kurduğu bu itibarî âlem, onun geleneksel değerleri ile girdiği

çatışmaları ele alır.



Kaynaklar

A Lee, Nan (1997). Peyami Safa’nın Eserlerinde Doğu-Batı Meselesi. İstanbul: Ötüken Yay.

Aras, Lerzan (2005). Mekânın Ruhu. İstanbul: Kozmik Kitaplar.

Assmann, Jan (2001). Kültürel Bellek. Çev. Ayşe Tekin. İstanbul: Ayrıntı Yay.

Ayvazoğlu, Beşir (1996). Geleneğin Direnişi. İstanbul: Ötüken Yay.

Bachelard, Gaston (1996). Mekânın Poetikası. Çev. Aykut Derman. İstanbul: Kesit.

Bachelard, Gaston (2006). Su ve Düşler. Çev. Olcay Kunof. İstanbul: YKY.

Campbell, Joseph (2000). Kahramanın Sonsuz Yolculuğu. Çev. Sabri

Gürses. İstanbul: Kabalcı Yay.

Carriere, Jean Claude vd. (2000). Zamanlar Sonu Üstüne Söyleşiler. Çev.

Necmettin Kâmil Sevil. İstanbul: YKY.

Elieda, Mircea (1994). Ebedî Dönüş Mitosu. Çev. Ümit Alyuğ. Ankara: İmge.

Fromm, Erich (1990). Rüyalar Masallar Mitoslar. Çev. Aydın Arıtan ve Kaan

H. Ökten. İstanbul: Arıtan Yay.

Gasset, Y Ortega (1995). İnsan ve Herkes. Çev. Nuriye Gül Işık. İstanbul: Metis.

Guenon, Rene (1991). Doğu ve Batı. Çev. Fahrettin Arslan. İstanbul: Ağaç Yay.

Jung, Carl Gustav (1997). Bilinç ve Bilinçaltının İşlevi. Çev. Engin

Büyükinal. İstanbul: Say Yay.

Korkmaz, Ramazan (2000). “Kara Kitap’taki Simgesel Dönüş İmgelerinin

Postmodernist Açıdan Yorumu”. Türk Yurdu: 311–317.

-------- (2002). İkaros’un Yeni Yüzü. Ankara: Akçağ Yay.

-------- (2002). “Romanda Dramatik Aksiyonu Sağlayan Değerlerin Görüntü

Seviyeleri Üzerine Bazı Öneriler”. Scholarly Depth and Acuracy- Lars

Johanson Armağanı. Yay. Haz. Nurettin Demir, Fikret Turan Ankara:

Grafiker Yay.

-------- (2008). Aytmatov Anlatılarında Ötekileşme Sorunu ve Dönüş İzlekleri.

Ankara: Grafiker Yay.

Kundera, Milan (2005). Roman Sanatı. Çev. Aysel Bora. İstanbul: Can Yay.

Moran, Berna (2005). Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1. İstanbul: İletişim Yay.

Safa, Peyami (1999). Fatih-Harbiye. İstanbul: Ötüken Yay.

Şahin, Veysel (2007). “Tahsin Yücel’in “Kumru İle Kumru” Romanında

Metanın Tabulaşması”. e-Journal of New World Sciences Academy 4

(October): 398–409. bilig Ê Autumn 2010 Ê Number 55: 147-164

© Ahmet Yesevi University Board of Trustees

Symbolic Values in Peyami Safa’s Novel,

“Fatih-Harbiye”

Veysel Şahin
Ziyaretçi Sayısı : 5909933 Günlük : 1283 ulkucudunya@ulkucudunya.com