Giriş Sayfası Yap Giriş Sayfası Yap Sık Kullanılanlara Ekle Sık Kullanılanlara Ekle Bize Yazın Bize Yazın İlkelerimiz İlkelerimiz
09 Eylül, Perşembe [13:41]

"...Şehitlere ölüler demeyin. Bilakis Onlar diridirler..." Bakara-154

[ Sesi Kes ]
 MENÜ
  Ana Sayfa
  Yazarlar
  Kitaplar
  Gençlere Notlar
  Sizden Gelenler
  Destanlar
  Altın Yazılar
  Altın Şiirler
  Altın Hikayeler
  Altın Adamlar
  Mülakatlar
  Arşivdeki Yazılar
  Foto Galeri
  Videolar
  Bağlantılar
 SİTEDE ARA
 TAVSİYE ET
Adınız, Soyadınız
Arkadaşınızın E-Posta adresi
 KİTAPLAR
KUR'AN-KERİM MEALİ
ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ
9 IŞIK
Alparslan TÜRKEŞ
9 IŞIK VE TÜRKİYE
Alparslan TÜRKEŞ
TÜRK İSLAM ÜLKÜSÜ
Seyid Ahmed ARVASÎ
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ FİKİR SİSTEMİ
Ayhan TUĞCUGİL
ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ
M. Metin KAPLAN
ÜLKÜ YOLU
Namık Kemal ZEYBEK
PEYGAMBERİMİZİN HAYATI
İrfan YÜCEL
 GENÇLERE NOTLAR DETAY...
Muvaffak Olmanın Sartları
Gençler okuyucun! Yukarıda sana muvaffak olma yolunda rastlayacağın başlıca düşmanları gösterdim. Ve bunlar, başta tenbellik gelmek üzere, kötü arkadaş ve kötü örneklerdir dedim. Bu arada kitabın ve hocanın kötüsü üzerine de dikkatini çektim. Bu düşmanlara karşı koymak için elinde irade ve bunun en yüksek insanı ve ahlaki ifadesi olan çalışma gibi kuvvetli iki de silahın olduğunu ifade ettim. Şimdi sana, bu silahları kullanma usulünü ve gerek kendin şahsın, gerek aziz ailen, büyük milletin ve cihanşümul insanlık için hayırlı ve faydalı bir surette yetişip muvaffak olmanın en esaslı şartlarını göstermeye başlıyorum.

MUVAFFAKİYETİN İLK ŞARTI İRADELİ OLMAKTIR.

Bu şartlar birincisi ve hiç şüphe etme ki hayat için her şeyden evvel geleni, iradeli olmaktır. Gevşekliğin, havailik, hoppalık, züppeliğin, türlü türlü şekilleri ile adına tenbellik dediğimiz sefalet şeytanı ve muvaffakiyetin düşmanının yıldığı biricik silah iradedir. İyilik yolunda iradeni kullanabiliyorsan, korkma. Arkadaşın kötüsü semtine uğrayamaz. Karşında safsatacıların ağzı ötmez; kötü örnekler zehirli dillerin çıkarıp seninle alay etmez.

Tekrar edeyim ki, insan zekası ve bilgisiyle değil, ancak iradesi ile insandır. Zeka ve bilgi az çok hayvanda da vardır. Fakat, hususiyle, ahlaki manada irade canlı uzviyetler zincirinin son halkasını teşkil eden insana mahsus bir kudret ve imtiyazdır. İrade yalnız insanı hayvandan değil, hem de insanları birbirinden ayıran ve aralarında üstünlük ve aşağılık farkları yaratan yegane ruhi kuvvettir. Etrafına bak, gördüğün üstün insanlar bunu hep iradelerinin kuvvetine borçludurlar. Tarih de şerefli yer almış ve ün kazanmış şahsiyetlerin hepsi bunu irade silahı ile feth etmişlerdir. Bu bir kaidedir ve istisnası yoktur. Basit zekalı, az bilgili, hatta bilgisiz insanlardan muvaffak olanlar çok görülür. Fakat, zayıf iradeli insanlardan muvaffak olmuş ve yükselmiş tek bir misal gösterilemez. Çünkü muvaffak olmak ve yükselmek sırf gayretin meyvasıdır; gayret ise. İradenin ifadesidir.

Daha iyi düşünürsek, iradeli olmak sadece maddi ve içtimai manada bir muvaffakiyetin değil, mesut olmanın bile temel şartıdır. İnsanları çoğu, bindiği eşeği unutup da, kayboldu sanarak pazarda eşek arayan Nasrettin hocaya benzer._Onlar da, saadetin kendi içlerinde olduğunu unutarak, onu barlarda, kahvelerde ve eğlencelerde ararlar. Sen bu gaflete düşme ve inan ki, muvaffakiyetin sırrı gibi, saadet kuşu ve kendi içimizde ve içimizin en orijinal ve insanı bir kudret kaynağı olan irademiz altından kafesi içindedir. Saadet define gibi bir tesadüf kazması darbesiyle bulunuveren bir nimet değildir. O ne şanstır, ne mirastır, ne piyangodur, ne mevki ve servettir. Saadet ile cehd ile ve irademizin kuvvetiyle zapt edebileceğimiz bir kaledir.

İRADE ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

İradeli olmanın hayat ve muvaffakiyet için taşıdığı yüksek ehemmiyet üzerinde anlaştıksa okuyucunun, artık senin beklediğin ve asıl bilmek istediğin noktalara geçebiliriz.

İrade nedir? İradeli olmak ne demektir? Herkes iradeli olabilir ve kuvveti yolunca kullanabilir mi? İrademizde hür ve muhtar mıyız? Yoksa bizim elimizde olmıyan sebep müessirlerle bağlı mıyız? Cehtle ve iyi bir terbiyenin yardımıyla iradeli olmak mümkün müdür? Mümkün ise, bunun yolları ve şartları nelerdir?

Seni, ilmin ve felsefenin en çetin ve çetin çetrefil melesleriyle karşılaştırdığını itiraf ederim. Asırlar içinde filozofların ve ilahiyatçıları birbirine düşüren ve bitmez tükenmez münakaşalara mevzu olan bu meselelerle seni biraz düşündürüp yoracağım. Fakat, temin ederim ki, bunlar yorulmağa ve üzerinde durulup düşünülmeye değer, meselelerdir. Dikkat edersen hayatımızın planı ve mukadderatımızın inkişafı bu noktalar üzerinde düşünüp vereceğimiz karara ve edineceğimiz kanaate bağlıdır.

İradenin üstün kuvvetine, bunun cehtle ve iyi bir terbiye yardımı ile elde edilebilmesinin mümkün olduğuna mı inanıyoruz? Bu takdirde hayatımızın planı şu olur: gayet, her gün biraz daha gayret… yavaşta olsa daima iyiliğe ve kemale doğru emin bir ilerleyiş. İradenin insan için yüksek değerine kulak asmıyor ve bunun cehtle elde edilemeyeceğine mi inanıyoruz? Bu takdirde de tutacağımız yol, ya kör talihe küserek uyuşukluğa ve miskinliğe düşmektir, yahut da hava ve hevese uyarak kendimizi hoppalık ve züppeliğin pençesine kaptırmaktır. Fakat, bilelim ki, her iki tekdirde varacağımız nokta aynıdır: sefalet ve pişmanlık.

Yukarıda sıraladığım meseleler cidden çetindir. Ve, muhakkak ki, insan muammasının en esrarlı birer düğüm noktasıdır. Fakat, genç arkadaşım, sakın gözün yılmazın. Bu meselelerle seni metafizik dolanbaçları içine sokup ta, çıkmak için, sana girdiğin kapıyı aratacak değilim. Uzun ve ince ruhiyat munakaşa ve tahlillerine girişip de zihnini bulandıracak ve içini sıkacak da değilim. Esasen bu türlü münakaşa ve tahlilleri girişmeğe benim tan bir ehliyetim de yoktur. Zira ne meslekten filozof, ne de münehaşsıs bir ruhiyatçığım. Ben sadece senin geçtiğin yoldan geçmiş, duyduğun boşluğu duymuş ve çektiğim ıstırabı çekmiş bir hocayım. Ben seninle bu sıfatla ve hoca ağzı ve usulü ile konuşacağım. Seninle el ele verip hayata inecek ve insanlar arasına gireceğim. İnsan işlerini ve eserlerini gözden geçirip sana meselelerimizin cevabını realiletlerin kendi dillerinden dinleteceğim.

İRADE NEDİR VE İRADELİ OLMAK NE DEMEKTİR?

İradenin ne olduğunu anlamak için faaliyet hayatımıza, yani benliğimizin dış alemle temasını temin eden fiil ve hareketlerimizin topuna birden dikkatle bakalım. Çünkü, şimdiden söyleyeyim ki, irade kelimesi ile ifade ettiğimiz ruhi meleke, bir takım fiil ve hareket şeklinden beliren bir kuvvettir. Şu halde onu, her şeyden evvel faaliyet hayatımızda aramamız ve bu hayatın hayret verici büklümleri içinden çıkarmamız lazımdır.

Okuyucum! Bilirsin ki, bedeni ve ruhi iki nevi varlıktan mürekkebiz ve bedeni yahut maddi varlığımız itibariyle her şey gibi, bize umumi tabiat kanunlarına bağlıyız. Mesela, cisimler gibi biz de düşeriz. Her maddi varlık gibi, türlü tesirler altında biz de ırgalanır sallanırız. Hülasa, bu bakımdan cihanşümul tabiat deryası içinde yüzen bir saman çöpüyüz.

Fakat, ruhi varlığımız ve şuurlu bir benlik olmamız itibariyle; muhakkak ki bir insan çöpünden daha başka bir şeyiz: İçinde (Şuur) dediğimiz esrarengiz bir kudret haznanın esrarından alan sayısız fiil ve hareketlerin süjesi ve failiyiz. Şöyle tasavvur et ki, kainat bir denizdir, biz insanlar ise meçhul bir semtte doğru yol almış giden (hayat gemisi) nin yolcularıyız. Dalganın çırpıntısı ile sallanan geminin içinde biz de saklanmaktayız. Bununla beraber kimimiz kazan ağzında ocaklara kömür atıyor, kimimiz güvertede elleri arkasında gezinip bakınıyor; kimimizde kaptan köprüsünde önünde pusula, dümen tutuyor… Ne demek istediğimi tabii anlıyorsun. Hepimiz, etrafımızdaki her şeyle beraber, gemimizin sallantısına uyarak eğilip ırgalanıyoruz. Fakat, aynı zamanda ayrıca kendimize mahsus hareketlerde yapıyoruz. Ve hissediyoruz ki, eğilip ırgalama şeklindeki birinci nevi hareketler (bizim) değildir. Bunlar tabiat faktörlerinin eseridir. İkinciler ise, (bizim) dir. Bunların yapıcısı ve sahibi bizizdir.

Gerçi iyi düşünürsek, berikiler de, birinci nevi hareketler gibi, (yaratıcı kuvvet) in var edici görünmez eliyle vukua gelmektedir. O sonsuz denizi çalkalayıp gemimizi sallayan kudretle, güvertede bizi gezdirip etrafa bakındıran; kah güldürüp, kah ağlatan, hülasa bizi var edip hayat sahnesine gönderen kudret-adına ister Tanrı de, ister Dieu- hep aynı bir kudrettir. Şu fark ile ki, bu ezeli namütenahi kudret, (bizim) dediğimiz hareketlerde doğrudan doğruya değil de, bizim benliğimiz vasıtasıyla müessir olmakta; eserle müessir arasına, sanki üçüncü bir varlık olarak, (biz) girmekteyiz. O ebedi ve aynı olan kudret bizi hareketlerimizde ve yaptığımız ilerde serbest bırakmaktadır. O kudret nedir? Onu sorma:

Halletmediler bu lugazın sırrını kimse

Bin kafile geçti hükemadan, fudaladan.



Bizim olan ve olmayan hareketler: Demek istiyorum ki, iki çeşit hareketin merkeziyiz. Hareketlerden bazıları (bizim) dir. Bazıları da bizim değildir. Bu berikileri geçelim. Zira bizim olmayan hareketleri ele alalım. Ve idareci bu nevi hareketlerde arayalım. Fakat, evvela kendi kendimize şunu soralım: Prensibini bizim varlığımızda bulması itibariyle, (bizim) dediğimiz hareketlerin acaba hepsi hakikaten bizim midir? Yani bizim şuurumuz ve düşüncelerimizle mi vukua gelmektedir. İyi düşünürsek, hayır. Çünkü bakınız, mesela, doğduğumuz zaman küsküçücük bir mahluk idik. Seneleri arka arkaya bıraktıkça büyüdük ve geliştik. Bu gelişme ve büyüme hareketi, gerçi bizim bünyevi varlığımızın bir eseri olmak itibariyle bizimdir; fakat, bizim şuurumuzun eseri değildir. Hayvani hayatımızın biyolojik esasını vücuda getiren ve intişarının prensibinin hayat haznamızdan alan refleks dediğimiz adeli hareketlerde gerçi görüşte bizimdir; fakat bizim şuurumuzun dışında cereyan etmektedir. Bilirsin ki, iç organlarımıza ait reflekslerin en şaheseri kalbimizdir. Çok işlek ve içerisi çok gürültülü olduğu muhakkak olan bu can evimizin gireninden, çıkanından haberimiz var mı?

Refleksler ve otomatik hareketler: Şu halde tekrar edelim ki, irade bahsinde yalnız bizim olmayan hareketleri değil, bizim olanlardan da bir kısmını çıkarmak; fizyolojik hayatımızın derinliklerinde bizden habersizce cereyan eden organik faaliyetleri geçmek icap eder. Hatta bu biraz daha ileriye giderek, hayvani hayatımızın üst kademesini teşkil eden ve intişarının mebde ve merkezini kendi ruhi enerjimizde bulan (otomatik) hareketleri bile bir tarafa bırakmak lazım gelir. Dikkat olunsun ki, otomatik dediğimiz bu nevi hareketler, refleks kabilinden olan hareketlerden ayrılır. Berikiler nebati hayatımıza bağlandığı halde, otomatikler hayvani hayatımızın eserlerdir. Fakat bunlar da, biraz farklıca olmakla beraber, refleksler gibi, şuuru benliğimizin dışında cereyan etmektedir. Faaliyet hayatımızın büyük bir kısmını kapladığı halde irademize yabancı kalan otomatik hareketlerimiz başlıca üç şekil arz eder ki, bunlar (insiyak) lar, (İtiyat) lar, (Telkinli hareketler) dir.

İnsiyaki hedefler: Hayvanlar aleminde en mühim faaliyet zekasını vücuda getiren insiyaklar yahut (Sevki tabiiler), insan hayatının da büyükçe bir kısmını idare etmektedir. İnsiyakların neyin nesi olduğunu layıkı ile biliyoruz. Yalnız şunu biliyoruz ki, insiyak dediğimiz hareketler, nev'a mahsus bir ihtiyacın veya temayülün ifadesi olarak, muayyen bir nev'in her ferdinde, zaman ve mekan içinde hiç değişmeksizin, aynı şekilde zuhur eden ve doğuşta mevcut olan karanlık birer kuvvettir.

Kovan hayatı yaşayan arılara bakanız. Bu hayvancıklar, bundan binlerce sene evvel, dünyanın her yerinde, ne ise, nasıl yaşıyor ve çalışıyorlarsa bugünde öyledir; hep aynı tarzda petek yapar ve bal toplar. Kudret eli arıları ezelden ebede kadar ince birer sanatkar doğup yaşamak üzere halk etmiştir. İşte bu bir insiyaktır.

İlk bakışta insiyak şeklinde zuhur eden hareketler, biz düşünce ve iradenin eseri gibi görünür. Mesela yuvasını yapan bir kuşa, yavrularına uçuş öğreten bir leyleğe, aynı kurup yuvasında yemini bekleyen bir örümceğe, yavrusunu kurtarmak için tehlikeye atılan bir anneye uzaktan bakılınca bu hareketlerde birer şuur izi müşahade edilir. Fakta, bu aldatıcıdır. Hakikatte bu hareketler sadece kuş, örümcek ve anne nevine mahsus insiyaklardır. Ve esasında birkaç refleksin birleşik bir halde ve ruhi bir tesir ile harekete geçmesinden ibarettir.

İtiyatlar: Otomatik hareket ve faaliyetlerimizin büyük bir kısmı da itiyat yahut (alışkanlık), şeklinde zuhur edenlerdir. Muvaffakiyet yolunda mühim bir ol oynayan itiyatlar, dikkat edilirse, insiyaklardan esaslı bir suretle ayrılır. Berikiler, yukarı da işaret ettiği gibi, sırf nev'a mahsus ve nev'in bir farikası olduğu halde; itiyatlar, aksine olarak tamamiyle ferde mahsustur. Ve fertten ferde hatta aynı bir ferdin hayatı tekamülü içinde içinde daima değişebilir. İnsiyaki hareketler, hareketler, hayatı birer ihtiyacın ifadesi olarak doğuşta nevide ferde veraset yolile intikal ettiği halde; itiyatlar sonradan ve ekseriya başkasından görüp öğrenme suretile iktisap edilir. Çok kere sun'i bir şekilde ihdas edilen bir ihtiyaç veya temayülün ifadesi olarak başlar. Kah sırf taklit ile, kah düşünceli bir surette başlayan itiyatlar, zaman içinde tekrarlana tekrarlana yerleşir v başlangıçtaki şuurunu kaybederek otomatikleşir. Mesela, büyüklerin sağa sola tükürüp sümkürdüğünü gören küçükler evvela buna özenmeye başlar. Bu iki tekrardan sonra, bu tiksindirici hareket onlarla da bir itiyat halini alır. Etrafımızdakilerden görerek bir iki sigara içeriz. Biraz sonra arkadaşlık gayretiyle bir iki daha… derken sigara içme itiyadına saplanır kalırız. İçki, kumar, yalancılık, havailik… gibi belalı alışkanlıkla da hep böyle başlar. Ve iptila denilen felaketle biter.

İnsiyaklar gibi, itiyatların da psikolojik mekanizması birkaç refleksin birleşik bir halde ve herhangi bir mülahaza ve ihtiyaç sevkiyle harekete geçmesi esnasına dayanır. Yalnız, tekrar dikkati çekelim ki, itiyatlardaki ihtiyaç veya temayül çok kere hiç yoktan ve sun'i olarak ihdas edilir ki, bu nokta ile itiyatlar insiyaklarından tamamiyle ayrılır. Berikiler umumiyetle uzviyetin, hakiki ve ferden bir ihtiyaç ve temayülünü ifade ettiği halde; itiyatlar birer görenek halinde taklit ile, bazen de düşünce mahsulü olarak başlar. Ve git gide birer ihtiyaç halini alır. Alışkın olmayan için sigara, içki, kumar asla ihtiyaç ifade etmez. Fakat bir defa alışınca bunlar, emeğe ve suya olan ihtiyaç kadar dayanılması güç birer ihtiyaç şekline girer. Hülasa, insiyakların başlangıcı doğuş, itiyatlarınki ise, tekerrür eden hareketler serisinin ilk hareketidir. Ve mühim olan da bu ilk kadehten başlar. Bunun içindir ki insiyakları değiştirmek veya islah etmek, belki imkansız değildir. Amma muhakkak ki çok güçtür. Normal bir anneden çocuk sevgisi ve şeftali silinemez. Kedi fare tutmaktan vaz geçirilemez. Buna mukabil itiyatlarımızı değiştirmek, sağlam bir nefis terbiyesinin rehberliği ile bunları sevk idare etmek, hususiyle hidayette kötü alışkanlıklara başlayıp saplanmamak daima elimizdedir. Gerçi “ Alışmış kudurmuştan beterdir” amma, kötü alışkanlıklara saplanıp da kudurmuş bir hal anlatmak ise, iyiliğe götüren ve muvaffakiyete yarayan iyi itiyatlar elde etmemiz daima mümkündür… mümkün olduğu içindir ki, mektebin ve umumiyetle terbiyecilerin başta gelen vazifesi, mukadderatını ve müstakbel hayatının inkişaf mesuliyetini ellerinde tuttukları gençlerde muvaffakiyet ve saadete ulaştırıcı iyi itiyatlar yaratmak ve onları kötü alışkanlıklardan korumaktadır.

Telkinli hareketler: Şuurlu benliğimizin dışında cereyan eden hareketlerden nihayet bir kısmı da telkin altında yaptığımız hareketlerdir. Dikkat edersek bunlar da insiyaklar ve itiyatlar gibi bizden sadır olmakla beraber, hakikaten (bizim) değildir.

Telkin diye, bize her hangi bir şey hakkında bir fikir vermek ve bu sayede inanımızı kazanarak bizi bir harekete sevk etmek için maruz bırakıldığımız söz veya fiil şeklindeki tesire denir. Bu tesir iyilik yolunda olabildiği gibi, kötülük yolunda da olabilir. Ve maalesef bu yoldaki telkinler bilhassa gençler için daha tesirlidir. Kötü bir arkadaşın, sözleri veya hareketleri ile, üzerimizde yaptığı tesiri, en iyi söz ve nasihat yapamaz.

Görülüyor ki, uzviyetimiz bir çok hareket ve faaliyetin intişar merkezidir. Bu hareketlerden bir kısmı, büyük ve gelişme gibi sırf nebatıdır. Bir kısmı da organik ve otomatik şeklinde hayvanidir. Bizden zuhur etmeleri itibariyle bizim gibi görünen bu hareket ve faaliyetler, hakikatte bizim olmaktan uzatır. Çünkü bizim irade ve şuurumuzun eseri değillerdir.

Şuurlu hareketlerimiz ve irade: Fakat, bu nebati ve hayvani hareketlerden başka, biz kısmı faaliyetlerimiz daha var ki, işte bunlar gerçekten bizimdir ve bizim insani varlığımızın ifadesi ve benliğimizin özmalıdır. Şuurlu dediğimiz bu faaliyetler, şuurumuzun nurdan huzmesi altında akıl ölçeği ile iyice ölçüp tarttıktan sonra, karar vererek yaptığımız hareketlerdir. (irade) dediğimiz ruh meleke ve manevi enerji de budur. Yani, içimizin kara verip yapma ve icra hasına çıkarma kudretidir.

Fikri bir misal ile aydınlatalım: Okuyucum! Farzet ki, bir öğle üstü fakülteden yemeğe diye çıkmışsın. Yemekten sonra kütüphaneye girmek üzere, önünden geçtiğin ve yabancısı olmadığın bir kahvede birkaç arkadaşını tavla başında görüyorsun. Sana hep birden kollarını kaldırıp gel… gel diyerek işaret ediyorlar… ilk vehlede canın atıyor, adımların gerilemeğe başlıyor. .. Kahvenin şamatası havası, tavla pullarının şakırdısı, gençliğin şakrak kahkahasına seni sanki zincirleyip çekiyor… Bu davet, bu tasavvur ve bu telkinin hatta belki de sende mevcut olan kahve ve tavla alışkanlığının sürükleyici kuvvetine dayanamayarak kütüphaneye gittikten hemen vaz geçmek üzeresin… Derken, beyninde suretiyle bir muhakemeye geçiyor. Ve ani, kesin bir kararla kütüphaneye gitmeyelim diyor ve yürüyorsun. İşte genç okuyucum, bu kararınla sen iyilik ve muvaffakiyet yolunda aklını ve iradeni kullandın. Telkin ve itiyadın otomatik sürükleyişine karşı iradenle direnip dayandın.

Ahlaki İrade: Şu halde irade, tekrar edelim ki, aklımızın düşünüp karar verme ve yapılması aynı derecede mümkün olan muhtelif hareket tarzlarından birini beğenip tercih etme kudretidir. Yalnız, bu noktada biraz duralım. Günlük müşahedelerimiz gösteriyor ki, insan bu kudreti iyilik yolunda kullanıp iyi işe karar verebildiği gibi; kötülük yolunda da kullanabilir. Ve kötülüğü tercih edebilir. Bir muhtaca yardım elini uzatan bir hayır sahibi ile bir masumun canına kıyan bir caniyi göz önüne getirelim. Aşikar ki bunların her ikisi de düşünüp karar veriyor. Ve fiilini düşünerek yapıyor. Şu fark ile ki, biri aklını ve bunun icra kudretini ifade eden iradesini iyilik yolunda kullandığı halde; diğeri kötülük yolunda hareket ettiği halde; diğeri hayvani his ve ihtirasları gereğince hareket ediyor.

Şu halde, muvaffakiyet bahsinde iradeyi kör ve mutlak bir uhi kuvvet olarak değil; ahlaki manada almak ve aklın iyilik yolunda düşünüp karar vermesi, fiil ve hareketlerin iyisini ve faydalısını kötüsüne ve zararlısına tercih etmesi şeklinde anlamak lazım gelir ki, iradenin bu şekilde ki zuhuruna (ahlaki irade) denir. İşte bu manada iradeli olmak demek, fiil ve hareketlerin iyisini seçip icra etme şeklinde beliren ruhi kuvvete sahip olmak; hareketlerimizde kötü örneklerin, kötü telkin ve itiyatların esiri kalmayarak kendi fiillerimiz bizzat yaratıcısı, sevk ve idare edicisi olmak demektir. Olabilir miyiz? İradeli olmak elimizde midir? Fiil ve hareketlerimizi bizzat tercih, sevk ve idare etmek ihtiyarımızda mıdır? Bu bir terbiye meselesi midir? Yoksa yaradılış neticesi mi? Yaradılış neticesi ise, terbiyenin, fikri ve manevi cehdin ruh ve karakter üzerinde hiç mi bir tesiri yoktur? Bu sualler ile mevzuumuzun can noktasına geliyoruz.
Ziyaretçi Sayısı : 823666 Günlük : 31 ulkucudunya@ulkucudunya.com